Ferhat AKTAŞ | Aleviler ne yapmalı?

Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar egemen güçler teolojik açıdan Sünni İslam’ı referans alan, sosyal yönüyle de sistem karşıtı kimliğini terk eden bir ‘Alevilik’ olsun istedi. Onların idealize ettiği ‘Alevilik’ esasında kendini inkâr eden ‘haramzade’ Aleviliğiydi. Oysa devletin yukarıdan aşağıya doğru jakoben tarzda örgütlediği ‘Türk-Sünni vatandaş’ kurumlaşması çelişkiler yumağı olmaktan öte sorunları çözemedi.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

Osmanlı’nın ‘son toprak parçasına’ çekilmesini koşullayan gelişmelerle hızlanan ‘yeni kimlik’ yaratma arayışı başlangıçta ‘Turancı’ emellerle yaygınlık kazandı, mevcut somut koşulların ürünü olarak da önce ‘devlet’ sonra bununla uyumlu ‘ulus’ projesi ile mantıki sonucuna ulaştırıldı. Yani, cumhuriyet adını alan üst yapı kurumu bir ‘devlet-ulus’ modelidir.

Herkesin ve her şeyin devletin menfaatine göre hareket etmeye zorlandığı yönetim anlayışı ulusal, inançsal ve sosyal sorunların ağırlaşmasının kaynağı haline geldi. Ülke bileşkesi farklı kesimlere karşı ‘Kırmızıçizgi’ çizmeye odaklanan ‘devlet aklı’ kendisiyle birlikte toplumu da sakatlayan kurumsal icraatlara imza attı. Homojen ulus-mezhep inşası çok etnisiteli ve inançlı Anadolu topraklarını ‘kuraklaştırma’, egemen ulus potası altında tek tipleştirme amacıyla uygulansa da bugün neden olduğu çarpıklıklarla birlikte iflas etti.

1982 Anayasası’nın 24’üncü maddesinde: “Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz” yazıyor olsa da devlet tekelini elinde tutan egemen güçler resmi din-mezhep kurumunu örgütledi, ‘vatandaşına’ Sünni-Hanefi mezhebini empoze etti. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne aynı tutum ‘değişmez’ devlet politikası biçiminde sürdü. 3 Mart 1924 yılında kurulan DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) sürdürülen yapısal projenin başat aracı oldu. İlgili kurum bünyesinde topladığı şuralarla ‘dinsel’ alanı düzenlerken, farklı inanç kümeleri üzerinde baskı kuran bir işlev gördü. Laik olduğunu iddia eden ‘devlet aklı’ din faktörünü toplum mimarlığı doğrultusunda devletin olanaklarını seferber ederek kullandı. Türkiye’de siyasallaşan düzen içi İslami akımların hemen hepsi devlet beslemesi olarak vücut buldu.

Dünden bugüne burjuva siyasetçiler dinsel alana pragmatik yaklaştı, din sömürüsünü ‘tekçi’ dayatmalarla yaptı/yapıyor. Mezhep orjinli dini kurumsallaşma halkın kontrol altında tutulmasının, devletin yedeğine alınmasının en etkili araçlarından biri oldu. Bunu yaparken de inançsal dinamikleri ‘faydalı’ ve ‘zararlı’ şeklinde kategorize etti. 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı kanunla ‘Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasını’ yasalaştıran ‘devlet aklı’ Alevi-Bektaşi dergâhlarını kapatırken, Sünni-Hanefi kimlikli cemaatlere dokunmadı. Zamanla resmi diyanet kurumu aracılığıyla bu dokunulmayan dinamikler muhalif halk hareketlerine karşı da kullanıldı. Türkiye’deki düzen içi İslamcıların tarihi kendilerini halk muhalefetine karşı kullandırtma tarihidir. Politik ve ekonomik güç olarak sivrilmeleri düzene rağmen değil düzenle barışık olmalarından dolayıdır.

Gelişmeleri bütünlüklü kavramak için bağlantılı dinamikleri ve olguları tarihsel rolleriyle birlikte bir değerlendirmeye tabi tutmalıyız. Evet, Aleviler kamusal yaşamın dışına itiliyor, Alevifobik politikaların sonucu olarak aidiyetini ifade etme alanları daralıyor. Bu noktada yaşana gelen sorunu 16 yıllık AKP iktidarına indirgemek sistematik saldırganlığın ve asimilasyon politikalarının arka planını görmemek demektir. Verili gerçekliği ıskalayan düşünce ve tavırla sağlıklı bir çözümleme yapılamaz. Duygusal tepkilerden ziyade analitik yaklaşımla sorunun kaynağına işaret eden, çözüm eksenli ilerleyen ve gelecekte kurulacak olan yeni iktidarlaşmaya pozitif katkı sunan duruş kazandırır. Alevilerin kendi özgünlüğünü koruyarak siyasallaşması ‘ezilenlerin mücadelesini’ zayıflatmaz, eşitlik temelinde sağlıklı bir ilişkinin gelişmesine vesile olur. Politik alanı salt mevcut siyasal öznelerle sınırlı tutmamak gerekir. Bugün merkezden çepere siyasallaşmayan herhangi bir kesim kaldı mı?

