Ferhat AKTAŞ | İran Suriye’den çıkarılabilir mi?

Savaşın başından beri Suriye krizi tartışılırken lehte veya aleyhte yorumlara konu olan İran faktörü özgül ağırlık oluşturuyor. Saldırgan devletler ile yönlendirilen kamuoyları onun rolünü olumsuzlarken hedef alınan Suriye ile bölge direnme güçleri için tutarlı bir müttefik ve dengeleri koruyan önleyici güç olarak görülüyor. İlk kategoride yer alanların tamamına yakını yıkıcı projelere bel bağlayıp ABD’nin yedeğine düşerken, ikinci kategoride yer alanlar ise, dış müdahalelere karşı gelişen ortak hassasiyetle halklar cephesine yazılan bağımsızlıkçı duruşu temsil ediyor.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

Genel bir başlık altında İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel düzlemde oynadığı rol ve bunun taraflar nezdinde nasıl algılandığına değinirsek şunları ifade edebiliriz; İran, bölgede Siyonist işgalci İsrail ile petro-dolar monarşilerinin planlarını bozan, emperyalistlerin dayattığı projeleri güdükleştiren, yürüttüğü başarılı aktif dış siyasetle karşı denge kurabilen, saldırganlığı gerileten bir devlet olma özelliğine sahip. Ona beslenen, her fırsatta dile getirilen kin ve nefretin gerisinde de siyo-emperyalist düşmanın, monarşik yapıların kendi başarısızlıklarını görmeleri gerçeği yatıyor.

Küresel ve bölgesel bir dizi aktörün Anti-Şiilik ekseninde kurguladığı baskın dil ve retorikler soyut kurgular bütününü ifade etse de çeşitli dini akımlar eliyle güncellenen tarihsel önyargılara oynama açmazını yansıtmaktadır. ‘’Şii Hilal’’ gibi temelsiz Batı menşeli sıfatlar İran’ın haklılığına gölge düşüremiyor. ‘’Şii-Safevi-Pers yayılmacılığı yapmak’’ ile malum güçler tarafından suçlanan İran görüldüğü üzere Sünni Filistin’in en önde gelen destekçisi. Seküler devlet yapısına rağmen nüfusunun çoğunluğunun Sünni olduğu Suriye’nin müttefiki. Siyonistlerin ve Vehabbilerin kuşatması altındaki farklı dini, mezhebi, sosyal kesimlerin direnişlerine el uzatan, ayağa kaldıran tutarlı bir dost. Tarafların kullandığı argümanlar konumlarını da özetler. Saldırgan taraf Şiicilik, Sünnicilik, milliyetçilik bulamacıyla itham edici bir dil kullanırken İran ve Direniş Ekseni kapsayıcı, birleştirici, bağımsızlıkçı bir dil ve pratikle buna cevap veriyor. Adını koymamız gerekirse; İran, Tahran’dan Gazze’ye uzanan bölgesel direniş ekseninin askeri-politik karargâhıdır. Tam da bu rolü gereği Suriye ve Irak sahalarını içine alan saldırganlık İran’ı çevreleme, nüfuz alanlarını yok etme ve uzun vadede zayıflatıp içeriden kırılmalarla teslim alma amacı taşıyordu.

Suriye Arap Cumhuriyeti diğer Arap rejimleri gibi teslimiyetçi bir profile sahip olsaydı, Filistin ve Lübnan direnişlerine hamilik yapmasaydı, açık-gizli ilişkilerle Siyonist işgalci İsrail’le işbirliği içine girseydi, topraklarını emperyalistlere üs ve sömürü alanı olarak açsaydı ve müttefiklik ilişkilerini Atlantikçi kamp üzerinden geliştirseydi küresel ortaklı sözde devrimin hedefi haline gelir miydi? Mesele eğer özgürlük ve demokrasi getirme mücadelesi olsaydı, köhne ve bağnaz monarşiler ne güne duruyordu değil mi? Demokrasinin D’sine bile sahip olmayan, kişisel özgürlüklerin eril zihniyetle baskılandığı Suudi Arabistan, Katar, BAE, Kuveyt ve Ürdün gibi rejimlerin Suriye’yi hedef alan emperyalist komplonun bölgesel ayağına soyunmalarının, sözde özgürlük ve demokrasi devriminin finansörü olmalarının izahatı devrim güzellemeleriyle yapılamayacağına göre neden-sonuç ilişkisinin tahlilini saldırganların üfürdüğü mesnetsiz yalanlarla değil, savunma çizgisinde meşru bir duruş sergileyenlerin tavırlarını irdeleyerek bir sonuca vardırabiliriz.

