Ferhat AKTAŞ | Şen gidip yaslı dönen Yeni Osmanlı İdlib sınavında!

 AKP iktidarı son 7 yıldır aşina olduğumuz haliyle içini tamamen boşalttığı veya dolduramadığı kavramlarla kâh mazluma oynuyor kâh ümmetin devrim arayışına yanıt vermeye soyunuyor. ‘Üst akıl bizi sevmiyor’ edebiyatı yapıyor ama Suriye’ye yönelik düşmanca politikaları iflas üstüne iflas yaşarken bundan ders çıkarmak yerine her vesileyle Batılı emperyalistlere ‘müdahale edin’ yakarışında bulunuyor. Suriye’nin parlamenter anayasal düzenini beğenmiyor, orada ‘’azınlık rejimi var’’ diyor, fakat, kendisi tek adam rejimi inşa ediyor. Milli egemenlikten dem vuruyor, Türkiye’deki onlarca ABD-NATO-İsrail üssünün konusu dahi açmıyor.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

Paradoksları hiç bitmeyen bir iktidar olarak açmazlarına gerekçeler üretmeye harcadığı mesaisi kesintisiz sürüyor. Çeşitli etiket sıfatlarla bütünlük arz etmeyen praksisine kutsiyet atfetmesi metodolojik yaklaşımının zayıflığına dalalet eder. Eleştiri-özeleştiri mekanizmasının sağlıklı şekilde işlemediği, hesap verilebilirliğin kalmadığı, güçler ayrılığı ilkesinin aşındırıldığı ve siyasal alanın biat ilişkisi ve fanatizmle kurumlaştığı rejimlerde yaşanagelen deneyimler benzerlik taşır. Genellemeyi AKP iktidarına indirgediğimizde şunları ifade edebiliriz; ne kadar çok etiket sıfat-kavramı gündelik ve dönemsel siyaset alanını dizayn için yerli yersiz kullansa da varlığını genellikle negatif anlamlar yüklediği kavramlarla perdeleyip körüklediği krizlere yaslanarak yaşatıyor. Ülke içinde yeni rejim inşasıyla özdeş yapısal adımlar atarken bunun manivelası olarak sınır ötesi müdahalelerini araçsallaştırması da bir gerçek. Esasında yapısal krizini Suriye’yi içine alan düzlemde bölgesel ve küresel gelişmelere eşitleyerek ötelemeye ve dengelere dayalı biçimde kendisi için bir fırsatına çevirmeye oynuyor.

Kendi egemenlik sahası içinde demokratik-legal kanalları zapturapt altına alırken, politik farklılıklara bile tahammül edemezken, ne hikmetse Suriye’de selefi-cihadi çizgiye sahip silahlı örgütlere ‘’ılımlı muhalif’’ güzellemeleri yapmaktan imtina etmiyor. İdeolojik ve meşrebi yakınlık ilişkisinden bağımsız olarak, medya araçlarına baktığınızda, ‘ılımlı muhalif’ etiketiyle arka çıkılan örgütlerin ‘terörizm’ bağlamlı nitelendirmelerle sorgulanmasından duydukları rahatsızlık dikkat çekici. Diplomatik görüşmelerde Suriye’nin egemenliğini tanıdığını iddia ederken pratikte bunun tam tersini yapmakta, o ülkenin sınırları dahilinde silahlı saldırılar düzenleyen, ciddi suçlara bulamış bir dizi örgüte açıktan destek vermektedir. Aynı zamanda Şam’ın egemenliğini tanıdığını vurgularken ertesi gün fabrika ayarlarına dönüp ‘rejimi tanımıyoruz’ diyebilmektedir.

Osmanlı, ecdat, fetih, cihat, devrim, ümmet vb., vb.

