Ferhat AKTAŞ | Sığınmacı kampanyası, hezimet ve İdlib’de neler oluyor!

Suriye’nin kuzey-kuzeydoğusunda önümüzdeki süreçleri yakından etkileyecek önemli gelişmeler yaşanıyor.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

2011 sonrası ‘rejim değiştirme’ projesi için sıçrama tahtası vazifesi gören bu bölgeler, komşu Türkiye devletinin sınırlarını silahlı örgütlere sonuna kadar açmasıyla birlikte kanlı provokasyon ve işgallere konu edildi, proje örgütlerin ülkenin merkezlerine nüfuz etmesinin aracı haline getirildi.

Her ne kadar sözde ‘Suriye devrimi-cihadının’ ülkenin güney kentlerinde başladığı kurgusu gerçekmiş gibi lanse edilse bile doğrusu tam tersidir; İdlib’den Rakka kırsalı boyunca tahkim edilen silahlı örgütler Türkiye sınırından sağladıkları lojistik, eleman, istihbarat ve silah desteğiyle savaşı tırmandıran adımlar attı.

Yani çokuluslu tekfirci terör öbekleri, sürekli kabuk değiştiren paramiliter çeteler, buraları öngörülen strateji gereği düşürerek, devletin egemenliğinden çıkararak, bugüne kadar süren savaşı başlatan taraf oldu.

ABD, Fransa ve İngiltere’nin küresel hamiliğine soyunduğu, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın bölgesel taşeron rolleriyle sahaya nüfuz ettiği sözde devrim-cihat garabeti arkaladıkları rüzgarında etkisiyle ‘kısa sürede sonuç almaya’ odaklı karşılık buldu.

2011-14 yılları arasında Türkiye üzerinden Suriye’ye şiddet ihracı ölçü tanımaz pervasızlıkla gerçekleşirken beklenen Şam’ın fethi hayalinin sahiplerine kâbus olarak dönmeye başlamasının bir ürünü olarak da silahlı örgütlerin girdiği hemen her alandan Türkiye’ye yoğun sığınmacı göçü yaşandı.

Hatay ve Kilis’te sınır kapılarını canlı yayın araçlarıyla mesken tutan medya organlarının haftalarca süren ‘mazlum halk Esed’ten kaçıyor, biricik kardeş Türkiye onlara kucak açıyor’ tiyatral haberleri kısa sürede sonuç alınacağı beklentisinin bir yansımasıydı.

Hatırlarsanız; ‘100 bin sığınmacı bize gelecek ve ardından rejimin iflası gelecek’ çıkarımları o dönem sıklıkla vurgulanan hesaplarıydı, bu minvalde ilk sığınmacı dalgasını bizatihi kendileri teşvik ederek örgütledi.

‘’Evdeki hesap çarşıya uymayınca’’ daha doğrusu desteklenen silahlı örgütler girdikleri hemen her yere ganimet boğazlaşması, yıkım ve kaos götürünce insanlar çareyi kaçmakta buldu ya ülke dışına ya da Suriye devletinin kontrolü altındaki illere milyonları harekete geçiren göç dalgası yaşandı.

Türkiye’ye gelen ve buradan farklı ülkelere giden sığınmacıların tamamına yakınının silahlı örgütlerin girdiği kuzey-kuzeydoğu bölgelerinden çıkış yapanlar olması durumun niteliğini özetliyor.

Desteklenen selefi-ihvancı örgütlerden kaçan ‘mazlum sığınmacılar’ sözde devrim-cihat garabetinin absürtlüğünü yansıtan çarpıcı örneklerin başında geliyor.

Bunların şunun için vurguluyorum; dün milyonları etkileyen dalgalanmalar proje sahipleri tarafından pek dert edinmiyordu çünkü işletilen terör irtibatlı yıkım stratejisinin sonucunda Şam fethedilecekti(!)

Suriye devleti yıkıldıktan, işbirlikçiler aracılığıyla kukla bir rejim inşa edildikten sonra gelenler nasıl olsa geri gönderilecekti, ‘kutlu zafere kadar’ bunları propaganda nesnesi ve batıdan nemalanma gerekçesi haline getirelim denildi.

Küresel aktörler makas değiştirince, bölgesel taşeronlar arasında açı farklılığı kopmalara yol açınca, devrim safsatası yerini mecburi yeşil otobüs seferlerine bırakınca ve en önemlisi Esad zayıflamak bir yana daha da güçlenince ‘ne umduk/ne bulduk’ dedirten faturanın çıkan maliyeti neo-Osmanlıların huzursuzluğunu depreştiren açmazları oldu.