11 Eylül 2001 tarihinden sonra ABD ve işbirlikçileri tarafından Suriye’nin bir dizi devletle birlikte yıkılması gereken ‘şer odağı’ gibi resmedilmesinin mantığını akıl süzgecinden geçirenler açısından tablo saydamdı. Bölgede ‘özgürlük ve demokrasi’ kılıflı oltaya takılanların ekseriyetine bakıldığında kim oldukları ve nerede durduklarının silueti görülür. Suriye ve dolayısıyla İran düşmanlığının fikir ve proje sahiplerine hizmet edenler öne sürülen gerekçeleri ne olursa olsun bölgenin selametine değil kaosa dayalı daha büyük bir yıkıma sürüklenmesine çalıştı ve çalışıyor da. Aslında bu yönelimleriyle kendilerini başarısızlığa ortak ettiler.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın Haziran 2018 tarihinde El Alem TV kanalına verdiği demecinde ” İran ve Suriye’nin stratejik ilişkileri güney ve kuzey meseleleri etkisinde değildir. Bu ilişki tüm boyutları ile gerçek bir şekilde bölgenin şimdiki ve gelecek hali ile ilgilidir ve uluslararası pazarların fiyatı etkisinde değildir” sözleri iki ülke arasındaki ilişkinin niteliğini özetlemektedir. Fransız sömürgeciliğine karşı ulusal bağımsızlığın kazanılmasıyla kimliğini bulan, emperyalizmin savaş aygıtı Siyonist işgalci rejimle mücadeleyi vazgeçilmez bir sorumluluk olarak gören Suriye ile 1979 yılında ABD’nin bölgedeki istasyon duraklarından biri olan işbirlikçi Şahlık rejimine son vererek emperyalist hegemonyayı kıran ve yeniden tam bağımsızlığını kazanan İran’ın politik yakınlık halini ortak hedefler ışığında köklü bir müttefiklik hukukuyla örmeleri şaşırtıcı değildi. Birbirlerine kattıkları çok şey olan iki ülke dünya şer güçlerinin öfkesini üzerlerine çekmek pahasına Direniş Eksenini oluşturan temel güç ve yükselten taşıyıcı kolon oldu. Emperyalistlerin desteğiyle İran’a savaş açan Irak’ın pervasızlığına aldırış etmeden İran ile dayanışma içinde olan tek bölge devleti Suriye’ydi. Benzer şekilde küresel destekle sahaya sürülen, devasa mali ve askeri imkanlarla donatılan çokuluslu tekfirci terör araçlarıyla savaşında Suriye’nin yanında duran tek bölge devleti de İran’dı.