 Bu kullandığı bulamaç sıfat ve kavramların alıcısı bölgesel bir karşılığı varmış gibi yansıtılsa da doğru değildir. Hemen hepsinin hedef kitlesi iç kamuoyudur. Bölgede oynadığı rol açısından ‘güven vermeyen, dostluğu şaibeli, yayılmacı emelleri olan’ bir anlayışın temsilcisi olarak görülüyor. Çok geriye gitmeden son 7 yıllık sürecinde Suriye, Filistin, Irak, Yemen ve Kürt meselelerinde ya saldırgan tarafın bir parçası olarak sivrildi ya da ‘sağ gösterip sol vurarak’ iki yüzlü yaklaşım gösterdi. Yani ‘ümmet’ ve ‘cihat’ bağlamlı söylevleri yayılmacı emellerini yansıtan birer örtüdür sadece. Ne kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘ümmet’ kaygıları ne de ‘cihat’ gibi dinsel kaidelerle ilgili bir dertleri var. Bunların makyavelist karaktere sahip olduğu söylemek durumundayız. İktidarlarını sürdürebilmek ve güçlerini korumak adına kılıktan kılığa girdiklerini vurgulamak ‘malumun ilamı’ olur.

Yeni Osmanlıcılık diye tabir edilen eğilimlerinin muhatabı da iç kamuoyudur. Bölgede tarihsel yönüyle Osmanlıya bakış negatiftir ve bu eğilimle kimseyi yanlarına çekemez, sınırın ötesinde tutunamazlar. Osmanlıyı diriltme gibi absürt bir yaklaşım zamanın ruhuna aykırıdır ve ‘olmayacak duaya âmin demektir.’ Burada kullanılan ‘ecdat’ ve ‘fetih’ söylevleri bölgeden doğru bakanlar için hiçbir değer taşımıyor. Senin övgüye mahzar gördüğün ‘ecdada’ bölgede yüklenen anlam epey negatif. Sadece Suriye tarihi açısından değil farklı kesitlerde Osmanlı hakimiyeti altında kalan bölge ülkelerinin tamamında Osmanlı hiç iyi yad edilmez. Biraz önce belirttiğim gibi; Yeni Osmanlıcılığın şişirilmesi rövanşist güdüleri de okşayan özelliğiyle içeriyi dizayn etmenin, yeni rejim inşasına tarihsel ve ideolojik arka plan yaratma ihtiyacının ürünüdür. Ülkede yönetememe krizi derinleşirken çekim sahası içindeki kitlelerin öfkesini tali alanlara çekmenin, hayali fetihlerle şevke getirmenin, muhalefeti kuşatmanın ve yanılsamalara yeni yanılsamalar eklemenin kaldıracıdır.

Osmanlı mahreçli vurguların, 2011 yılından itibaren Suriye’de baş gösteren krizle birlikte, özelikle de Ahmet Davutoğlu’nun rengini verdiği ‘eski bakiyelerde’ söz sahibi olma politikasıyla daha yoğunluklu kullanıldığı ortada. AKP iktidarı Suriye krizini kendi iç krizini savuşturmanın arenası olarak gördü, sloganik algı yönetimiyle Osmanlıcılık balonunu şişirdi. ABD-AB ve bölgedeki bazı rejimlerin mutabık kaldığı Suriye’de rejimi zorla değiştirme projesine büyük umutlar bağlayarak ‘’bir koyup üç alacağını’’ sandı ve ‘’birkaç ay içinde Şam Emevi camisinde şükür namazı kılma’’ gibi trajikomik hesaplarla hareket etti. Suriye’nin tamamında bir kazanan olarak model ortağı İhvan’ı (Müslüman Kardeşler) ihya edecekken, 7 yılın ardından çekile çekile en son sınır bölgelerine sıkışan vekil güçleriyle bariz yenilgiler yaşadı. Zamanı gelince aksi yöndeki iddia ve tavırlarına rağmen buralardaki fiili işgali de sona erecek.

Misak-i Milli değil kurgusal Ahd-i Milli’nin sondan bir önceki önceki hudutlarında İdlib muhasarasına direnen yeni Osmanlı…

