Ferhat AKTAŞ | Mutabakatın ardından İdlib’den yansımalar

Geçtiğimiz iki ay içinde Türkiye kamuoyunu yakından ilgilendiren, özellikle mezhepçi kesimlerde tansiyonu yükselten ve yenilgi haliyle özdeş tepkilerin verildiği İdlib gündemli mesele halihazırda soğumaya bırakıldı. Batılı güçlere (onların tehditlerinden yüz bularak) ‘’müdahale edin’’ çağrılarında bulunan AKP iktidarı bu beklentisi cevapsız kalınca mecburi adres olarak Rusya’nın kapısını aşındırdı ve zamana yayılmış tasfiye projesine ‘evet’ demek durumunda kaldı. Her ne kadar tasfiyeye ‘evet’ demiş olsa da yapısal-meşrebi kodları gereği işleyen süreci akamete uğratmak için elinden geleni yapmayı da sürdürecek, ta ki sınır gerisine çekilene kadar.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

AKP iktidarı savaşı körükleyen bölgesel işbirlikçi rolüyle kaybettiği halde düşmanlık esaslı politikasından çark etmiş sayılmaz. İmkân ve koşullarını oluşturabilseydi sahte cihat ve sözde devrim adına Şam’a yürümekten imtina etmezdi. Batılı proje sahipleriyle düştüğü araçlarla ilgili anlaşmazlık sonrası kızgınlığı dinmedi, ihalenin kendisine kalacağını bile bile savaş tamtamları çalmaya devam etti. ABD ile NATO’dan başlayan tarihsel bağımlılık ilişkisine oynayıp onu ikna edebileceğini varsaydı. Bugünde hala aynı beklentiler içinde.

Neyse ki rezil rüsva olundu da ‘’Şam’ın fethi’’ kuruntulu nakaratlarını duymuyoruz. Hatırlarsanız; bozuk plak gibi sürekli başa sarıp ‘’Esed’in günleri sayılı, rejim çözüldü-çözülüyor, Şam düştü-düşüyor’’ kafiyeli neşidler mırıldanıyor, BOP eş başkanlığı sanısıyla özgüven patlamasının ürünü olan kesin tarihler veriyorlardı.

2011-14 yılları arasında aleni yolla desteklenen vekil güçlerin ekseriyeti selefi-ihvancı çizgideydi. ABD daha sonra (perde arkası desteği sürse de) sahada bu vekillere dayalı hareket etmek yerine bugün SDF-DSG adını alan vekil güce yatırım yaptı, kartlarını bunlar üzerinden oynadı. Düne kadar Körfez monarşilerinden finansal ve askeri yardımlar alan selefi-ihvancı vekillerin Katar dışında fiili destek alabildikleri bir rejimde kalmadı. AKP iktidarının ABD yönetimiyle yaşadığı anlaşmazlık bu noktada derinleşti, selefileri motor güç görme açmazıyla değişime ayak diretti. 2015’de Suudilerin parasıyla tahkim edilen ‘Fetih Ordusu’ çatısıyla İdlib’i ele geçiren ortaklığın yerinde şimdi yeller esiyor. Suudiler SDF-DSG’nin kontrolü altındaki bölgelere milyon dolarlık yardımlar hibe ederken İdlib, Afrin, Cerablus gibi Türkiye’nin güdümü altındaki güçlerin bulunduğu yerlere metelik dahi göndermiyor. 2011-12 şartlarına saplantılı yaklaşım gösteren AKP iktidarı payanda olduğu bölüşüm projesindeki ‘değişimin’ doğasına uygun manevra alanları yaratamadığı gibi meşrebi bakış açısından dolayı Şam’ın kazandığını da idrak edemedi. ‘’Şam’ın fethi’’ motivasyonundan ‘’son kale İdlib’’ mevzusuna gerilemeleri, ‘stratejik derinlikten değerli yalnızlığa’ sürüklenişleri, trajikomik yenilgi öykülerini anlatır.