Bu örneklerden anlaşılacağı üzere bölge halklarının kaderini ilgilendiren kritik meselelerde yekvücut olabilen, dış müdahale ve yönlendirmelere kapalı ikili ilişki hali, dün ve bugün olduğu gibi yarında askeri-politik-ekonomik alanlarda güçlenerek yoluna devam edecektir. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in farklı tarihlerde basına yansıyan şu sözleri de akılda tutulmalıdır. Ayetullah Hamaney; “Cumhurbaşkanı Sayın Esad, İran İslam Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgisidir çünkü kendisi Suriye halkı tarafından seçilmiştir. Kaderi de Suriye halkının elindedir. Başkası onlar adına karar veremez” demiştir. Yine bir başka açıklamasında ise “Suriye’nin direnişini desteklemek görevimizdir. Elbette ki Sayın Beşar Esad, kendisinin büyük bir savaşçı olduğunu gösterdi ve tereddüt etmeden direndi ki bu bir ülke için çok önemli” mesajını vermiştir. Suriye ile İran’ın birbirinden kopartılması bağlamlı ifade edilen komplo teorilerinin, tehditkâr uyarı ve pratik saldırıların sonuç üretmeyeceğini öngörmek için müneccim olmaya gerek yok. Bölge gerçekliğini bilenler meseleyi yorumlarken; iki egemen devletin birbirini besleyen ve güçlendiren stratejik tavırlarından ödün vermeyeceğini teslim eder. İran’ın Suriye’deki yasal-meşru varlığının azalmasından ziyade savaş sonrasında daha da artacağını söyleyebiliriz. Her iki devlet bu konuda tam bir uyum içindedir.

İki devlet arasındaki ilişkiyi görünür kılan olgular indirgemeci yaklaşımlarla algılanamaz. Sıklıkla vurgulanır; ‘İran’ın Suriye topraklarında askeri üssü yok.’ Buna gerek duyulursa o da olur. Lakin Suriye Ordusu’nun mevzilendiği her nokta ve üs aynı zamanda Direniş Ekseninin doğal üstlenme alanıdır. Kanları kanlarına karışan askeri kuvvetlerin künyesinde SAA, IRG, Hizbullah, Fatimiyyun, NDF yazılması bu minvalde esasa ilişkin mesajlar taşır. Direniş Ekseni Suriye’de Suriyeli, Lübnan’da Lübnanlı, Filistin’de Filistinli ve Yemen’de Yemenli özelliğini konuşturur. Onunla özdeşleşen dinamiği dar ideolojik ve meşrebi kalıplara sıkıştırmak pek mümkün değildir.

İran’ın müttefiki Suriye’nin yanında durmasından rahatsız olanlar kimlerdir? Atlantik ötesinden bölgesel istasyon duraklarına doğru sıralayalım; ABD, İngiltere, İsrail, Suudi Arabistan, BAE vb. Bunların sahada kullandığı vekil terör güçlerinin İran karşıtı söylemleri de siyo-emperyalistlerin kullandığı argümanların tekrarıdır. Meramımızın daha iyi anlaşılması açısından ABD, İsrail ve Suudi yetkililerin ‘ortak kaygıların’ ürünü benzer söylemlerinden örnekler verelim: ABD Başkanı Donald Trump: “Şunu söyleyebilirim, ülkemiz onların umurunda değil. Onlar (İran) bir numaralı terörist devlet. Her tarafa para ve silah gönderiyorlar.”

ABD’nin BM Daimî Temsilcisi Nikki Haley: ‘’İran’ı Suriye’den çıkarmamız gerekiyor. Müttefiklerimizin sınırlarını da güvence altına alıyoruz, böylece kendilerini güvende hissedebilirler.”

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton: “İran askerleri İran sınırları dışında olduğu sürece Suriye’den ayrılmayacağız. Bu İran’ın vekillerini ve milislerini de kapsıyor.”

İsrail rejiminin Savunma Bakanı Avigdor Liberman: ‘’Bölgede üç büyük sorun var: İran, İran, İran… Bedeli ne olursa olsun İran’ın Suriye’de askeri alanlar oluşturmasına izin vermeyeceğiz.’’

İsrail rejiminin Bakanlarından Yuval Steinitz: ”Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad İranlıların ülkesi üzerinden faaliyette bulunmasına izin vermeye devam ederse, bu, onun ve rejiminin sonu olur.’’

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman: “Amerikalı askerlerin Suriye’de uzun vadeli olmasa bile en azından orta vadede kalması gerektiğine inanıyoruz. Suriye’deki ABD gücü, Washington’ın bu ülkenin geleceğinde söz hakkına sahip olmasına da imkân verecektir. Eğer Suriye’den askerlerinizi çekerseniz İran’a karşı bu kontrol noktalarını kaybedersiniz ve bu koridor bölgede birçok şeyin yaşanmasına yol açabilir.”