Suriye savaşının bu denli kanamalı hale gelmesinin başlıca sebeplerinden biri Türkiye sınırını kullanan silahlı örgütlere sağlanan küresel destekti; bu bağlamda Türkiye’yi yöneten egemenler iki ülke arasında onarılması güç düşmanlığa yol açtı.

Kaybeden bölgesel taşeron olarak Türkiye iktidarı Astana-Soçi süreçleriyle zararın külfetini azaltmaya çalışıyor olsa da yayılmacı emellerini diri tutmaya gayret ettiği görülüyor.

ABD yörüngesinde yeniden rol kapma telaşı bu hevesini bir müddet daha sürdürebilme gayesinin ürünüdür.

Suriye’nin kuzey-kuzeydoğusunda, egemen-meşru Suriye devletinin onayı olmaksızın askeri güç bulundurması, Rusya-ABD arasındaki çelişkilere oynayıp bunu fırsata çevirmesi, kısa vadede sınırlı hareket serbestliği sağlıyor olabilir lakin son raddede dönemsel çıkışları işe yaramayacak, Suriye topraklarından çekilmek durumunda kalacaktır.

Sığınmacı yükünden silahlı örgütlerin fiili kullanımına sunulan alanları tutarak kurtulamaz; halihazırda bu yolla ciddi bir geri dönüş söz konusu olmaz.

Suriye savaşının ülkenin merkezlerinde sona erdiği, Esad’ın hem askeri olarak kazandığının hem de ülkenin geleceğini belirleyecek politik aktör olduğunun en geniş kesimler tarafından kabul edildiği final aşamasında rasyonel olmayan politikaların kullanım süreleri kısa ve sahiplerine dönüşü maliyet açısından külfetli olacaktır.

Türkiye’nin önünde tek çıkar yol var; fiili olarak tuttuğu sınıra paralel bölgeleri kademeli olarak Suriye Ordusu’na bırakarak çekilmek, selefi örgütlerin imha edilmesine katkı sunmak, güdümü altındaki silahlı oluşumların Suriye Ordusu’na katılımını öngören takvim çerçevesinde bunları tasfiye etmek, Şam ile aracısız diyalog sürecini başlatmak ve sığınmacıların geri dönüşü için Suriye devletiyle çalışmak.

Aklıselim yol yukarıda özetlediğimiz dönüşüm noktalarından geçer; ancak Ankara’da karar mercileri bu stratejik olgunluğa ve yanlıştan çark etme kabiliyetine sahip değil.

Yanlışa yanlışlıklar ekleyerek sınır boylarında mizansen yönüyle ‘fetihçilik’, kurgusal ‘ahd-i millicilik’ ve meşrebi tandanslı propagandayla yayılım peşindeler.

8 yıl içinde çıkardıkları tek ‘olumlu’ ders Şam’ı fethetmenin hayal olduğudur; yani yenildiklerini biliyorlar ama 1400 yıl öncesine dayanan şartlandırılmış zihinsel kodları gereği ‘başarısız olduk’ diyemiyor, sınır hattını hiçbir getirisi olmayacağı halde meşgul etme aymazlığını sergiliyorlar.

BOP eş başkanlığı sanısıyla, ‘rejim yıkma-değiştirme’ projesi uğruna, dün kampanyalarla sığınmacı çağıran, ‘100 binde iş tamam’ derken milyonları bulan (Suriyelilerin yanı sıra Libya, Irak ve Mısır gibi ülkelerden yüzbinlerce kişi geldi.) yığılmayla karşı karşıya kalan Türkiye’nin mevcut sosyoekonomik koşulları bu yükü kaldıramıyor/kaldırması imkânsız.

Suriye ile normalleşme doğrultusunda atılacak her olumlu adım, kucağımızda bulduğumuzun bu yükü ve yol açtığı gerilimi hafifletici etkiler yapacaktır.

Şiddet dili, tansiyonu artırıcı sınır ötesi hamleler ve Esad sendromu geçerli olduğu sürece sığınmacıların kalıcı olarak geri dönüşleri gerçeğe dönüşmez.

Halihazırda İdlib’e, Afrin’e, Azez’e, Cerablus’a mı dönecek, bu kitleler? Sığınmacıların büyük bölümünün anılan bölgelere kümelenen silahlı örgütlerden kaçtığını bilmeyen kaldı mı?

Ayrıca sığınmacıların maruz kaldığı ve yer yer linçe dönüşen saldırılar/onların çeşitli gerekçelerle yaptığı saldırılar, ucuz iş gücü gibi görülmeleri ve gettolaşmalarının getirdiği kırılgan durumlar bugünden yarına negatif temelde kutuplaştırıcı gerilimlere yol açacaktır.