İdlib ‘mücahitler’ çöplüğü olduğu kadar beyhude hayallerin çöktüğü bir alan özelliği de taşıyor. ‘Mazlum halkın çağrılarına kulak verme’ safsatasıyla hareket eden AKP iktidarının dönemsel proje ortağı Vehabbilerle birlikte Batılı emperyalistlerin icazetinde Suriye’ye çöreklenme hevesi kursağında kaldı. Dün savaşı körüklemek adına Körfez’in açtığı para musluğundan hem kasasını doldurup hem de güdümü altındaki savaş fırsatçılarını beslerken bugün Körfez rejimleriyle ilişkisi oldukça sıkıntılı hale geldi. İdlib öncesi Deraa ve Kuneytra’nın bir bütün olarak Suriye yönetiminin kontrolü altına girmesine duyduğu kızgınlığı Körfez rejimlerinin ‘devrimi’ satmalarına bağlıyordu. ‘İdlib aynı kaderi paylaşmayacak’ minvalli basma kalıp söylemleri dillerinden düşmese de 17 Eylül tarihli İdlib mutabakatıyla kademeli şekilde ‘son kalenin’ çökertilmesine onay verildi. Sözde devrim ve ilintili güçlerin neredeyse ‘bit pazarı’ piyasasını andıran ucuzlukla satılmaları/satın alınmalarına duyulan kızgınlığın geçerli bir gerekçesi de yok. Sonuçta selefi-ihvancı İslamcılar alınır/satılır karaktere sahiptir. Ki yenilgiyi doğuran faktörler arasında bu durum tali rol oynuyor. Politik ve askeri yenilgilerini sağlayan belirleyici faktör Suriye yönetiminin kriz yönetimindeki başarısı, ordu ve müttefik kuvvetlerin sahada kurduğu caydırıcılık dengesidir.

Putin-Erdoğan görüşmesinde varılan Soçi mutabakatı sonrası ağır silahların teslimi ve çekilmeyle ilgili öngörülen takvimsel süre dolmak üzereyken garantör iki ülke tarafından yapılan açıklamalar birbirlerini gözeten içerikte. Türkiye tarafı afaki yönü baskın kurgusal çekilme senaryolarından dem vururken, Rusya’da temkini elden bırakmadan Türk tarafının senaryolarını ‘kısmi’ kabul ediyor. Aslında orta oyunu sergilenmekte diyebiliriz. Taraflar şimdilik tansiyonu tırmandırmıyor, servis edilen kurguları gerçekmiş gibi lanse ederek zaman kazanmaya çalışıyor. İdlib, Lazkiye kuzeydoğu kırsalı, Hama kuzey kırsalı, Halep’in batısı ve güneyini kapsayan mutabakata sahada dahil olan silahlı terör grupları nitel ve nicel bir ağırlık oluşturduğu söylenemez. Bu gruplarında ellerindeki ağır silahları teslim ettikleri bilgisi teyide muhtaç. Türk medyasına yansıyan görüntülerde gösterilen hurda tanklar ve birkaç top bataryası da ölçü alınamaz. Anılan TSK-MİT güdümlü gruplar vurgulandığı haliyle ağır silahlarını teslim ettiklerinde diğer rakip gruplar tarafından daha kolay bir lokma haline gelebilir. Velhasıl kimsenin bir şey çektiği, çekildiği yok. Bunu herkes biliyor. Mutabakatın geçici özelliği ve gruplar arasında ayrışmayı koşullayan içeriği ne derece pratik değer kazanır, açıkçası biraz zaman alacak. AKP iktidarı gibi Suriye yönetimine düşmanca yaklaşan bir garantör varken türlü entrikalar ve ayak diretmeler kaçınılmazdır.

Sınırları çizilen ‘ağır silahlardan ve terör unsurlarından arındırılmış bölgelerde’ hangi silahlı terör gruplarının aktif olduğu biliniyor. Sahada El Kaide menşeli olanlar ezici çoğunluğa tekabül ediyor. Bunların tuttukları alanlardan çekildiklerine dair kayda değer tek bir adım bile atılmış değil. Şu güne kadar mutabakata uyacaklarına ilişkin mesajda verilmedi. Kendilerine karşı örülen komplo olarak gördükleri mutabakatı kabullenmeleri zor araçlarıyla mümkün olabilir. Onlarda mutabakata dahil olan/olacak olanları ‘mürted’ ilan ederek pozisyon almakla meşgul. Kimyasal saldırı dahil ciddi provokasyonlara imza atabilirler. Ayrışma sürecini sekteye uğratmak isteyecekler çünkü geçici mutabakat halinin ardından direnç gösterenlere yönelik askeri seçenek devreye girecektir. Ayrışanların hepsi olmasa da hatırı sayılır bölümü Suriye yönetiminin son çıkardığı 2018/18 sayılı af yasasından faydalanmak için adım atabilir. İdlib ve çevresinde gerek garantör ülke Türkiye’nin dar meşrebi hesapları gerekse de selefi örgütlerin baskı ve tehditleri nedeniyle gecikmeli karşılık bulacak olsa da ‘ulusal uzlaşıya’ dahil olmak isteyenlerin çıkacağı aşikâr. Selefiler ve onlarla birlikte hareket eden İhvan menşeli terör grupların zamana yayılan tasfiyeye set çekme yönünde çeşitli olasılıkları konuşturacakları süreçler yaşanacaktır.

