Ferhat AKTAŞ | AKP iktidarı İdlib’de ne yapmak istiyor?

“İdlibliler Türkiye’nin güvenliği sağlamasını istiyor!’’ Bu vurgu resmi Anadolu Ajansı’nın gün boyu çeşitli sloganlarla süslediği medya kampanyasının başlığıydı. İktidara ilişik havuz medyanın çığırtkanlığı ise artık vaka-i adiye ’den bir durum. AA, bugün parti devletine dönüşen iktidarın özerkliğini rafa kaldırdığı  kurumlarından bir tanesi. Diğer medya organlarının bu kurum üzerinden servis edilen bilgileri alarak yaygın şekilde dolaşıma soktukları da bir gerçek. AA, İdlib hakkında dezenformasyonun başını çekiyor.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

Kurum içindeki kadrolaşmanın buna etkisi olsa da nihayetinde iktidarın bakış açısını yansıtan araç işlevi görüyor. El Nusra/HTŞ’ye bağlı sözde ulusal kurtuluş hükümetinin çağrısıyla İdlib merkez ve bazı ilçelerinde düzenlenen gösterileri abartılı, mezhepçi ve tarafgir bir dille gündeme taşıması yaklaşan fırtına öncesi yakınlık duyduğu gruplara propaganda desteğidir.

Buna neden ihtiyaç duyu(lu)yor? Cevabı; AKP iktidarının 2011’den 2018’e uzanan saldırgan politikaları, savaş yanlısı tutumu ve model ortağı İhvan’a BOP ekseninde çizilen rol gereği iktidar bahşetme hesaplarında yatıyor. Komşu ülkeyi tarumar etmek pahasına krizi fırsata çeviren, 911 km’lik sınır hattını kendi eliyle istikrarsızlaştıran, yıkıcı temelde şiddeti
körükleyen ve tüm kartlarını ‘rejimi zorla devirmeye’ yatıran AKP, geri adım atarken bile
meşrebi kimyaya sahip düşmancıl yaklaşımını konuşturuyor, batı ile doğu arasında dengelere oynuyor ve savaşın tozu dumanı arasında şişirdiği yapay gündemlerle Türkiye’de yaşanan yapısal krizin sorgulanmasının önüne geçiyor.

İdlib meselesi için ABD, İngiltere ve Fransa’nın kimyasal kurgulu, sivil göç vurgulu, askeri
cevap tehditli yaptıkları açıklamaların Türkiye’de heyecan yarattığı tartışma götürmez bir
gerçek. AKP’nin Suriye savaşına Batı kulübünün bölgesel taşeronu özelliğiyle dahil olduğunu
akılda tutarsak, başlangıçta parçası olduğu ittifak kombinasyonu ile yaşadığı sorunlar, bir
kopuşa değil bölgesel konularda yeniden ittifak arayışına zemin sunuyor diyebiliriz.

AKP, İdlib’de kümelenen selefi-ihvancı örgütlere arka çıkan rolüyle, Batılı emperyalist
devletlerin sahayı terörize etmelerine alan açarken, ABD ile Fırat’ın batısına uzanan hat
boyunca uzlaşma göstererek ‘’stratejik ortağının’’ kırmızıçizgilerini de zorlayacak
yaklaşımlardan kaçınıyor. Aynı zamanda Rusya ve İran’la Astana formatında garantör sıfatıyla aynı torbaya girerek tarafları idare ediyor. Dönemsel gerginlik noktalarına bakarak çizgisini değiştiriyor gibi okumalarda bulunanlar yanılıyor. Batı-NATO bağımlılığı olmazsa olmaz bir zorunluluktur, siyasal Sünni İslamcılar için.

Taraflar arasında dengelere oynama başarısı AKP iktidarına bugüne kadar komşu ülkenin
egemenlik sahası içinde var olmasını sağlamaya yaradı. ABD son yıllarda bunu DSG üzerinden yaparken Türkiye’de güdümü altındaki ihvan üzerinden yaptı. Özellikle Rusya ve İran’ın dış politika alanında görünür zayıf noktalarına çalışan AKP iktidarı her iki devletle geliştirdiği ilişkileri İdlib’den Cerablus’a kadar askeri güç bulundurma, Şam’ın deyimiyle buraları ‘işgalinin’ vesilesi haline getirdi. Rusya ve İran rejimlerinin Türkiye’yle kurdukları ticari ilişkilerinde yalpalayan tutumlarında payını yabana atmamak gerekir. Yine de Moskova ve Tahran, Suriye’nin kuzeybatısının Şam’ın egemenliğine geçmesi hususunda öncesine nazaran daha net ifadeler kullanıyor, özellikle bu minvalde Moskova işleyen pratik sürece katkı sunuyor.