7 Eylül tarihli 3’lü Tahran zirvesinin ardından 17 Eylül günü Soçi’de buluşan Rusya Devlet Başkanı V. Putin ve Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan arasında 4 saat süren görüşmede varılan anlaşma çerçevesinde beklenen İdlib operasyonu başlamadan durduruldu veya donduruldu diyebiliriz. 15 Ekim öncesi ve sonrası atılacak adımlarla İdlib, Lazkiye kuzeydoğu, Hama kuzey ve Halep güney kırsallarını kapsayan 15-20 km’lik derinlikte ağır silahlardan ve teröristlerden arındırılmış tampon bölge kurulacağı ilan edildi. Türkiye hamiliğine soyunduğu silahlı örgütlerin mutabakata göre hareket etmesini sağlamakla yükümlü. Rusya’da Suriye ordusunun bulunduğu noktalardan doğru bir saldırı gelmemesi için devriye ve denetim görevi icra edecek. Bu mutabakat hali tarafların kararlılık ifadesi demeçlerine rağmen orta vadede sürdürülebilir gözükmüyor. Putin, çeşitli vesilelerle şans tanıdığı Erdoğan’a dönemsel olarak elini rahatlatan bir ‘başarı’ hediye etti. NATO üyesi Türkiye’nin kendi ortaklarıyla çelişkilerine oynayan, en azından bölge siyaseti açısından ortada durmalarını sağlamaya çalışan ve zayıflığından faydalanarak bunu askeri teknoloji ve enerji alanları başta olmak kaydıyla ekonomik bir dizi anlaşmayla kazanca çeviren Putin’in stratejik dengeleri bozmadığı sürece AKP iktidarına imtiyazlar tanıdığı/tanıyacağı görülüyor.

 İdlib mutabakatında öngörülen çekilme haritası 15-20 km’lik derinlikte. Muhalifler gibi soyut tanımlamadan ziyade herkesin bildiği gibi tampon bölge olarak görülen alanlarda El Kaide menşeli örgütler var ve onlar bunu kolay kolay kabul etmez. Yaptıkları açıklamalara bakıldığında yaşanan gelişmeleri tasfiye tehdidi olarak algıladıkları görülüyor. Önemli güvenceler verilmediği sürece salt selefiler değil ihvancı örgütlerinde geneli şartları kabul etmez, ezkaza üzerlerinde bir baskı hissederlerse, takiyye de çığır açan yanlarıyla görünürde kabul ediyor gibi bir yaklaşım gösterilir ve pratikte tam tersi yapılır. Mutabakat zaptında okuduğumuz kadarıyla; 15-20 km’lik ağır silahlardan ve El Kaide menşeli örgütlerden arındırılmış tampon bölgenin sınırı çizilen çekilme haritasında bitmiyor. Stratejik Lazkiye-Halep, Halep-Şam otoyolları M4 ve M5’in yıl sonuna kadar ulaşıma açılması hedeflendiği ifade ediliyor. İyi de nasıl olacak? Garantörlüğünü Türkiye’nin yapacağı otoyol trafiğine Suriye onay vermez. İşgalci olarak tanımladığı gücün varlığını pratikte meşrulaştıracak bir adım atmaz.

M4-M5 otoyollarını El Nusra/HTŞ’nin kendi örgütlediği sözde İdlib hükümeti kontrol altında tutuyor, gelip geçen araçlardan haraç topluyor. Ellerinde kalan hem bu nakdi olanağı hem de stratejik değer taşıyan son kozu kaybetmek istemeyecekleri aşikâr. Bir bölümü sırf otoyolları kaybetmemek için savaşı bile göze alabilir. Bu otoyolları İdlib il merkezi de dahil olmak üzere ilin kuzeydoğusundan batısına kadar uzanan büyük bölümünü kapsayan güzergahlardan oluşuyor. İdlib mutabakatında ‘terörist’ olarak tanımlanan El Nusra/HTŞ’nin son hakimiyet alanlarını başkalarıyla paylaşmasına razı geleceğini sanmıyorum. Ki daha radikali olan, sahada varlık gösteren, diğer selefi örgütlerde bunu kabul etmeyecektir.

