24.4 C
İstanbul
Cumartesi, Ağustos 8, 2020

Sinan DERVİŞOĞLU | Gorbaçov Öncesi Sosyalist Sistem (1960-1982) Parlayan Yüz, Çürüyen Gövde I.Bölüm: Kemikleşmiş Bürokrasinin Değişime Gösterdiği Direnç ve Kruşçev’in Görevden Alınması

ÇÖKÜŞE DOĞRU ADIM ADIM:

KEMİKLEŞMİŞ BÜROKRASİNİN DEĞİŞİME GÖSTERDİĞİ DİRENÇ ve

KRUŞÇEV’İN GÖREVDEN ALINMASI

 

1960’ların başına varıldığında SSCB’deki durumun ana hatları şunlardır:

  • Parti, devletten ayrılmak bir yana onunla sımsıkı bütünleşti ve gerek devlette, gerekse toplumdaki tüm organizasyonların (Sovyetler, hükümet, ordu, istihbarat, kitle örgütleri…) üstünde, ve onlar üzerinde mutlak belirleyici otorite sahibi bir güç olarak kendini konumlandırdı.
  • Parti-Devlet kompleksinin üst yönetimi, kendi iç hesaplaşmaları dışında, kitlelerden gelebilecek her türlü uyarı, tepki, zorlama vs’ye karşı kendi iktidarının sürekliliğini  güvence altına aldı: “Parti toplumun ve devletin öncüsüdür” ve “Partiyi ancak Parti düzeltir”
  • Batı’yla başlayan “yumuşama” havası ve “iki sistemin barışçı olarak bir arada var olabileceği “ tezi, fiilen “kapitalizmi dünya çapında yıkma” hedefinden vazgeçme anlamına geldi ve yönetici kademelerde var olan ve Beria ile ilgili yazımızda (bkz. Sinan Dervişoğlu: “Sovyetler Birliği Yönetiminde Bir Laz: Lavrenti  P. Beria”) değindiğimiz ideolojik erozyonu daha da artırdı. Öte yandan Stalin’i karalama kampanyası kitlelerde ideolojik değerler anlamında ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Yönetimde ve halkta oluşan bu ideolojik boşluk, tüketim seviyesinde bir başarı yakalayarak, başka bir deyimle tüketim kültürünü (“consumerism”) körükleyerek kapatılmaya çalışıldı.

 

Önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, birçokları için idealist bir yaklaşımla “kötülüğün kaynağı ve asıl yaratıcısı” olarak gösterilen Kruşçev, aslında sadece bir siyasal tabakanın temsilcisiydi. Yukarda özetlediğimiz resim, o tabakanın yetenekleri, kapasitesi ve çıkarlarına uygun olabilecek tek resimdi. Onun desteğiyle başa geçti ve gene sonunda bu tabakanın kurbanı oldu.

İktidar bloğunun yekpare (monolitik) ve aşırı merkezi yapısının sakıncalarını (siyasette aşırı güç birikimi, ekonomide ise hantallık) geç de olsa fark eden Kruşçev, parti ve devlet içinde birbirini denetleyen farklı odaklar yaratmak istedi. Bu çerçevede:

  • Merkezi bakanlıkların yetkilerini, kendi kendini yönetebilen özerk idari-iktisadi birimler olan Halk Ekonomi Konseyleri’ne (“Sovnarhoz”lara) devretti.
  • Partinin kırsal örgütleri ile sanayi örgütlerini birbirini denetleyen iki odak olarak şekillendirmeye girişti.

Siyasi gücün bölünmesini kabullenmesi mümkün olmayan parti bürokrasisinde bu adımlar ciddi tepki yarattı. SBKP’nin resmi tarihi (B.Ponamarev) Kruşçev’in “tarım politikasındaki başarısızlık” nedeniyle görevden alındığını iddia eder. Gerçekten de gıda maddeleri arzındaki yetersizlikler ciddi tepkilere yol açmış, 1962’de ünlü Novoçerkask isyanında önemli rol oynamıştı. Ancak Sovyet yönetimini, halktan gelen tepkiler karşısında Parti Genel Sekreterini görevden alacak kadar duyarlı addetmek, gerçekleri oldukça zorlamak olacaktır. Bu sorunlar bir gerekçe teşkil etmiş olabilir; ancak asıl sorun merkezi ekonomik-siyasi gücün bölünmesi yönündeki adımların üst kademelerde yarattığı tepki ve huzursuzluktur. Bu iddiamızın en somut kanıtı 1964 yılında Politbüro seviyesinde bir kombinasyonla Kruşçev görevden alındığında yerine geçecek olan Brejnev’in, başta kaldığı 18 yıl boyunca her türlü değişim, reform, yeni düzenleme ve yapılanma, talebini sistematik olarak hasıraltı etmesidir. Bürokrasi, gücü bölecek “maceralar” istememektedir.

