Ferhat AKTAŞ | Vahdettin köşkü ve Suriye gerçeği

27 Ekim günü Türkiye’nin uzun süredir tarafları ikna etmek için çabaladığı 4’lü Suriye zirvesi Almanya, Fransa ve Rusya liderlerinin katılımıyla İstanbul’da Vahdettin Köşkü’nde gerçekleşti.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

İlgili zirve, Suriye sahasına dönük herhangi bir yansıması olmaması nedeniyle gereksiz bir buluşma olarak adlandırabilir lakin bazı noktalara dikkat çekmemizde fayda var.

Ekim ayı başında Erdoğan ‘’ABD bizim alınmadığımız small grup kuruyormuş, bizde smaller grubu kuracağız’’ demiş olsa da İstanbul’daki buluşma bu yönlü bir anlayış birliğiyle izah edilemez.

Muhatap liderlerin Erdoğan’ın işaret ettiği gibi küçük gruplarla ilgi mesai harcama diye bir önceliği yok.

Rusya sayesinde manevra alanı kazanan Türkiye’nin dönemsel gelgit halleri güvenilmezliği noktasında intibaı kuvvetlendirirken, çözüm üretme kredibilitesinin geçersizliği de açığa çıkıyor.

Şu saatten sonra Şam’ın kendi temsilcileriyle dahil olmadığı buluşma ve zirveler ‘tribünlere oynamaktan’ başka bir anlam ifade etmez.

Sorunun asli muhatabı Suriye Cumhurbaşkanı Esad’dır.

Onunla istişare edilmeyen temaslar, açıklamalar ve bildiriler kim ne derse desin ‘havanda su dövmektir.’

Son söyleyeceğimizi başa alarak söylersem; İstanbul’da gerçekleşen 4’lü zirvenin, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü vurgusu haricinde, ki bu da sürekli alışıla gelen bir vurgudur, dikkate değer bir yanı bulunmuyor.

Türkiye’nin özellikle sığınmacı kozu üzerinden Avrupalı muhataplarından mali kaynak istediği tiyatral buluşmaydı diyebiliriz.

Erdoğan’ın Merkel ve Macron’un huzurunda, “Suriyeli sığınmacılara yardıma dair adil yük paylaşımı hususunda AB’nin taahhütlerinin yerine getirilmesini beklediğimizi hatırlatmak isterim. Suriyeli mülteciler için harcadığımız 33 milyar dolar Türkiye’nin fedakarlığını açıkça göstermektedir’’ demesi asıl gayesini özetledi.

33 milyar dolar nereye-nasıl harcandı bu muamma olsa da AB’ye sığınmacı ayarı çekilerek para istenmesi için zirve fırsata çevrildi.

AB, Erdoğan’ı hoşnut edecek şekilde para musluğunu açar mı, bilemiyoruz.

4’lü zirve katılımcılarından Rusya’yı dışında tutarsak diğer 3 devletin Suriye’nin meşru yönetimine karşı silahlı örgütlerine destek veren ve hamilik yapan rollerinde değişim olmadığı müddetçe çözümün aktörü olmaları mümkün değil.

Farklı isimler altında dış destekle faaliyet gösteren silahlı örgütleri muhtelif gerekçelerle destekleyen ilgili 3 devlet kendi topraklarını terörden temizleyen/ temizleyecek olan Suriye devletine anayasa ve seçim bağlamında da akıl veremez, dayatmalarda bulunamaz.

Savaşı büyük ölçüde kazanan Suriye devleti atması gereken yapısal-hukuksal adımları atarken halihazırda düşman devletlerin telkinlerine ihtiyaç duymaz, ciddiye de almaz.

Ülkenin anayasal normlarına göre ilgili seçim takvimi Cumhurbaşkanı Esad’ın onayından sonra belirlenen süre içinde yapılır.

Yurtdışı-yurtiçinde herkesi kapsayan af yasasından faydalananlar, ülkelerine geri dönerek vatandaşlık haklarına sahip çıkanlar CB seçiminde oyunu kullanır, seçme ve seçilme yeterliliğine vakıf olanlar yönetmeye aday olabilir.

Bunun ötesinde terörde ısrar edenler, yurtdışında terör örgütleriyle bağlantılı kümelenenler, kıyısından köşesinden bile olsa olası genel ve yerel seçimlere katılamaz.