İdlib’de hangi silahlı örgütler var, öncelikle bunun bilinmesi gerekir. Sahada belli bir militan yapısı bulunan ve yerleşim alanlarında yuvalanan örgütleri iki kategoriye ayırarak sıralayalım: 1.) Küresel El Kaide ağıyla da bağlantılı selefi-vahabbi örgütler: El Nusra, Hurraseddin, Türkistan İslam Partisi, Ensaru’t Tevhid, Ecnad el Kavkaz, İmam Buhari Tugayı, Tevhid ve Cihad Tugayı. 2.) Müslüman Kardeşler ağıyla ilintili örgütler: Ahrar’uş Şam, Nureddin Zenki Hareketi, Ceyş’ul İzze, Ceyş’ul Nas, Ceyş’ul Sünne, Liva el Hak ve çeşitli grupların birleşiminden oluşan Ulusal Kurtuluş Ordusu. Selefi ve İhvancı örgütler aralarında kıyasıya bir rekabet ve kanlı hesaplaşma yaşadıkları gibi ideolojik çizgilerindeki aşınma nedeniyle de çok çabuk birbirlerine kanalize olabilmektedir.

Mesela Müslüman Kardeşler menşeli Nureddin Zenki Hareketi El Nusra’nın kısa bir dönem öncesine kadar ortak hareket ettiği müttefik gücüydü. Bu örgütler dış destekle ayakta durabildikleri için önlerine konulan ajandalara dayalı bukalemun gibi renk değiştirebiliyor. Özellikle MKÖ bağlantılı örgütlerin selefi tandanslı olanlara eklemlendiği süreçlere tanıklık ediyoruz. Çelişen yanları ve çakışan çıkarları ne tek çatı altında devamlılık arz edecek birleşmelerine olanak sağlıyor ne de aralarında çatışmasızlık halini korumalarına imkân tanıyor. Ortak düşmanları Suriye Ordusuna karşı kendilerini tehlikede hissettikleri vakit yan yana gelseler de takriben yine rant ve alan hakimiyeti kavgasına tutuşuyorlar. Mevcut örgütler içinde çokuluslu bünyeleri, ideolojik motivasyonları ve askeri kapasiteleri açısından Selefi örgütler sahada daha baskın bir rol oynuyor. İdlib ve çevresinin yüzde 70’i Selefi örgütlerin işgali altında ve tamamının dünyaya açılan tek kapısı Türkiye sınırıdır.

Sahada baskın rol oynayan selefi-vahabbi örgütler ateşkes-uzlaşma gibi süreçlerle ilgili değil ve bu tür adımları tağuti rejimlerin meşrulaştırılması şeklinde görüp tasvip etmiyorlar. Militanlarının çokuluslu özelliği daha histerik davranmalarını koşulluyor çünkü çoğunun geldikleri ülkelere geri dönmesi mümkün gözükmüyor. Bunları ‘mayın eşeği’ rolleriyle sahaya gönderen devletlerde mevcut hallerini göz önünde bulundurarak başına bela etmek istemez. Suriye’nin kendi içinde gerçekleşecek bir ‘ulusal uzlaşı’ gündeminin tarafı da olamazlar. Ki bunların bir bölümü daha önceleri farklı şehirlerinde bulunuyordu, oralarda yaşanan ‘ulusal uzlaşı’ süreçlerine dahil edilmediler, İdlib’e çıkış yapmak durumunda kalındı. Özcesi coğrafyadan da anlaşıldığı üzere Türkiye haricinde gidebilecekleri bir yer yok.

Suriye devletinin yasaları, BM kararları ve Astana mutabakatına göre bu örgütler ‘terörist’ olarak tanımlanıyor ve siyasi çözüm süreçlerinin dışında tutuluyor. Her ne kadar tasfiye edilmeleri şu koşullarda istenmiyor olsa da ‘muhalif’ kimliğiyle tanınmaları söz konusu olamayacak. Son kertede tasfiye amaçlı yönelim kaçınılmaz gibi gözüküyor. Bunu da Batılı emperyalistler ve bölgesel ortakları değil, Suriye ordusu ve müttefikleri gerçekleştirecektir. Şimdilik bu olasılık sınırlı bir zaman dilimi için ötelendi ama El Kaide menşeli örgütleri sığındıkları son sahadan silecek olan savaş kendini ister istemez dayatacaktır.