BREJNEV DÖNEMİ VE SOSYALİZMİN PARLAYAN YÜZÜ

Brejnev yönetimi ile Kruşçev dönemi arasında hem bir süreklilik, hem de bir farklılık vardır. Süreklilik, yukarda değindiğimiz “partinin mutlak egemenliği”nin sürmesidir.  Farklılık ise değişimin önünün tıkanmasıdır. Kruşçev, şiddetle eleştirmesine rağmen Stalin’i “güçlü tek adam” olarak rol model almak istemiş, bu doğrultuda bir dizi “sarsıntı”ya sebep olmuştur. Dış politikada yaşanan sarsıntılara ek olarak (Küba füze krizi, 1956 Süveyş bunalımı…vs) iç politikada kendince “reform”lara yönelmiş, bu ani çıkışlar egemen ekipte huzursuzluğa yol açmıştır. Kruşçev sonrasında daha “düşük profilli”, yönetimdeki ekip veya ekiplere daha uyumlu ve “sürpriz çıkarmayacak” bir isim olarak Brejnev’de mutabık kalınmıştır. Temel beklenti, iktidar bloğunda sarsıntı yaratabilecek reform, değişim, yapılanma vs gibi çabaların kontrol altına alınması, pratikte ise durdurulmasıdır.

Aslında, dışardan bakıldığında, Brejnev dönemi birçok açıdan “parlak” bir dönemdi:

 