Türkiye’nin ‘ağır silahların teslimi ve radikal unsurların çekilme süreci başarılı şekilde sona erdi’ yalanı ve akabinde Rusya’nın ‘kısmi bir çekilme var’ şeklindeki ölçülü cevabı İdlib ve çevresinin büyük bölümünde hakimiyet kuran El Nusra/HTŞ, Hurraseddin, TİP, Ceyş’ul İzze gibi uzlaşmaz tavır takınan silahlı terör dinamikleri gerçeğinin üzerini kapamaz. Özellikle El Nusra’nın süreç hakkında enformatik sessizliği ve hakimiyet alanlarını başkalarıyla paylaşmama doğrultusunda sergilediği hırçın tavır alttan alta bilendiklerine işaret ediyor. Şu koşullarda garantör ülke Türkiye’ye zıt bir görüntü vermekten kaçınması verilen belli garantilerin ifadesi mi doğrusu tartışmaya değer bir konu. Resmi düzeyde söylenen yalanlar itibar ve orantılı karşı enformasyon açısından zorunluluk olabilir lakin pratikte yaşananları görmezden gelemeyiz. Devletler verili süreler içinde ne diyordan ziyade söylenmeyenlere de projeksiyon tutmak gerekir. Geçici mutabakat hali uzatmalarla devam eder etmesine fakat Şam’ın otoritesini İdlib’de yeniden tesis etmeye hizmet etmek durumundadır. Meseleyi sulandırma, geçiş sürecini uzatmaya yönelik hamleler sürgit hızla devam ederse Şam’ın tahammül sınırları aşılır, gelişmeler onu farklı cevap vermeye zorlar, askeri seçenek konusunda süreyi erkene çeken bir karar alması da bu durumda şaşırtıcı olmaz. Şam, İdlib ve ardından Fırat’ın doğusu başlıklı dosyaları kapatmak için çok fazla beklemeyecektir.

Mutabakat sonrası İdlib ve çevresinde kümelenen silahlı terör gruplarının belli bir düşüş yaşansa da provokatif saldırılar gerçekleştirdikleri dikkatlerden kaçmıyor. Özet olarak geçersek son 3 hafta içinde şu saldırılara imza atıldı:

-Lazkiye Kuzeydoğu kırsalına havan atışları ve bomba yüklü İHA ile saldırı girişimi.

-Halep’in Raşidin semtine Grad füzeleriyle saldırı.

-Hama’nın kuzeyindeki Gap Düzlüklerinde ordu mevzilerine sızma girişimi.

-Halep’in Halidiye ve Zehra Cemiyeti semtlerine Grad füzeleriyle saldırı.

-Hama’nın kuzeyindeki Morik beldesi yakınlarında ordu mevzilerine sızma girişimi.

-Halep il merkezinin Yeni Halep kısmına Grad füzeleriyle saldırı.

Yukarıda saydığımız Suriye ordusunu ve sivil halkı hedef alan terör saldırılarının yanı sıra teröristler arası karşılıklı suikast, kaçırma, işkence, toplu infaz, bombalı saldırı ve silahlı çatışmalarında aralıksız devam ettiğine vurgu yapılmalı. Her defasında bir sonraki kapışmaya ertelenen hesaplar terör grupları arasında kırılgan ilişkileri gerdikçe geriyor. Yine İdlib’in artık çıkmaz yol olduğunun farkında olan çok sayıda silahlı unsur ile aileleri yurtdışına kaçmanın yollarını ararken Türkiye’ye geçişlerin arttığı gözlemleniyor. Tersinden tüm engellemelere rağmen yüzlerce ailede Suriye ordusunun kontrolü altındaki İdlib’in güneydoğusunda yer alan Ebu Zuhur bölgesinden güvenli alanlara geçiş yaptı. Daha önceleri Suriye’nin farklı şehirlerinden İdlib’e gitmelerine izin verilen kalabalıklar, Çin-Uygur, Özbekistan ve Kafkasya’dan taşımalı getirilen yabancı uyruklular, bölgenin yerlileri ve diğer öbekleşen kesimler arasında da doku uyuşmazlığı cerrahi müdahalelere rağmen rahatsızlık kaynağı olmayı sürdürüyor. ‘Son kale’ yerine ‘kaynayan kazan’ demek daha doğru olur.

İdlib’in makus talihi yeniden vatan kucağına dönüşüyle anlam kazanacak, orası çokuluslu tekfirci terörizmin son çırpınışlarıyla yenilgisinin tescillendiği yer olacaktır. Geçici bir icraat olan mutabakatın pratik gelişimi ne olursa olsun her şart altında ilin özgürleştirilmesi sağlanacaktır. Peki yabancı uyruklu binlerce teröristin akıbeti ne olacak? Ya imha edilecek ya da nereden Suriye topraklarına girdilerse oraya doğru kitleler halinde atılacaktır.