Resmî ideoloji/ Resmî Din yeniden restorasyon ihtiyacına göre dönüşüm geçiriyor. AKP’de öbekleşen bu birikim neo-liberal dönüşüme mezhep tandanslı bir renk katıyor. İş böyle olunca da resmi din-mezhep kurumunun yelkenleri daha fazla şişirilirken bundan en büyük zararı yine Aleviler görüyor. Tali meselelerin etrafında güdük tartışmalar yerine esasa ilişkin tartışmalar yürütmek durumundayız. Ağırlaşan çelişkileri doğuran başlıca etkenleri tarihsel bilinç açıklığıyla akıl süzgecinden geçirerek sorgulamak gerekiyor. Alevilerin inançsal ve demokratik taleplerinin çözümsüzlüğe mahkûm edilmesi hususunda düzen içi İslamcı hareketi temsil eden AKP bir nedendir fakat tek sorumlusu değildir. Burada cumhuriyetin kuruluş-kurumlaşma süreçlerine, günümüze uzanan kabuk değişimine ve senkronize tutumlarla birbirini takip eden egemenlik çizgisine vurgu yapılmalıdır.

Alevilerin lafızda tekrarlana gelen ‘cumhuriyet’ fikriyatı ve ‘laiklik’ konusunda savunmacı eğilim ve duruşlarına rağmen ayrımcı politikalara maruz kalmaları, inanç asimilasyonuyla yolun başkalaşıma uğratılmak istenmesi, kamusal alanın kendilerine kapatılması, demokratik taleplerinin görmezden gelinmesi ve sistemli zor araçları/ baskı yöntemleriyle tasfiye kuşatması altında tutulmaları konjonktürel faktörlerle izah edilemez. Dün-bugün denkleminde sentezleme yaparken bütünlüklü tarihsel politik bilince sahip olmalıyız. ‘Kimi kötü niyetli politikacılar’ gibi gülünç gerekçeler üretmenin anlamsızlığı ortadayken, cumhuriyet tarihi boyunca karşı karşıya kalınan kronik saldırıların yapısal olduğu gerçeği dillendirilmelidir.

Özcesi; Türk- Sünni/Hanifi İslam sentezi, çöken Osmanlının enkazı üzerine kotarılan devlet- ulus kurumlaşmasıyla anayasal meşruiyet kazanan resmî ideoloji düzen-toplum ilişkisini belirliyor. Son 16 yıl içinde oluşan sorunlarla uğraşmıyoruz, 95 yıldır sürdürülen inkâr ve asimilasyon politikalarının muhatabıyız. AKP ile birlikte mevcut sorunlar bir kez daha çözümsüzlüğe itildi, düzen içi İslamcı odaklar yeni siyasanın kendilerine tanıdığı imtiyazlarla farklı olana yönelik tahammülsüzlükte biraz daha pervasızlaştı. Farklı olandan kastımız Alevilere yaklaşımlarıdır. Hakeza 1400 yıldır depreşen köhne önyargılar söz konusu. Cumhuriyetin beslediği düzen içi İslamcı dinamiklerin zihinsel kodları Sıffin, Kerbela ve Çaldıran’a kadar uzanan saflaşma halinden doğru şekillenip vücut buldu. Tüm cumhuriyet hükümetleri Alevileri istikrarsızlığa neden olan bir ‘güvenlik sorunu’ olarak gördü. Besleyip büyüttükleri düzen içi İslamcı harekette bu zemin üzerine palazlandı, iktidara taşındı ve devir-teslim süreçlerinin ardından neo-liberal dönüşümün başat aktörü haline getirildi.

Sorunu tanımlarken; parça- bütün ilişkisine dikkat çekmeli, enerjimizi orantılı kullanarak hem günceli yakalamalı hem de bütünün sorgulamasını yapmalıyız. Yani egemen olanı her yönüyle aşan, dar tepkiselliğine düşmeden demokratik muhalefet üreten, neo-liberal dönüşümün keskinleştirdiği koşullarda da ‘yaşam hakkı’ temelinde rasyonel rol oynayan bir halkçı Alevi hareketine ihtiyaç var. AKP iktidarına karşı muhalefeti eski cumhuriyet elitlerini yâd eden aymazlıkla değil yeniyi sembolize eden demokratik bir uygarlık çizgisiyle buluşturmalıyız. Ne önceki iktidar elitleri ne de bugünkü bağnaz egemenler Alevilere olumlu yaklaşım gösterdi. Bu topraklarda yaşanan katliamların (Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi vb.) devamı niteliğinde süren, Suriye ve bölge genelinde gerçekleşen katliamlara iştirak ile küresel taşeronluğa meyleden devamlılık ilişkisi akılda tutulmalıdır.