  • 1975’deki Helsinki Güvenlik ve İşbirliği Konferansı ile 1945 sonrası sınırlar kabul edilmekle kalmadı, o güne kadar Batı’da “Sovyet İşgal Bölgesi” olarak tanımlanan Demokratik Almanya Cumhuriyeti, tüm Avrupa ülkeleri tarafından bağımsız ve hükümran bir devlet olarak resmen tanındı.
  • SSCB içinde halkın tüketim seviyesinde gözle görülür bir iyileşme oldu. Bugün bile Rusya’da yapılan kamuoyu yoklamalarında “hangi dönemde yaşamak isterdiniz?” sorusuna verilen en yaygın cevap “Brejnev Dönemi” olmaktadır. Bugün, o döneme ilişkin sitelerdeki “Sovyet halkının günlük yaşamı” konulu fotoğraflara baktığımızda göze çarpan nokta, Batı’nın cafcaflı tüketiminden uzak, sade, temiz ve insanca bir yaşamın görüntüleridir. Lüks yoktur; ancak fakirlik de yoktur. Özetlemek gerekirse:
    • İnsanlar emekli maaşlarıyla değil sadece geçinmek, torunlarını dahi sorunsuz büyütebiliyordu.
    • Gelir dağılım dengesi, insanlık tarihinde hiçbir toplumun erişemediği noktadaydı (üst düzey şirket yöneticisi ile sıradan işçi arasındaki maaş oranı SSCB’de 1’e 8, ABD’de 1’e 150 ila 400 idi)
    • Resmi planda Brejnev’den daha yüksek maaş alan akademisyen ve bilim adamları vardı (SSCB’nin en yüksek maaşı, SSCB Bilimler Akademisi Başkanı’na aitti)
    • Öte yandan kol emeği her zaman onurlandırıldı; öyle ki maden ve ağır sanayi işçileri (işin yıpratıcılığı göz önüne alınarak) bir mühendisten fazla kazanabiliyordu.
    • SSCB sporda, klasik müzik ve balede 1 numara; uzay araştırmalarında ABD’den daha ileri bir noktada, bilimsel alanda ise Nobel ödüllerini ABD ile paylaşır konumdaydı.
  • Benzer bir durum Doğu Avrupa’daki Halk Demokrasileri için de geçerliydi:
    • Demokratik Almanya, kendi başına (Federal Almanya’dan ayrı olarak) “sanayi alanında dünyanın en gelişkin 10. ülkesi” durumundaydı.
    • Bulgaristan, Avrupa’nın en başarılı tarımına sahip ülkelerden biriydi; ayrıca 5 milyonluk nüfusuna rağmen, o zamanlar 50 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti’ne elektrik ihraç ediyordu (Türkiye’de ilericiler bu durumu “kökü dışarda cereyanlar” diye mizah konusu yapmıştı)
    • Burjuva siyasetçiler tarafından “SSCB’nin sömürgesi” diye adlandırılan Macaristan Halk Cumhuriyeti, tüm “sömürge” kuramlarını altüst edercesine SSCB’den daha yüksek bir hayat seviyesine ulaşmıştı  (her ailenin bir özel arabası vardı)
    • Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti, sahip olduğu yüksek hayat seviyesinin yanı sıra (ortalama bir işçi ailesi, her sene yurt dışında tatil yapıp para dahi biriktirebiliyordu); sahip olduğu daha yüksek kişisel özgürlüklerle (yurt dışına seyahat gibi) ciddi bir cazibe noktasıydı.
    • 80’lere doğru Batı Almanya’ya sığınan ve Yeşillerin sağ kanadına katılan Demokratik Alman rejim muhalifi Rudolf Bahro, Demokratik Almanya’nı hayat seviyesinin bazı Batı ülkelerinden (örneğin İtalya’dan) daha yüksek olduğunu teyit ediyordu. Benzer bir gözlem Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti için de geçerliydi
    • İdeolojik ayrılıklar nedeniyle Varşova Paktı ittifakının dışında kalan Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti de, Enver Hoca liderliğinde, diğer Doğu Avrupa ülkelerine benzer bir yol izledi (sanayiye ağırlık verme, tarımın kollektifleştirilmesi, elektrifikasyon, eğitim seferberliği..) ve gene onlar gibi önemli başarılar kazandı. Tarihsel olarak Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biri olan Arnavutluk’ta tekstil, metalürji, ulaştırma sanayileri hızla gelişti.
  • Dünyada SSCB ve Sosyalist Blok’un prestiji zirvesine ulaşmıştı:
    • Vietnam savaşı zaferle bitmiş, Güneydoğu Asya’da sosyalist yönetimler kurulmuştu.
    • Afrika’da yıkılan sömürge imparatorluklarının üzerinde Angola, Mozambik, Gine ve Tanzanya’da, sosyalist blokla dost olan Marksist yönelimli devletler kuruldu.
    • SSCB Arap dünyasında büyük bir desteğe kavuştu: Suriye, Irak, Mısır ve Cezayir’de SSCB’yi asli müttefik olarak gören anti-emperyalist yönetimler başa geçti, Filistin ve Lübnan’da SSCB destekli sol yükselişe geçti.
    • Avrupa’da İtalya, Fransa, ve faşizmin yıkıldığı Portekiz’de Komünist Partiler olağanüstü seçim başarıları kazandılar.

Bütün bu olgular ışığında Brejnev dönemi, dünyada ve Türkiye’de milyonlarca insanın gözünde SSCB ve Sosyalist Sistemin insanlığın yükselen yıldızı ve geleceğin kaçınılmaz sahibi ve temsilcisi olarak görüldüğü bir dönem oldu. Aslında dikkatli bakıldığında, bu resimde asıl parlaklık, dünyadaki sosyalist ve ilerici hareketlere aitti, SSCB ise bunların yanında yer alarak bu etkileyici resmin bir parçası haline gelmişti.

Ancak bugün vardığımız noktada, o zamanlar göremediğimiz ya da görmek istemediğimiz, bizi bu günlere getiren olguları teşhis etmek ve onlarla yüzleşmek zorundayız. Bu dönemin tam resmini görmediğimiz takdirde (yukardaki resmin de etkisiyle) “Brejnev döneminde her şey iyiydi, Gorbaçov geldi ve hepsini yıktı” türünden yüzeysel ve hatalı yargılara varmamız kaçınılmaz hale gelmektedir. Gorbaçov elbette sorgulanmalıdır (ve bir sonraki yazımızda sorgulanacaktır); ancak nasıl bir miras devraldığı net biçimde ortaya konulmak kaydıyla.