Zirve sonrası kameraların karşısına geçip ‘Suriye Cumhurbaşkanın durumunu belirleyecek irade Suriye halkıdır’ diyeceksiniz ama sözü ‘’Esed muteber değildir’’ diyerek bağlayacaksınız.

Sizin samimiyetinize kim inanır yahu?

Egemen ve meşru Suriye Arap Cumhuriyeti devletine ‘’rejim’’ yakıştırması yapan, terör diliyle seslenmeyi marifet sananlara Suriye halkı en güzel yanıtı her vesileyle veriyor.

7 yıl boyunca küresel komploya boyun eğmeyen, saldırgan devletlere yenilgi üzerine yenilgi yaşatan vatansever bu onurlu halk, elde ettiği kazanımları ucuz entrikalara, düşman politikacıların kirli hesaplarına yem etmez.

Erdoğan, Macron ve Merkel gibi liderlerin söylemleri Suriye sokaklarında ‘yok hükmündedir.’

Suriye’nin geleceği yabancı devletlerin başkentlerinde değil Şam’da vücut bularak şekilleniyor.

Suriye’nin kendi belirlediği verili takviminin dışında birilerinin dayattığı türden ‘seçim olsun’ diye bir sorunu bulunmuyor.

Malum devlet liderleri, Esad’ın anayasal hakkını kullanıp aday olması halinde seçimi kazanacağını çok iyi bildiklerden aslında laf olsun diye konuşuyor ve bugün bu söylediklerini yarın yutarak sonuçları yine kabul etmeyecekler.

Suriyeliler neyin ne olduğunu gayet iyi gözlemledikleri için malum devlet liderlerinin konuşmalarına kulak kabartmıyor.

Suriye’nin ülke topraklarının bir bölümünü gerek kendi askeri kuvvetleri gerekse de lejyoner güçleriyle işgal eden düşman devletleri topraklarından çıkarmak, yeni Anayasaya yazımından ziyade ülkelerini yeniden imar etmek ve kalkındırmak gibi bir sorunu var.

Bugüne kadar düzenlenen zirveler arasında en faydasız ve sönüğü olmaya aday İstanbul buluşmasına Suriye medyası rutin yayın akışı içinde dakikalık haberlere konu ederek hak ettiği notu verdi.

Ülkelerinin yıkımından birinci dereceden sorumlu tuttukları Erdoğan’ın çağrıcı olduğu bir zirveden yeni durumu ifade edecek kayda değer bir şey çıkmayacağını herkesten önce Suriyeliler biliyor.

Halk, dışarıdan gazel okuyanlara; ‘içişlerimize karışmayın, silahlı örgütlere desteği kesin, topraklarımızı terörize etmekten vazgeçin’ diyor.

Ve aynı halk; savaşarak koruduğu bağımsızlığı, küresel saldırganlık altında sahip çıktığı egemen-meşru devletini ve vatan savunmasının lideri Esad’ın konumunu pazarlık konusu yapmaz, birilerinin sanki bir şeyler bahşediyormuş gibi davrandığı yapmacık tavırlarına prim vermez.

7 yıl süresince her türlü araç ve yöntemle saldıran, yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan savaşın ateşine benzin döken devletlerin Suriye’nin geleceğinde yeri olamaz.

Şantaj, komplo ve dayatmalara boyun eğilseydi daha başında eğilir, sahte bahar aldatmacasının hengamesi altında dehşetengiz vekil terör vahşetine teslim olunurdu.

100 Devletli ‘Dostlar Koalisyonu’ kuran, milyarlarca dolar harcayan, 4 kıtadan savaşçı devşirerek fason terör örgütleri yaratan Batılı emperyalistler ve bölgesel taşeronları sahada kaybetti.

Ordu-Halk birlikteliği muazzam bir liderlikle taçlandı, Atlantik ötesinden kumanda edilen küresel şer ittifakına 21.yy’ın ilk çeyreğinde ağır bir yenilgi yaşatıldı.

Sahada kazanan Suriye liderliği öngörülür makul süreler içinde bunu muhataplarına kabul ettirecek, savaştan çıkışı sembolize edecek olan diplomasi zaferiyle de tamamına erdirecektir.