AKP iktidarı, önceki yıllara nazaran manevra alanı oldukça daralmasına ve Suriye’de
desteklediği silahlı örgütler ağır yenilgi yaşayıp sınır bölgelerine çekilmelerine rağmen
saplantılı eğilimlerini törpülemekte zorlanıyor, sahada ilişkide olduğu dinamiklere ‘güvenli
liman’ olmayı sürdürüyor ve himaye ettiği silahlı örgütlere Asi nehrinden Fırat nehrine kadar
uzanan sınır boyunca at koşturabilecekleri korunaklı alan yaratmaya gayret ediyor. Şam’ı
icazetli şekilde fethetme hevesi kursağında kalan AKP’nin sınır boylarında ‘fetihçilik’
oynamaya dayalı politikaları da zevahiri kurtarmaya yetmeyecek gibi gözüküyor.

Türkiye’den doğru atanan sözde ‘özgür ordu’ askerlerinin, polislerin, meclis üyelerinin, çeşitli tabela oluşumların kullanım süreleri Şam’ın atacağı caydırıcı ve tamamlayıcı adımların niteliğine göre sona erecek/erdirilecektir. Suriye topraklarında ‘rejim devirme’ hesapları altüst olanların, savaş halini uzatmaya yönelik tavır ve müdahaleleri, nihai zafere uzanan yürüyüşü bir nebze de olsa yavaşlatabilir lakin durduramaz.

AKP iktidarının İdlib mesaisi sözde ‘ılımlı muhalifler’ ile ‘radikal teröristleri’ ayırma gibi afaki
çabalarla değil operasyonu erteletmeye yönelik tipik Osmanlı entrikalarıyla karşılık buluyor.
Kendi medya araçlarıyla silahlı örgütlere propaganda desteği verirken sahadaki örgütleri de
silah-lojistik ve istihbarat akışıyla savaşmaları yönünde motive etmeye çalışıyor. Dışişleri ve
Savunma bakanlarının benzer açıklama ve temasları Suriye ordusunun İdlib’e girişini
engellemeye odaklı. Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ‘zalim rejim’ nakaratlı son açıklaması
niyetlerinin dolaysız ifadesi gibi değerlendirilebilir. Akar; ‘’Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ilgili
devletlerle görüşerek, konuşarak, alacağı tedbirlerle bu saldırıları önlemeye gayret
gösteriyor. İnşallah önleyeceğiz” dedi. Diğer taraftan da ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye
yönetimi ve ordusuna yönelik tehditlerini memnuniyetle karşılayan Ankara 7 Eylül tarihli
Tahran zirvesinde beklediği sonuçları alamadığı, en önemlisi Batılı devletlerden yeşil ışık
aldığı takdirde, İdlib konusunda külhanbeyi çıkışlar yapabilir. Daha doğrusu arka plan
ilişkilerle pratikte bunu deneyebilir.

Himaye ettiği selefi-ihvancı örgütler için eğer koşullarını yaratabilseydi, Türk Silahlı
Kuvvetlerini bile Şam’a doğru cepheye sürmekten imtina etmeyecek meşrebi ezberleri
olduğunu unutmamak gerekir. Yani ‘devlet aklı’ diye tarif edilebilecek bir diplomasi birikim ve öngörüye sahip olup-olmadıkları bir hayli kuşkulu. ‘’Halep 82’ci vilayetimiz, bin yıllık Türk
yurdu Lazkiye kırsalı, Emevi camisinde şükür namazı, Ahdi milli haritası’’ hayalleri, işgali altındaki bölgelere sözde memurlar ataması ve tabela oluşumlar açması nostaljik yalanlar
yaşayan yeni Osmanlıların her defasında eline yüzüne bulaştırmasına rağmen ‘ateşe körükle
gitme’ aymazlığı sergilediklerinin işaretleridir. Bir kaybeden olarak yalanlardan ders
çıkardıklarını, özeleştirel değişim gösterdiklerini söyleyemeyiz. Paradoksları şu; Şam’a
yürümeye güçleri yetmediği, emperyal faktörleri ikna edemedikleri için sınır boylarında atıp
tutuyorlar.