Yeri gelmişken Alevilerin maruz kaldığı ayrımcılığı, hor görülmeyi trajikomik şekilde özetleyen şu örneği verelim: Çorum il merkezine 27 km uzaklıkta kurulu, 500 yıl önce Erzincan ile Sivas üzerinden gelip buraya yerleşen Alevilere ait köyün adı ” Kanlı Osman’dır.” Köylüler bu duruma her defasında itiraz eder. Ama devlet yetkilileri ilgisiz kalır. Bir vakit (1948) isim değişikliği için mahkemeye başvururlar. Mahkemede karar günü hâkim, bugüne kadar Kanlı Osman diye geçen köyün isminin ”Şanlı Osman” olarak değiştirilmesine karar verildiğini açıklar. Duruşmayı takip eden dönemin köy muhtarı dayanamaz ve şu sözleri eder: ” Hâkim bey, hâkim bey… Osman Osman olarak kaldıktan sonra, Kanlı olsa ne çıkar, Şanlı olsa ne çıkar?

Elbette köyün hikayesi burada bitmiyor. Köylüler köy adının talibi oldukları Gözükızıl Tekke’si ile aynı olması için Çorum Belediyesi nezdinde girişimlerde bulunur. 2006-07 yıllarında Belediye Meclisinde yapılan oylamada adının bu defa da Yeni Kışla olması yönünde bir eğilim söz konusu olur fakat Osman yine Osman olarak kalır. Bu örneğinin benzerlerini Alevilerle ilgili hemen her meselede görebilirsiniz.

‘Cemevi ibadethane statüsünde olamaz’ diyen, ‘’ucube-cümbüş evi’’ yakıştırması yapan zihniyet sahiplerinin inanç özgürlüğüne yaklaşımı elbette olumlu olmayacaktır. Biz zorunlu din dersi kaldırılsın derken, onlar eğitim müfredatında daha yoğun işleme kararı aldı, 4+4+4 sistemiyle İmam Hatiplerin önünü düzledi. Biz DİB kapatılsın derken, onlar bütçesi birkaç Bakanlığa eşdeğer DİB’e altın çağını yaşattı ve fetvalarını sosyal hayatın hemen her alanına uyarlamaya yoğunlaştı. Sahte açılımla kafa karışıklığı yaratmaya oynamaları, çakma Alevi dernekleri açmaları ve yine de başarısız olmaları bir kenara not edilmelidir. Seçim arifesinde Cemevlerine resmiyet kazandıracakları yönünde vaatlerde bulunsalar da ibadethane statüsünü tartışma dışı tutuyorlar. Başta Hacı Bektaş-i Veli Dergâhı olmak üzere Dergâh ve Tekke alanlarının Alevilere geri verilmesi, Madımak Oteli’nin utanç müzesi yapılması, Alevi katliamlarıyla yüzleşme ve dosyaların yeniden açılarak sorumlularının açıklanması gibi talepler karşısında kaskatı tavır süregeliyor. Sıra mezhepçi Suriye politikasının sonlandırılması, silahlı çetelere hamiliğin terk edilmesi ve kamudaki Alevi tasfiyesinin durdurulması yönündeki taleplere gelindiğinde ise kaskatı tavır yerini suçlayıcı, hedef gösterici, saldırgan yaklaşıma bırakıyor.

Bugün egemen güçlerle karşı karşıya gelmeyi göze alamayan bir Alevi hareketi mevcut örgütlülük düzeyini bile koruyamaz. Meselemiz; statüko yaratmak, birilerine siyasi basamak olmak, kırıntılarla yetinmek değildir. İnanç özgürlüğü ve demokratik talepler konusunda egemenlere geri adım attırmak, uzun vadede ise kurulu düzeni değiştirmek için artık kısır tartışmalar bir kenara bırakılmalı, uzun soluklu mücadele stratejisi belirlenmelidir. Aleviler; arka bahçe açmazını kat be kat aşan, kendini eklenti gibi değil belirleyici rolde gören, toparlayıcı olan pratiğin yapı taşlarını örmeli, eşitlik ve özgürlük ekseninde stratejik ittifakların kurulmasında köprü vazifesi görmelidir.  Düzen içi islamcı hareketinin kronik Alevi düşmanlığı mücadelenin sertleşeceğinin işaretidir. Her şeyden önemlisi teolojik olan ile sosyal olanı örgütsel düzlemde kendi özgünlükleriyle hareket ettirecek denge hali şart.

Ayrıca Aleviler ulusal kimlikleri yadsımadan, bunları ortak inanç dairesine karşıtlığın konusu yapmadan birlikte yol yürümelidir. Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Arapça dilleriyle kendilerini ifade edebilecekleri lokal ve genel örgütlenmeler ortak amaca hizmet etmelidir. Bürokratik, bölgeci ve hatta ailesel yanın öne çıktığı hantal örgüt kültürü terk edilmeli, nerede yaşıyor olursa olsunlar hiçbir Alevinin kendini yalnız hissetmeyeceği dayanışma ağları kurulmalıdır. Unutulmamalıdır ki; ‘su akar yatağını bulur.’ Alevilik yolu içerdiği kültürel zenginlikle ‘resmi kimliğine’ alternatif olabilecek öğeler barındırıyor. Geniş halk yığınlarının aydınlanması, kültürler arası pozitif etkileşimin yolu da hiç kuşkusuz Alevilikle tanış olmaktan geçiyor.