Ferhat AKTAŞ | İdlib ve paranoid bozukluk

Küresel cepheleşmenin güncel sahası haline gelen İdlib bağlamında karşılıklı hamleler devam ederken, savaşın başından beri isimleri farklı rolleri aynı silahlı örgütleri tahkim eden saldırgan devletler benzer senaryo ve tehditkâr açıklamalarla negatif varlıklarını nüfuz ettirmekten de geri kalmıyor.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

Lejyonerlerin yetersiz kaldığı durumlarda patron devletler askeri haydutluk anlamına gelen saldırılarla denge tutturmaya çalışıyor. Yenilgiye uğrayan taraf oldukları halde kanamalı durumun bir müddet daha sürmesi noktasında sergiledikleri emperyal çirkeflikle ‘garp cephesinde yeni bir şey yok’ dedirtiyorlar. ABD, Fransa ve İngiltere 3’lü ittifakı ve bölgesel taşeronlar, selefi-ihvancı terör araçlarının hezimete uğratıldığı/uğratılmak üzere olduğu her aşamada korumacı hesaplarla devreye girerek ‘hız kesmeye’ dayalı müdahalelerde bulunuyor.

Peki sonuç alabildiler mi? Son 4 yıl içinde Suriye, Rusya, İran ve devlet altı direniş hareketi Hizbullah cephesinden bakıldığında; kimi gelgitler yaşansa da öngörülen takvim çerçevesinde dengeleri kalıcı şekilde değiştiren, başlangıcı itibariyle ‘ölü doğum’ yaptırılan ‘rejim devirme’ projesini zamanla tedavülden kaldıran stratejik zaferler aşamasına ulaşıldı. Ülkenin orta, doğu ve güney cepheleri baş döndürücü bir hız ve kararlıkla özgürleştirilirken, askeri ve diplomatik sahada müttefik kuvvetlerin senfonik bir uyumu andıran dizilimleri başarıyı getirdi. Kimin kaybettiği/kimin kazandığı sahaya bakıldığında ‘bakar kör’ olmayanlar tarafından görülüyor.

İdlib temizliği öncesi silahlı örgütlere hamilik yapan bölgesel taşeronların başında gelen AKP iktidarı ‘bakar kör’ özelliğiyle ‘akıntıya karşı kürek çekme’ açmazını yaşıyor. Aralarında sadece ton farklılığı bulunan, isimleri farklı rolleri aynı silahlı örgütlere, ‘kandan kına yakarak’ fetih şölenli bir iktidar bahşedemediği gibi, anılan örgütlerin kapağı atmak zorunda kaldıkları ‘son kalede’ sayılı günlerinin kaldığı gerçeğini de bir türlü sindiremiyor. Ayrıca İdlib’in ardından puzzle parçaları gibi Suriye topraklarından sökülüp atılacağını biliyor. Afrin, Azez, Cerablus ve El Bab’ın ‘’düşüşüne’’, buraların meşru ve egemen Esad yönetiminin kontrolü altına girmesine tanıklık edecek. Bugüne kadar gerçeği değil kurguladıkları yalanı yaşayan/yaşatan AKP iktidarının bakar körlüğü yayılmacı emellerinin trajik tükenişine derman olmayacak, gerçeğe uyanamadığı takdirde de Türkiye için çizdiği iktidarını sürdürme odaklı vizyon derin ekonomik ve sosyal bunalımların tetiklediği gelişmelerin neticesinde çökecek.

Tahran’da düzenlenen 3’lü zirve öncesi AKP cenahından yapılan açıklamalar absürt yanıyla da dikkat çekti. Alman mevkidaşı H. Maas’ı Ankara’da ağırlayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ortak basın toplantısında pes dedirten şu sözleri söyledi: “Burada hiç kimse kimseyi kandırmasın. Buradaki radikal grupların buradan çıkması gerektiği ya da ayrıştırılması konusunda hemfikiriz. Ama bu saldırıların amacı İdlib’i ele geçirmektir. Bu ciddi bir risk taşıyor. Her bakımdan bir felaket olur. Başından bu plan belliydi. Bu gruplar buraya gidecek, sonra bunların burada bulunmasını bahane ederek burayı ele geçirmek için saldıracak. Burada biz Astana’da bu konuyu gündeme getireceğiz ve bu zirvede İdlib ile ilgili özellikle ihlalin engellenmesini ilgili bir karar çıkması için de çaba sarf edeceğiz.’’
Skandal bu ifade ve benzeri açıklamalar nasıl bir saplantılı bakış açısına sahip olduklarının göstergesi sayılmalıdır.

Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kendi hudutları içinde ilini terör örgütlerden temizlemek istemesini ‘ele geçirmek ve felaketle’ tanımlamaları tersinden Türkiye’nin sınırlarını tartışmaya açacak parametreler barındırır. Aklı başında hiçbir devlet bu tarz ifadeler kullanmaz.