4’lü zirvenin 3’lü problem odağı bileşeni Türkiye, Fransa ve Almanya liderlerinin altına imza attıkları bildiri de ‘bağımsızlığını, egemenliğini, birliği ve toprak bütünlüğünü kabul ettikleri Suriye Arap Cumhuriyeti devletini’ kameraların karşısında ‘rejim’ sakızıyla dillerine dolamaları, İdlib’de öbekleşen selefi ve ihvancı döküntü örgütlere yönelik ‘askeri operasyona şiddetle karşıyız’ serzenişinde bulunmaları, Suriye Ordusunun terörle savaşını pişkinlikle ‘kendi halkına karşı savaş’ gibi sunma gayretleri yenilgi halinden duydukları rahatsızlığın ifadesidir.

İdlib ve bağlantılı olarak Cerablus’a kadar uzanan sınır bölgelerinin kontrolünün yeniden Suriye yönetimi ve ordusuna geçişini ne kadar çok ertelerlerse kendilerini bununla teselli etmeye odaklılar.

Belki bu sayede masada taviz kopartırız hesapları yapılıyor.

Suriye savaşının baskın muhtevası gereği sonuç almak isteniyorsa bunun yolu Şam ve Halep’i düşürmekten geçiyordu, yıllarca buna çalıştılar ama başarı kaydedemediler.

Şam ve Halep’i düşüremeyen, suni teneffüslerle oluşturdukları terör adacıkları yerle yeksan olan ve ülkenin iki ana damarı merkezlerini ait oldukları bünyeden kesip atamayanlar masada da avucunu yalar.

7 yıl boyunca düşman devletlerin nice ‘kırmızıçizgilerini’ gördük, ‘giremez, yapamaz, artık karşı çıkamaz’ teranelerini işittik.

O ‘kırmızıçizgiler’ tek tek silindi, tehditleri boşa çıkarıldı, hegemonik hevesleri kursaklarında kaldı ve besledikleri vekil terör unsurları hemen her cephede rezil rüsva edildi.

Sözde devrimci ve mücahit leş sürüsünün ‘kuyruklarını kıstırıp’ Halep, Şam, Humus, Kuneytra ve Deraa’dan zorunlu olarak nasıl İdlib’e doluştuklarına tüm dünya tanık oldu.

Son durak İdlib’de dış destekle nefes alan döküntü teröristlere kalmayacak, er ya da geç vatan kucağına dönecektir.

İstanbul-Vahdettin Köşkü’nün boğaz manzaralı atmosferinde konuşulanların etkisi o gün akredite medyada yazılıp çizilen safsatalar bütünü kurgulardan ibarettir.

Suriye halkı, “Suriye’de bugün rejim askeri olarak yeniden fetih mantığında davranıyor. Bu da Suriye’nin istikrarını sağlayacak bir adım değil” diyen Fransa’nın çaylak Cumhurbaşkanı E. Macron’un nesini ciddiye alsın?

7 yıl süresince bir kez olsun aklıselim davranmayan, çeşitli terör şebekelerini el altından fonlayan ve sahada herhangi bir ağırlığı söz konusu olmayan Almanya’nın Başbakanı A. Merkel’in basma kalıp açıklamalarına neden önem atfetsin?

4’lü zirveden yansıyan açıklamalar arasında acaba Suriye halkının dikkatini çeken ve tebessüm ile karşıladığı cümleler yok muydu, elbette vardı.

Ülkelerinin müttefiki Rusya’nın Devlet Başkanı V. Putin’in; ‘’Suriye’nin meşru hükümetine saygı duyulmalıdır. Herkes burada Suriye rejimi diyor, benim elimdeki kâğıtta Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti ibaresi kullanılıyor’’ demesi takdirle karşılandı.

Yine Rusya Devlet Başkanı V. Putin’in açıklamasında geçen “Eğer radikal unsurlar çözüme engel olacaksa, İdlib bölgesinden silahlı provokasyonlar yapacaksa, Rusya Suriye devletinin bu terör tehdit odağını yok etmeye yönelik kararlı eylemlerine etkili bir destek verme hakkını saklı tutuyor’’ vurgusu alkışlandı.

Yıkılarak tarihe karışan Osmanlı’nın son Padişahı M. Vahdettin’in şehzade olduğu dönem kullandığı, Çengelköy sırtlarındaki adıyla özdeş Köşkte gerçekleşen 4’lü zirvede Suriye’ye dair konuşulanlardan ziyade konuşulmayanlar gelişmelere rengini veriyor.