Ferhat AKTAŞ | Kerbela’dan bugüne iki karşıt anlayış

Muharrem ayını yaşadığımız şu günlerde kısa da olsa Kerbela gerçekliğine değinmek, orada karşı karşıya gelen iki farklı anlayışının tarihsel misyon ve bunun güncel yansımalarına dikkat çekmemiz gerekir.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

İslam coğrafyasında derin bölünme gibi algılanan, Hz. Peygamberin hane efradının (Ehl-i Beyt) katledilmesiyle sonuçlanan Kerbela katliamı, İslam dinini temsil eden temel değerlere karşı açılan, gücünü sığındıkları erk ve ihtiraslardan alan, bir silsile olarak Yezid bin Muaviye’de (I. Yezid) somutlaşan itikadi yozlaşma ve sapmanın ürünüydü.Ortada kimin halife olacağı kavgasından ziyade Ehl-i Beyt’in varlığını, manevi ağırlığını yok etmeye kurgulanan, bir öç alma, dinin kendisini muktedirin istediği biçimde beslendiği tabi kaynaktan mahrum bırakma ve hakikati silme hezeyanı söz konusuydu.

Mesele saltanat çelişkisine indirgenemez çünkü Velayet ve İmametin yolu Gadir Hum biati ile hasıl olmuş, son kertede Süfyani sapmayı sembolize eden mevcut hilafet kurumunun savunulacak bir yanı kalmamıştır. Dünyevi makam ve unvanların hiçbiri ‘ümmet açısından bir kurtuluş gemisi olan Ehl-i Beyt ve ondan doğru başlayan İmamet yolundan daha değerli değildir.

Kerbela’da Hz. Peygamberin Ehl-i Beyt’ini hedef alan Emevi saltanatı, Hz. Hüseyin’in temsil ettiği Muhammedi İslam’a duydukları nefret ve kini kustu. Mübarek başı gövdesinden kopartılan, bedeninde 33 kılıç darbesi ve 34 mızrak yarası açılan Hz. Hüseyin yaşamı ve duruşuyla; Hz. Peygamber’in (s.a.a) ilmini ve inayetini taşımıştır. Bundandır ki ‘’cennet gençlerinin efendisi’’ sayılmıştır.

Kerbela’da katliam gerçekleştiren saltanat düşkünlerinin de bildiği gibi Hz. Peygamber’; ‘’Hüseyin bendendir ve ben Hüseyin’denim. Allah onu sevsin. Hasan ve Hüseyin peygamber torunlarından iki torundur’’ diye buyurmuştur. Selman-i Farisi’nin naklettiği bir diğer bilgiye göre de Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: ‘’ Ey Selman! Herhangi birisi bunları (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin) severse, beni sevmiştir ve her kim beni severse, Allah’ı sevmiştir.’’ Eliyle Hz. Hüseyin’i işaret ederek; ‘’Bu, imam oğlu imamdır. Onun neslinden olan 9 imam, emin ve masumdurlar.’’

Yezid gibi iliklerine kadar sömürdüğü halka zulmeden, Şam’daki Kasr-ül Beyza sarayında har vurup harman savuran, tipik bir zorba olarak histerik şekilde korkular yaşayıp herkesi zapturapt altına almaya çalışan, Bedir ve Sıffin’ın intikamını almaya soyunan bir despota boyun eğmek, Hz. Hüseyin’in tavrı olamazdı. Ki Hz. Hüseyin (a.s) Yezid ve babası Muaviye’yle karşı karşıya geldiği her koşulda lafını esirgemedi, suç ve yanlışlarını yüzlerine vurdu.

680 tarihinde, kendisini Kufe ve Basra’ya davet eden halkın çağrısına kayıtsız kalmadı ve sonu şehitlikle taçlanan yola çıktı. Hicri 61, 10 Muharrem’de, Kerbela’da, Emevi ordusu tarafından çepe çevre kuşatılan Hz. Hüseyin Kufelilerin ihanetine rağmen geri adım atmadı, Yezid bin Muaviye’ye biat etmedi. ‘’Cennet gençlerinin efendisi’’ Hz. Hüseyin, 20 bin kişilik ordu karşısında 72 kişiyle birlikte şehit düşene kadar savaştı.

Hz. Peygamber (s.a.a); ‘’size iki mühim ve en değerli emaneti miras bırakıyorum, biri Kuran’ım ve biri benim Ehl-i Beyt’im’’ dediği halde Sakiyfe pazarlığından başlamak kaydıyla güç ve iktidar emellerine kapılanlar bidat pratikleriyle dinin taşıyıcı kolonlarına karşı tutum takınmayı marifet saydı. Kerbela işte bu baskın eğilim ve yoz savruluşun yol açtığı bir karşı karşıya gelişin alanı oldu. Bir tarafta Firavunlaşan Emevi zihniyetinin temsilcileri diğer tarafta saflığı, temizliği ve kurtuluşu sembolize eden Hz. Peygamberin suretinin yansıması yani Ehl-i Beyt’i.

Hicretin 61. yılında, Hz. Peygamberin torununu katleden Emeviler, Hicretin 62. yılında da Medine ve Mekke’yi tarumar etmiş ve Kabe’yi mancınıkla yıkmıştı. Boğazladıkları binlerce insan, tecavüz ettikleri kadınlar ve ganimet edindikleri mal-mülkle kurguladıkları İslam adına İslam’ın kendisine karşı hayasızca savaşa tutuştular.