‘Muhasaraya direnen yeni Osmanlılar’ kendilerine Vladimir Putin’in hediye ettiği dönemsel başarıyla övünüp dursun, icazetli varlıklarının süresi kısa vadelidir. İdlib’in öngörülür geleceğine rengini verecek olan gelişme ilin yeniden Suriye devletinin kontrolü altına gireceği gerçeğidir. Askeri ve uzlaşı yollarıyla kaydedilecek süreçlerin neticesinde olması gereken final aşaması yaşanacaktır. İdlib’in sahibine dönmesi doğallığında Türkiye’nin de kendi sınırlarına çekilmesi anlamına geliyor. Ortadoğu yeniden şekillenirken rol kapmak isteyen AKP iktidarı yaşadığı bozgunların iteklemesiyle bir kaybeden olarak makul sınırlarına kadar çekilecek/çekiliyor da. 2011’den 2015’e kadar, inişli çıkışlı halet-i ruhiyelerini yansıtan şu balon sloganı dillerinden düşmüyordu; ‘’Kudüs’ün yolu Şam’dan geçer.’’ Yine ‘’bölgede bizden habersiz bir yaprak bile kıpırdamaz’’ diyorlardı. Kudüs’ü hiçbir zaman kendisine dert etmeyen AKP iktidarı, Siyonist İsrail rejimiyle ikili ilişkilerde önceki cumhuriyet hükümetlerini geride bırakacak yoğunlukta dostane adımlar atarken, Kudüs başlıklı söylevlerinin gerçeği perdeleyen örtü olduğu da gün yüzüne çıktı. Bahse konu ettikleri Kudüs-Şam yolu ifadesinin aslı astarı şuydu; eğer yapabilseydiler, İsrail’in güvenliği adına Şam’ı düşüreceklerdi. Olmadı, başaramadılar. AKP iktidarı lafızda ‘Sünni ligin şampiyonluğuna’ oynadığını söyleyedursun bölgede beklediği ilgiyi bulamadı, bazı monarşik rejimlerle işbirliğini sürdürse de hedeflerine ulaşamadı, direniş ekseni karşısında kaybetti ve halklar nezdinde yıkıcı bir güç olarak görüldü.

Hatay’ın yanı başında İdlibistan ya da El Kaide ile komşuluk…

Hatay 2011’den beri hak etmediği şekilde diken üstünde. Savaşa yapılan kör yatırımın neticesinde çokuluslu selefi-cihadist örgütlerin geçiş güzergahı ve cephe gerisi işlevi gördü. Antakya, Reyhanlı, Yayladağı ve Altınözü ilçelerinin nüfusu bile dışarıdan gelenlerin oluşturduğu yoğunlukla değişim geçirdi. Türkiye birazda zoraki son iki yıldır çift taraflı geçişleri sınırlandırmak için kontrol noktalarını artırdı, sınır hattına duvar örüldü. Yine de duvarlar aşılıyor, kaçak giriş-çıkışlar devam ediyor. Cilvegözü sınır kapısının karşısındaki Bab el-Hava sınır kapısının bulunduğu bölge El Nusra’nın başını çektiği HTŞ’nin kontrolü altında. Çoğu durumda kaçak giriş-çıkışlara gerek kalmadan kapılar kullanılıyor. Hatay il merkezinde yabancı uyruklu militanların tedavi ve barınma ihtiyaçlarının karşılandığı yaygınlıkta hareket edilmesi ilin sosyolojik dokusuna zarar veriyor, bir arada yaşama kültürünü zedeleyen kaygılara yol açıyor. Hatay’ın hemen yanı başında İdlib’de kümelenen silahlı örgütlerin tamamı Arap Alevileri baş düşman olarak tanımlıyor, sözde cihatlarını ‘’Nusayrilere-Safevilere’’ karşı verdiklerini gizleme gereği duymadan beyan ediyor. Bu örgütlerin ‘radikal ve ılımlı’ diye kategorize edilmesi de mevcut gerçeği değiştirmiyor. Hem selefi hem de ihvancı örgütlerin savaşın başından bugüne kadar mutabık kaldığı husus Alevilere yönelik besledikleri düşmanlıktır. Bu minvalde Hatay’da yaşayan Alevi halkın kaygı ve korkuları yakıcı, çözüm bekleyen bir sorundur. Suriye’de akrabalarını boğazlayan, sürekli kendilerini hedef gösteren örgütlerin varlığından kaynaklı ciddi bir hoşnutsuzluk var.