Suriye’nin devleti ve halkıyla savaşın yaralarını sarmasına köstek değil destek olursanız, insanların geri döndüklerinde iş, eğitim, sağlık ve temel yaşam standartlarına uygun konutlara erişimine zemin sunan politika değişikliğine giderseniz, savaş suçlusu şebekelerin elemanları hariç, büyük çoğunluğun ülkelerine dönmesi kaçınılmaz hale gelir.

Niyet önemli; Türkiye’yi içine çeken insani kriz gerçekten sonlandırılmak isteniyor mu?

İdlib konusunda bile verilen sözlerin havada kaldığı, Putin-Erdoğan arasında Soçi’de mutabık kalınan ‘ateşkes rejimi, 25-30 km derinlikte ağır silahlardan ve El Nusra’dan arındırılmış bölge’ yönündeki mutabakat zaptı sahada karşılık bulmadı.

Ocak ayının ilk günlerinde Halep’in batı kırsalında başlayan ardından İdlib’in kuzey, güney ve batı kırsallarına yayılan selefi-ihvancı örgütler arası kanlı iç hesaplaşmada sözde ‘muhalif örgütler’ değil El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra (HTŞ) galip geldi.

Nureddin Zenki Hareketi (NZH) gibi 2012 yılından beri Halep ve İdlib çevresinde faaliyet gösteren ihvan menşeli örgüt neredeyse tasfiye olma noktasına geldi, elinde tuttuğu belde, kasaba ve köyleri El Nusra’ya kaptırdı.

NZH ile birlikte Türkiye destekli ÖSO-UKC, Ahrar’uş Şam, Şukur’uş Şam gibi örgütlerde bu son çatışmalarda El Nusra karşısında varlık gösteremediği gibi ya kimi alanlarda topluca teslim oldular ya da Afrin’e çıkış karşılığında mevzilerini Nusracılara bıraktılar.

Soçi mutabakatını işlevsiz kılan son gelişmelerin ardından bir kez daha görüldüğü gibi; yapay ‘muhalif örgütler’ kurgusunun çökmesiyle beraber İdlib’in El Kaide bataklığına dönüştüğü gerçeği üzeri örtünemez hal aldı.

Mevcut durum El Nusra vilayetin yüzde 80’ini kontrol eder hale gelmişken sürdürülebilir gözükmüyor; temizlik harekâtı kaçınılmaz zorunluluk olarak kendini dayatmaktadır.

Suriye devleti ve ordusu İdlib’in El Kaide işgalinden kurtarılmasını öncelikli güvenlik meselesi olarak görüyor.

İdlib’deki tekfirci terör varlığı salt Suriye için değil, iktidarın ne düşündüğünden bağımsız, Türkiye açısından da ulusal güvenlik tehdididir; bu örgütün Türkiye geneline yayılan komplike çalışmaları kaygı verici boyutlara erişmiştir.

El Nusra işgali altında olan son vilayet İdlib’de zayıflamak şöyle dursun diğer örgütlere ya biat edersiniz ya yok ederiz dayatmasında bulunabiliyor, ültimatomlarına herkes uymak zorunda kalıyor.

2 hafta süren son iç hesaplaşmanın ardından El Nusra’nın hakimiyetini pekiştiren anlaşmaya göre; teslimiyet gösteren silahlı örgütler ellerindeki ağır silahların envanteri ile tutulduğu noktalarla ilgili Nusra’ya düzenli rapor verecek, maaşları yabancı devletler tarafından karşılanan UKC’ye bağlı ‘özgür polisler’ yapılanması tasfiye edilecek ve bu yapılanmada yer alan unsurlardan isteyenler uygun görülmeleri halinde Nusra’nın denetimi altında örgütlenecek olan ‘İslami yerel polis’ yapılanmasına dahil edilebilecek.

Daha önceleri olduğu gibi; Türkiye’ye açılan resmî-gayri resmi sınır kapıları ve otobanlarından elde edilecek gelir Nusra’nın kurduğu sözde ‘yerel idare’ tarafından toplanacak, kimse bunlardan hak talep edemeyecek.

El Nusra dayatıp kabul ettirdiği anlaşma karşılığında ihvancı örgütlere hafif silahlarıyla birlikte Afrin’e çıkış izni tanıdı. Bulundukları bölgeleri terk etmek istemeyenler ise şartlarını Nusra’nın belirleyeceği şekilde ona katılım gösterecek. Anlaşma İdlib’in yanı sıra Hama kuzey kırsalı, Gap düzlükleri ve Halep batı kırsalını kapsıyor.

Gündemde işgalci ABD’nin çekilme kararı, Menbiç ve Fırat’ın doğusunu bekleyen olasılıklar tartışılırken en az bunlar kadar önemli olan İdlib sorunu öncelik sıralamasında öne geçebilir; Suriye Ordusu’nun El Nusra’nın ipini çekecek olan stratejik hamlesi gelebilir.