Kerbela; zulme, iktidar sapkınlığına ve sopa haline getirmek istedikleri sözde dine karşı mazlum ve masum olanlar adına can pahasına verilen direnişin adıdır.

Kerbela; İslam tarihinde bir dönüm noktası, Ehl-i Beyt’in bir kez daha yüceleştiği, saltanat düşkünlerinin asırlar boyu lanetlendiği cenk meydanının adıdır.

Kerbela; Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep’in şahsında hakikate bağlı kalanlar için bir derleniş sancağıdır.

Unutulmamalıdır ki; Hz. Hüseyin (a.s) 72 kişiyle çıktığı yolda daha henüz kuşatma altında değilken, Kufe’deki en sadık ashapları Müslim b. Akil ve Hani b. Urve’nin ihanete uğradığını, Emeviler tarafından şehit edildiklerini öğrendi. Aynı akıbeti paylaşacağını bildiği halde yolundan dönmedi. Kerbela’da bir katre sudan mahrum kaldı, 6 aylık bebeği Ali Asgar’in kucağında ok darbeleriyle şehitliğine tanıklık etti. Eşitsiz güç dengesi nedeniyle orada askerî açıdan yenilmiş olabilir lakin şehitliğiyle baş aşağıya giden İslam gerçeği ve tarihini ayağa kaldırdı. O gün bugündür arınma, aydınlanma ve saflaşmanın pusulasıdır.

Zalimlerin saraylarını sarsmak ve mazlumlara umut olmak için çıkılan yol kutsal olduğu kadar bedellerle de örülüdür. Karanlıktan çıkış ve aydınlığa erişmek tarihin hiçbir evresinde bedelsiz olmamıştır. Şah-ı Şehid-i Kerbela sonrasında takipçilerine her ne pahasına olursa olsun zulme boyun eğmeyin, asla Ehl-i Beyt’in katarından ayrılmayın mirasını bıraktı.

Asırlardır her devrin yezidlerinin ‘katlini vacip saydığı’, zulme boğduğu Hak ve Hakikat gerçeği, payına düşen bedelleri ödeyerek korunak oldu, mümine. Her karşılaşmada ‘yolundayız ya Hüseyin’ diyenlerin serinde mertlik, lanetlenen şirk ehlinin tutumlarında da namertlik vücut buldu.

Kerbela; Sahibü’z-Zaman’ın zuhuruna kadar sürecek olan matem aynı zamanda 1338 yıldır diri tutulan öfkedir. Tarihimizin en önemli izdüşümlerinden biridir. Dost-düşman realitesinde bilinç bulanıklığı yaşamamak, soluksuz kalmamak ve bellek yitiminin savurganlığında heba olmamak için döne döne bakacağımız aynamız ve her vesileyle sarılacağımız değerlerimizdir.

Baharda filizlenen tomurcuk misali yaşam taşıdığımız kesitlere güz soğukluğuyla yaklaşanları tanımalı, yola taş koyanlara ödün vermemelisin. Kerbela’yı hatırla! Unutursan felaketin olur. Özün ve sözünde Hüseyni direngenlikten alsın kudretini ve cesaretini.

Bugünde İslam kisvesine bürünen Süfyani anlayışın ülke ve bölgemizde yarattığı tahribatı deneyimliyor, yozluğun ve yobazlaşmanın nasıl akıl ve ilmi hedef aldığına tanıklık ediyoruz. Velayete bağlı olanlara karşı 1400 yıldır süregelen düşmanlığın çeşitli vesilelerle hortlatılması sebepsiz değil. Tek açıklaması var: Kerbela’nın çocuklarından korkuyorlar!

İslam coğrafyasını emperyalistlerin paylaşımı açısından kana bulayan, kurguladıkları din adına insanları kesen, masumları boğazlayan, kadınlara tecavüz eden ve cihat safsatasıyla zihinleri esir alınan unsurları birer canavara dönüştüren güdümlü anlayışla mücadele kesintisiz devam edecektir.

Din ve mezhep tacirliği yapanların Allah’ın dinini nasıl suiistimal ettikleri aşikâr. ‘’Harun gelip Karun oldular’’ diyemeyiz çünkü maskelerini çıkarıp yüzlerini gösterdikleri her daim Karun’dular. İnsanlar sefalet altındayken gösteriş budalalığıyla şatafat içinde yaşayan, haksızlığa seyirci kalmayı öğütleyen, dini bir sermaye aracına çeviren ve iktidar olabilmek için ‘her şey mubah’ fırsatçılığıyla hareket edenlerin ülke ve bölgemizde yarattığı yıkım acı vericidir. Bu köhnemiş anlayışı yerle yeksan etmek, aydınlanmanın nurundan beslenmek, İlmin kapısı Hz. Ali’den, Kerbela direnişinden ve İmamların yolundan geçer.

Alevilerin yedi hak aşığı arasında yer alan ve Safevi devletinin Babası Şah Haydar ile birlikte kurucusu olan Şah İsmail Hatayi’nin divanından yansıyan şu dizelerine Muharrem ayı vesilesiyle bir kez daha kulak verelim:

‘’Ayet-i Nasrun minallah’dan mekân oldu nüzül, kim yedi iklimi feth etti rıza aşkına

Tohm-i Mervan’ın Yezid’in kökünü min akibed, yer yüzünden kaldıram Al-i Aba aşkına

Ey Mevaliler bilin sahib zamanın devridir, çalaram kılıncı ben sahib zamanın aşkına

Ey Hatayi çünki ceddin eylemiştir çok gaza, sen dahi başla gazaya ol gazanın aşkına’’