Bu dönem (teşbihte hata olmaz) Osmanlı’daki Abdülhamit dönemi gibi statükonun titizlikle korunduğu, ancak sırf bu yüzden, yani gerekli siyasi reform ve dönüşümler yapılmadığı için çürümenin hızla arttığı bir dönem oldu. Brejnev’in şu sözü, bu döneme damgasını vuran kafa yapısının parlak bir ifadesidir: “Herkes reform ihtiyacından bahsediyor. Halbuki herkes tanımlı olan işini ve görevini doğru düzgün yaparsa, reforma ne gerek var?(1) Bu, işyeri seviyesinde bile değişime sıkı sıkıya kapalı olan yöneticilerin evrensel argümanı ve kafa yapısıdır.

Bugün yayınlanan çok sayıda kaynaktan, Brejnev döneminde SSCB’de rüşvetin, yolsuzluğun, nepotizm dahil her türlü kayırmanın, klanlaşmanın devleti bir kanser gibi sardığını öğreniyoruz. Öte yandan inatla korunan statüko dolayısıyla her türlü yaratıcılığın ve buna temel teşkil eden toplumsal-politik motivasyonun giderek aşındığı, törpülendiği, devlet aygıtında hiçbir şey değişmediği için toplumda “adam sendeciliğin” yaygınlaştığı bir dönem oldu. Bunu sonucunda, bir dönem sanayide bütün Avrupa’yı geride bırakmış olan SSCB, Batı’dan teknoloji ithaline başladı, ve üretimde yaygınlaşan kalitesizlik, “tamir sektörü” adı altında bir yeraltı ekonomisini yarattı. 80’lerde başlayan bu yeraltı ekonomisi, daha sonraki kapitalizme geçişin öncü gücü olacaktı. Bu dönemi her 3 seviyede, siyaset, ideoloji, ve ekonomi seviyelerinde inceleyelim:

SİYASAL YAPI: “PARTİ EGEMENLİĞİ” NASIL İŞLER?

Her inançlı sosyalist şu soruyu sorabilir: ”Partinin devlete egemen olmasında ne sakınca var? Sonuçta Parti emekçi halkın en ileri unsurlarının Marksist teoriyi özümsemiş öncüsüdür ve böyle bir örgütün devlete egemen olması doğru ve anlamlıdır” Bu tespit, 1920’lerin gözlüğüyle 1960’ları ve sonrasını değerlendirmektedir ve kaçınılmaz olarak bir illüzyonu yaşatmaktadır; ta ki gerçekler suratımıza çarpana kadar.

Öncelikle, devrimi yeni başarmış bir parti ile yıllar boyu devlet ile bütünleşmiş bir parti arasındaki temel ve çarpıcı farkları görememek; her ikisini de “Parti” etiketi altında özdeş sanmak, geçmişte sosyalistlerin düştüğü en büyük hatadır. Niçin?