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil Bin Ahmed el-Cubeyr: ‘’ İran dünyadaki en büyük ve tek terör destekçisi ülke olmaya devam ediyor.’’

 Yukarıda sıraladığımız senkronize beyanatlardan anlaşıldığı gibi; İran, selefi-ihvancı ve ilkel milliyetçi vekil güçleri kullanan emperyalistlere karşı birden fazla ülkede verilen kıyasıya mücadelenin en önde gelen destek gücüdür. Nerede siyo-emperyalist saldırganlık altında hedef alınan bölge dinamiği varsa orada süren direnişi etkin kanallarla besleyen kaynaklardan biridir. İran’ın sınır ötesi bu etkisinin dostuna güven düşmanlarına korku saldığı görülüyor. Direniş Ekseninin katalizörlüğünü üstlenmesi bölgesel bir güç olma rolüyle alakalıdır.

Batılı emperyalistler ve işbirlikçileri Suriye’yi ve bağlantılı olarak Lübnan Direnişini yutmak için 80 devletli koalisyon kurarken İran’ın eli armut toplamıyordu. Elbette çok yönlü askeri-ekonomik destek kanallarını işleterek, karşı istihbarat ve diplomasi araçlarını devreye sokarak, farklı kuvvetlere tabi olan on binlerce savaşçıyı sıcak cephelere göndererek dayatılan projeyi akamete uğrattı. Suriye savaşının kazanımları kolektiftir. Direniş Ekseni prestijini artırırken, saflaşma hali ete kemiğe bürünürken, elde edilen kazanımlar aynı zamanda hegemonya alanlarını genişletmek isteyenlere bölgede dilediğince at koşturamayacaklarını öğretmiştir.

Güncelde duyduğumuz çığırtkanlığı kaybedenlerin gerekçelere sarılma zorunluluğunun ifadesi gibi tanımlayabiliriz. ABD’nin 5+1 anlaşmasından çekilerek uyguladığı ambargoyu birçok devleti tehdit eder boyutta ağırlaştırmasına, İsrail’in nükleer başlıklı yalanlarla perdelediği saldırganlığına ve bölge gericiliğinin histerik düşmanlığına cevaben İran’dan ateşlenen, IKYB-Erbil ve Suriye-Deyrezzor’da vekil terör güçlerini hedef alan uzun menzilli balistik füze operasyonları bundan sonrası içinde yaşanacakların habercisidir. İran, on yıllar içinde kurulan stratejik dengeleri bozmak isteyenlere usulünce cevaplar vererek onlara fırsat tanımayacaktır. Korkacağını, edilgenliğe sürükleneceğini ve siyo-emperyalistlerle uzlaşacağını düşünen varsa daha çok bekler. 40 yıldır uygulanan ambargoya yeni halklar ekleyerek bünyesine kalıcı zarar veremezler. Tiran ve Erbil’de beslenen marjinal terör güçleriyle askeri kapasitesini sekteye uğratamazlar. İçeriden kışkırtmaların ve daha ağırlıkla psikolojik savaşa malzeme olan girişimlerin maya tutmadığı da defâatle görüldü. İran’ı Lübnan, Suriye, Irak, Yemen’de yenemeyenler kendi ülkesinde mi yenecek? Akıl alır gibi değil…

Suriye-İran bağlamında 40 yıldır kesintisiz süren diplomatik ilişkinin gelinen aşamada aldığı biçimi iki devletli sacayağı üzerinden kurumlaşan ortak direniş çizgisi olarak okumak gerekir. Ne İran Suriye’den çıkar ne de Suriye İran’dan vazgeçer. Koşullara göre atılan taktiksel adımlarda hiç şüphesiz koordine edilen adımlardır. Tersini iddia edenler kendi kendini kandırır, savaş sonrası bugünkü gibi her alanda karşılarına çıkacak olan Suriye-İran ilişkileriyle yüzleşmeye mahkûm olur.