Açmaz şu; İdlib’den Menbiç’e kadar fiili işgal olarak nitelenebilecek ve sonu muhtemelen tek taraflı İhvanistan’a evrilecek proje yürürlükten kalkıyor. İdlib’in sahiplerine dönmesiyle beraber misak-i milli sınırlarına çekilme zorunluluğu hasıl olacak. Bu meşrebi yakınlık ilişkisiyle örülen, çeşitli silahlı gruplar üzerinden sürdürülen, sığınmacı pazarlığıyla şekillendirdikleri çok boyutlu savaş rantından mahrum kalmak anlamına geliyor. Etki sahası altındaki yığınlara ‘Fetih’ halüsinasyonu gördüren ve ‘Ümmet’ ilizyonu ile yanıltan yaklaşımları halihazırda kitleler üzerinde paranoid bozukluğa yol açıyor. Sağlıklı düşünemiyor, göremiyor ve koşulların zorlamasıyla savruluyorlar.

Bugün bile ABD kendilerine ‘tamam’ desin, koşar adım onun yörüngesinde ‘cihat’ tamtamları çalabilecek çaresizlikten bahsediyoruz. AKP Milletvekili Yalçın Akdoğan’ın ‘’İdlib çökerse Avrupa çöker’’ imalı çıkışı da ilgili devletlere hem gözdağı hem de onlar adına savaşı sürdürme isteğidir. ‘’Çanakkale ruhuyla İdlib’i savunalım’’ çığırtkanlığına da şimdilik bir başka safsata olarak dikkat çekmekle yetinelim.

Güncel durum ve pozisyonları tartışılırken Yeni Osmanlıyı anlama kılavuzu olarak 2011 şartlarına dönüp bakmak gerekiyor. Bakar kör yaklaşımları ve paranoid bozukluk halinin teşhisi için her vesileyle başlangıçtaki hedef ve motivasyonları irdelenmelidir.
AKP iktidarı, Suriye denkleminde baş gösteren problemleri komşuluk ilişkisi üzerinden çözmeye yardım etme temelinde değil çatışmalı zemine sürüklenmesi yönünde çalıştı. Yıllar önce Suriye-Türkiye barışına dayalı söylem ve adımlarla kendini parlatan iktidar, Libya’yla karşı-devrime dönüşen ‘Arap Baharı’ sürecinin etkisiyle de gözünü hedef ülke Suriye’ye dikti. Gem vuramadığı yayılmacı emellerini Batılı emperyalistlerin dayattığı genişletilmiş BOP sayesinde gerçekleştirebilirdi. Nasıl olsa ‘Esad tasfiye edilecek’, Suriye Batı ve İsrail için sorun olmaktan çıkarılacaktı. Elini hızlı tutup en fazla kazanan olmalıydı. Erdoğan’ın ‘’BOP Eş Başkanıyız’’ demesi bu durumun açık göstergesiydi. Suriye’nin iç sorunları birdenbire AKP iktidarı tarafından Türkiye’nin ‘iç sorunu’ haline getirildi.

Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun rengini verdiği ‘aksiyoner dış siyaset’ atağıyla ‘’eski Osmanlı bakiyesi’’ Şam’a sefer başlatıldı. ‘Stratejik derinlik’ sahibi Davutoğlu ile Erdoğan ‘birkaç aylık ömrü kalan’ rejiminin devrilmesine müteakip Şam-Emevi camiinde soluğu alacaktı. Yeni Osmanlı ‘Suriye’yi düşürmeye’ odaklı siyo-emperyalist müdahaleye büyük umutlar bağladı, 2011’den itibaren zuhur eden statik tutumları bu minvalde karşılık buldu. “Kardeşim Esad” güzellemesinden “zalim Esed” tekerlemesine dönüşümü içeren stratejik düşmanlık hali sahaya sürülen NATO mücahitleriyle de uyumlu şekilde meşrebi düşmanlıkla tırmandırıldı. Meşru Suriye iktidarını Türkiye kamuoyu huzurunda ‘şeytanlaştırıp’ yıkılması için tüm olanaklar seferber edildi. Bu savaş yanlısı politikayla da bölgede Suudi Arabistan ve Katar’la ortaklaşıldı. Yeni Osmanlı-Vahabbiler işletilen projenin sac ayakları olarak öne çıktı.

