24.4 C
İstanbul
Cumartesi, Ağustos 8, 2020

Ümit ÖZDEMİR | Zerre: Uçuşan toz tanelerinden güvencesizliğe bir bakış.

Yönetmen: Erdem Tepegöz

Oyuncular: Jale Arıkan, Rüçhan Çalışkur, Özay Fecht, Remzi Pamukçu. Ergun Kuyucu, Dilay Demrok

Yapım Yılı: 2013

@masumlevrek

Erdem Tepegöz’ün Zerre adlı filmi, Türk sinemasında 1980’lerle birlikte açığa çıkan yeni bir çelişkiyi, güvencesizliği tartışmaya açan yapıtı. Zerre’nin arketipleri kente göç halindeki emekçileri Gurbet Kuşları’ndan (1964) başlayarak takip eden Yusuf ile Kenan (1980), Bir Avuç Cennet (1985), Eskici ve Oğulları (1990) filmleridir.

Zerre’nin arketipi filmlerden farkı neoliberal dönemin ürünü olmasıdır. Neoliberal kapitalizmin insanı bütün güvencelerden mahrum bırakmasına koşut olarak ortaya çıkan ve İngiltere Başbakanı Thatcher’ın sözlerinde ifadesini bulan “toplum yoktur, birey vardır” ve başka bir alternatif yok” (There in no Alternative) sloganıyla otoriter bir çalışma iklimini dayattığı ve tartışma ortamını sakatladığı bir siyasal-kültürel iklimin bilinen bütün göstergelerini içinde barındırması, Zerre’yi müstesna kılan bir sanat eseri yapıyor.

Erdem Tepegöz, filminde genç bir güvencesiz kadının peşinden kent yoksulluğu meselesini tartışmaya açarken, aynı zamanda ikinci cins olarak görülen kadın tiplemesinde yaşama tutunma mücadelesi veren kadınların hallerini gözler önüne seriyor. Film mekânı olarak seçilen Tarlabaşı, 1980’lerde dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan döneminde yağmaya açılarak kültürel ve tarihi değerleri yok edilen kent mekânlarından biri. Tarlabaşı bu yağmanın daha sonra yeni bir boyut kazanarak bu kez mutenalaştırmaya yani kentin orta yerinden yoksulların sürülerek orta sınıflara açılmasıyla bilinen bir semti. İşte bu mutenalaştrmadan hemen önce çekilen film, böylece güvencesizlikle bütünleşen kent yoksulluğunun zemin bulmasının nedenidir. Kiraların diğer semtlere göre düşük olması Tarlabaşı’nı yoksullar için tercih edilebilir kılar. Kent yağmasının dolaysız sonuçlarından biri de kentin özellikle yoksulları barındıran kesimlerinin bu alanlara yığılmasıdır.

“Ne iş olsa yaparım” cümlesinde ortaya çıkan bu yeni emek rejimi, yani güvencesizliğin bu ölçülere varmasının nedeni elbette Türkiye’de emekçilerin insanca yaşama ve çalışma koşullarını ortadan kaldıran neoliberal reformların varlığıdır. Her adımda biraz daha güvencesizliği dayatan bu emek rejimi, aynı zamanda iğreti çalışma koşullarının varlığıyla bütünleşerek derin bir sömürüye kapı aralar. Filmin baş karakteri Zeynep (Jale Arıkan), bulabildiği işlerde çalışırken bir yandan da biriken kiralarını ödeyememenin yarattığı sıkıntılarla başa çıkmak zorundadır. Süre giden yoksulluğunu dengelemek için Tarlabaşı’nda bir lokantadan yemek yardımı alan Zeynep karakteriyle Tepegöz; hayata tutunma çabası içinde en basit ihtiyaçların karşılanması için yardıma muhtaç hale getirilen milyonlarca insanın dramını yansıtır. Yoksulluk derinleştikçe ekmek kavgası için alınan riskler de büyür.

Zeynep’in kadrolu bir işe geçme hayali aslında sınıfımızın en gizli yaralarından birine işaret eder: Güvenceli, sigortalı bir işte çalışma isteği ve emekli olabilme umudu… Çalıştığı tekstil atölyesinden kovulan Zeynep’i, sık sık kanayan burnu ile hasta olduğunu gösteren Tepegöz, sigortasız, güvencesiz şekilde çalışmanın yarattığı bir başka duruma işaret eder. Sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için kayıtlı olarak çalışma şartı, sağlığa erişimin önündeki engeldir.

Yoksulluğa koşut olarak ev sahibinin organ mafyası ile olan ilişkisini yan bir öykü olarak anlatan Erdem Tepegöz, güvencesizliğin en olmadık işleri kışkırttığını gösterir. Çaresiz insanlar her tür sömürüye, bu arada organlarını satmaya bile açık olabilir. Nitekim Zeynep, kanını ev sahibi aracılığıyla satarak evin kirasını ödemeye çabalar.

İşsiz kalan Zeynep, hasta kızını annesine emanet ederek Trakya’ya bir tekstil fabrikasında çalışmaya gider. Zeynep, temiz bir odada kalma isteği karşılığında kendisine ustabaşı tarafından ima edilen ahlaksız teklifle sarsılır. Kadın emeğinin sömürüsüne koşut olarak ortaya çıkan cinsel taciz, kuralsız-güvencesiz çalışma ikliminin bir başka boyutudur. Filmin bu bölümünde tekstil fabrikalarının belirgin özelliklerinden biri olan toz taneciklerinin gösterilmesi, toz zerreleri gibi uçuşan insan hayatlarını anlatır gibidir. Güvencesizliğin bu alegorik (simgesel) anlatımı filme bir başka derinlik kazandırır. Zeynep maruz kaldığı tacize dayanamayarak apar topar İstanbul’a geri dönme kararı alır. Sömürü evdeki kızının kanını satıp kiranın ödemesini isteyen ev sahibi aracılığıyla devam eder. Sonunda Zeynep, organlarını satarak kira borcunu ödeme kararı almak zorunda kalır.

Zerre ile Erdem Tepegöz, neoliberal dönemin vahşi çalışma rejiminin olası sonuçlarını gerçekçi bir üslupla anlatıyor. Öyle sanıyorum ki filmin, sinemaseverler tarafından yoğun ilgiye mazhar olmasının nedeni, sokakta hemen hemen Zeynep’in hayatının bir benzerini yaşayan binlerce kadın emekçinin olması.

Türk sinemasında uzun zamandan beri yapılmayan bir işi, yani güvencesizlerin hayatlarını gözler önüne serme çabasını gösteren Tepegöz, Zeynep karakteri ve onun çevresindeki olay örgüsüyle bunun hakkını veriyor. Sade bir anlatı tarzıyla Tepegöz’ün bu yapıtı, bir ilk film olmanın ötesinde yönetmenin sinema serüveni hakkında geleceğe umutla bakmamıza neden oluyor.

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