İdlib, herkesten önce bunlar açısından ‘son kale’ işlevi görüyor. Büyütüp besledikleri silahlı
örgütlerin tasfiyesini kendi tasfiyesine eşitleyen histerik bir anlayıştan besleniyor. İç
kamuoyunu soyut üst akıl kurgularıyla ‘don kişot misali yel değirmenine karşı’ savaştırırken,
‘ümmet liderliği’ gibi temelsiz iddialarına dayanak olarak da Suriye sahasına dönük haksız
saldırganlığını bir meşruluk kılıfıyla pazarlıyor. Suriye sorunu Türkiye’deki siyasal Sünni
İslamcı iktidar nezdinde krizlerini savuşturmanın gerekçesi, yandaşlarını dolduruşa
getirmenin aracı ve yaratılan savaş ekonomisinin yatağı vazifesi görüyor. Olağandışılığı
olağanlaştıran yönetme anlayışından vazgeçmek işlerine gelmiyor. En azından yeni rejim
inşasını kotaracakları belirsiz bir tarihe kadar böyle sürsün istiyor.

İdlib’in El Nusra/HTŞ işgalinden kurtarılması sonrasında ABD’nin işgal alanlarına yönelik
baskıyı artırmakla eşanlamlıdır. Aynı düzlemde iç barışın tesisi, anayasa çalışmalarında
kapsayıcılık, öngörülen reformların ivedilikle uygulanması, yeniden imar ve sığınmacıların
ülkeye dönüş sürecini ataletten kurtarıp pozitif olarak ileriye taşıma imkânı sunacaktır. Galibi belli olan savaşı değil ülkeyi yeniden ayağa kaldıracak projeleri konuşmanın vakti geldi.

İdlib’in geri alınması Türkiye’nin de gerçeğe uyanmasına vesile olabilir. Mevcut iktidar yapısı
mevcut bu gerçeği dönemsel hesapları gereği savuşturmak istese de ‘son kalenin’ kaybı onu mecburi sınır gerisine çekecek olumluluğa hizmet eder. Yani Türkiye’nin normalleşmesinin de önünü açar.

Suriye’nin vilayeti İdlib’den hak iddia etmek ne Türkiye ne 3’lü emperyalist koalisyon ne de
herhangi bir devletin haddinedir. Meşru Şam yönetimi otoritesini burada yeniden ikame
edecek, bunun başka yolu yok. Zaten son olarak Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’de
yaptığı açıklamalarla ilgili taraflara mesajlarını anlaşılır bir dille iletti. Muallim; ‘’İster anlaşma yoluyla isterse askeri operasyonla olsun önceliğimiz İdlib’in özgürleştirilmesidir. Biz, Türkiye ile çatışmak istemiyoruz ama Ankara’nın da İdlib’in Suriye’ye ait olduğunu anlaması gerekiyor… Batılı güçler, El Nusra militanlarını kurtarmak amacıyla tüm BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ederek Suriye’ye üçlü (ABD, İngiltere, Fransa) saldırı düzenlemeye çalışıyor. Bu üçlü saldırı düzenlensin ya da düzenlenmesin, yolumuzdan dönmeyeceğiz. Olası saldırı, sonuna kadar gitme ve Suriye’yi militanlardan temizleme kararlılığımızı hiçbir şekilde etkilemeyecek” dedi.

Giriş bölümünde dikkat çektiğimiz AA menşeli medya kampanyasının başlığı; ‘’İdlibliler
Türkiye’nin güvenliği sağlamasını istiyor’’ vurgusuna dönersek, diyeceğimiz şudur ki; kendi
kendinizi kandırıyorsunuz. Hiçbir Suriyeli sizden böyle bir şey istemiyor. Türkiye devleti kendi sınırları dahilinde vatandaşlarının güvenliğinden sorumludur. Ne idiği belirsiz, eli silahlı, selefi-ihvancı unsurlar için ‘güvenlik almak’ baltayı kendi ayağına vurmak, Türkiye halkının güvenliğini de tehlikeye atmaktır. Çeçenistan, Tunus, Özbekistan, Pakistan, Tacikistan, Çin-Uygur, Mısır, Libya, Türkiye ve Avrupa ülkelerinden gelen selefi unsurlara İdlib’i korunaklı alan yapma gayretinin bölgede kimseye yararı dokunmaz. Tekfirci terörün bumerang etkisi hiçbir koşulda göz ardı edilmemelidir. İdlib’in El Nusra’nın başını çektiği silahlı örgütlerin işgali altına girmesi yüzünden yaşam alanlarını terk ederek Suriye’nin farklı şehirlerine ya da yurt dışına göç etmek zorunda kalan ve şu an silahlı örgütlerin baskısı altında yaşayan halkı bir an evvel İdlib’in vatan kucağına dönmesini istiyor. Suriye ordusu İdlib’in içlerine doğru ilerlediğinde, halk ‘kimi istiyor’, yine/yeniden göreceğiz.