Yenilgi yaşayan bölgesel sac ayağı Vehabbiler kendi zararlarını sübvanse edebilecek altyapı ve olanaklara sahipken Yeni Osmanlıların taşıdığı ‘yamalı bohça’ yükü kaldıramaz oldu, ülkedeki iç krizi derinleşti. Takriben paralel iktidar ortağının darbe girişimiyle de yapısal bunalım hali kronikleşti. Yaygın propaganda araçlarıyla şişirdikleri, Batıdan sipariş edilen kavram ‘’Şii hilali tehlikesine’’ karşı sözde ‘’Sünni Eksenin’’ liderliği gibi temelsiz vurguların ardına sığınarak, ‘’komşularla sıfır sorundan sıfır ilişki’’ aşamasına geçildi. Bu meşrebi duruşunu önce Halep, sonra Musul ve güncelde İdlib üzerinden konuşturduğuna şahit oluyoruz. BOP taşeronluğunu kitlelere başka türlü anlatmanın bir yansıması olarak pratiğini ‘’İslami-insani’’ makyajlarla kapamanın uğraşını veriyor. Esasında üstlendikleri ve başarısız oldukları için eski kredileri kalmayan rolleri; İslam coğrafyasını ‘yeni sömürgecilik’ temelinde yeniden paylaşıma açmak, emperyal-hegemonik devletlerin şartlarını belirlediği koşullarda direnen iktidar ve bölge direnme güçlerini tasfiye etmekti.

‘Ümmet’ soslu temelsiz liderlik iddiaları sebebiyle sahada kimlerle ‘yol arkadaşlığı’ yapıldı? Selefilerden İhvancılara uzanan girift ilişkilerle hareket edildi. Yani ‘’Sünni Eksene liderlik’’ lafzının üzerini kazıdığınızda isimleri farklı rolleri aynı NATO mücahitlerine hamilik gerçeği ortaya çıkar. 8 yıldır bunlarla ‘kader birliği’ yapan Yeni Osmanlıların yaşanan yenilgili atmosferin ardından obsesif kompülsif bozukluk mu yoksa paranoid şizofreni mi yaşadıkları tartışılabilir. Velhasıl yanlışlardan ders çıkarmıyor/çıkarmak istemiyor.

7 Eylül tarihli, oturumun bir bölümünün canlı yayımlandığı Tahran zirvesinde, Erdoğan’ın ısrarla ‘’operasyon olmasın, ateşkes ilanı çağrısı yapalım, İdlib’in mevcut statüsünün muhafazası hayati önemde’’ demesi, Putin’in bu ısrar üzerine ‘’masada IŞİD ve El Nusra temsilcileri yok, teröristlerle ateşkes olmaz’’ cevabı vermesi, Putin ve Ruhani’nin Erdoğan’ın önerilerini kabul etmemeleri şaşırtıcı olmadı. Rusya ve İran artık son raddeye gelen İdlib operasyonuna hazırlık sürecine karşı direnç gösteren AKP iktidarına müsamaha göstermedi. Aynı zamanda 3 ülkenin imzaladığı Tahran Bildirgesi’nin 2. ve 3. paragraflarında vurgulandığı üzere; hem Suriye devletinin egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü hususunda net bir mesaj verildi hem Suriye ordusunun egemenliği, birliği ve toprak bütünlüğü açısından atacağı operasyonel adımları meşru görüldü hem de ABD’nin başını çektiği saldırgan devletlerin sahayı terörize etme temelindeki girişimleri kesin bir dille reddedildi. Bu kararlılık ifadesi bildirgeyi AKP iktidarının gönülsüzce imzalaması yaşadıkları paradoksal gerçeği değiştirmiyor.

Tahran dönüşü tersi istikamette açıklamalar yapılması, halihazırda İdlib’deki silahlı örgütleri destekler mahiyette kampanyalar organize edilmesi ve ‘’Esad İdlib’de kazansa bile ahlaksız bir zafer olur’’ minvalli duygusal tepkiler vermeleri düşündürücü… Selefi örgütlere PR çalışması yapan, Batı menşeili kimyasal kurgu yalanına oynayan yandaş medyanın harcadığı eforda bir kenara not edilmeli. Anlaşıldığı gibi; Yeni Osmanlılar bakar kör özellikleriyle gerçeğe ayak sürüyor.

Suriye ordusu kendi ili ‘İdlib’e operasyon yapmasın’ demek, niyetten bağımsız, oradaki El Kaide işgali sürsün demektir. Egemen bir devlet olarak Suriye’nin asla bu işgalin devamına izin vermeyeceği açık. Bugün İdlib’i yarın ise Fırat’ın batısından doğusuna kadar tüm işgal altındaki topraklarını özgürleştirilmesi kaçınılmaz. Suriye BM Daimî Temsilcisi Beşar Caferi’nin saldırgan 3’lü emperyalist devletin temsilcilerine söylediği şu sözle yazıyı noktalayalım: ‘’Hiçbir tehdit ya da baskı bizi kararlılığımızdan caydıramayacaktır!’’.