  • Devrim yapmamış ya da yeni başarmış bir Partide, üyeleri belirleyen, onları bir araya getiren tek ortak nokta siyasi bir ideali hayata geçirmektir. “Devleti yöneten” bir partide ise parti üyeliği birçokları için devlette yükselmenin tek yoludur ve motivasyon olarak idealizmin yerini kariyerizm alabilir. Aradaki farkı görmek ise her zaman kolay değildir. Gerçekte bu ayrım, ancak somut maddi mekanizmalar ile sağlanabilir. Önceki yazımızda değindiğimiz Stalin’in “parti yöneticilerinin ücretini %10 düşürme” önerisi bu tarz bir mekanizmayı amaçlıyordu; ancak bu öneri iptal edildikten sonra bu ayrımı yapacak hiçbir somut işleyiş kalmamıştır.
  • “Marksist teori” için de aynı şey geçerlidir. Devrim yapacak ya da yeni yapmış bir partide marksizme bağlılık bir zorunluluktur; zira bu teori hem partinin var oluş sebebi, hem de ona yol gösterecek yegâne kılavuzdur. Devletle bütünleşmiş bir partide ise, sınıfsız toplum hedefleri olan devleti eritme, siyasal gücü tabana yayma, dünya çapında kapitalizmi yıkma gibi hedefler kulak ardı edildikten sonra Marksist teoriye duyulan yegâne ihtiyaç, iktidardaki örgüte meşruiyet kazandırmaktır. Pratikte ise, Marksist teoriyi samimi şekilde öğrenen ve inceleyen partililerin yanı sıra, belli (ve maalesef zamanla artan) bir üye kesimi için bu teori “yükselmek için “evet” denilmesi gereken “kutsal sembol” den öteye anlam taşımamakta, içten içe onun önermelerine pek de inanılmamaktadır. Parti yönetim çevrelerindeki ideolojik ve teorik erozyonun mantığına Beria yazımızda ayrıntılarıyla değinmiştik.
  • Partinin “emekçi halkın en ileri unsurlarının birliği” olduğu tespiti de sorgulanmalıdır. Son dönemlerde SBKP’nin üye bileşimi şu şekilde sunulmuştur: %40 sanayi işçisi, %20 kolhoz köylülüğü, %40 “sosyalist entelijantsia”. Bu “%40 sosyalist entelijantsia” nın (Sovyet toplumunda eğitim seviyesinin olağanüstü yüksekliği sonucunda) mühendisler, doktorlar, bilim adamları, sanatçılar gibi fikir emekçileri olduğu düşünülebilir. Ancak bu kategori “devlet görevilileri”ni de içermektedir ve bu bürokratlar, ufak bir kurnazlıkla, devletten bağımsız fikir işçileri ile aynı kategoriye konularak “yedirilmiştir”. Bu rakamsal dağılım, toplam üye kitlesinin genel bir resimdir; ancak partinin yönetici kademelerinde doğru yükseldikçe iller, bölgeler ve cumhuriyet seviyesinde partiyi gerçekte yönetenlerin hangi kategoride olduğu bilgisi hasıraltı edilmektedir. Pratikte bu kademeler devletten maaş alan profesyonel görevlilerce, yani devlet memurları tarafından yönetilmektedir. Parti, bir “devlet partisi” haline gelmiştir.
  • Tamam da, partinin tabandaki üyelerinin hiç mi etkisi, ya da gücü yoktu?” sorusu gündeme gelebilir. 70’lerde Batı’ya geçen ve orada yaşayan SBKP Merkez Komitesi üyesi Mihail Voslenski’nin gözlemlerini içeren “La Nomenklatura” adlı eseri oldukça ilginç ve şaşırtıcı olgulara işaret etmektedir. Voslenski Batı’ya sığındığı için bir “dönek” olarak görülebilir ve yazdıklarına mesafeli yaklaşmak gereklidir. Ancak başka gözlemlerle de uyuşan ve bilinen olgular ışığında anlam kazanan tanıklıklarından yer yer yararlanmak mümkündür. Şöyle demektedir Vozlenski:

 

“..Kararlar, parti komitelerinin büro ve sekretaryalarında alınmaktadır. Orada zaten alınmış bazı kararlar, bazen Plenum’da ele alınır ki, bu da tamamıyla  biçimseldir. Bu da açıkça şu anlama gelmektedir ki gerçek yönetim gücü SSCB komünist Partisi’nin yönetici komitelerinde değil, onların büro ve sekretaryalarındadır. Nomenklatura’nın (yozlaşmış bürokrasinin – SD) çekirdeğini oluşturan bu organlardır.” (2)

 

Bu gözlem, geçen yazıda değindiğimiz Stalin’in “Politik Büro”ları yeniden yapılandırma ve sekretaryayı daraltma yönündeki (asla hayata geçirilmeyen) uyarılarını hatırladığımızda net bir anlam kazanmaktadır. Toplumda tüm gücü elinde tutan Parti’nin de kendi içinde tüm güç, seçilmiş komitelerde değil, arka plandaki “profesyonel” yürütme kurullarındadır.

  • Likide edilen Kongre işleyişi: “Sonuçta kongre, Partinin en üst organıdır ve orada her şeyi tartışarak sürece müdahale etmek mümkündür” görüşü tüm dünya komünistlerine egemendi. Ta ki Perestroyka döneminde Gorbaçov, ve Halk Demokrasilerinde bazı partiler (örneğin 1986’da Çekoslovak KP sekreteri G.Husak)  bir “reform” olarak “kongrelerde yönetici organların gizli oyla seçilmesi”ni önerene kadar! Bir parça parti işleyişine aşina bir komünistin bu “reform” önerisi karşısında şapkasının uçmaması mümkün değildir, zira bunu anlamı açıktır: Demek ki o güne kadar Parti kongrelerinde tüm organlar açık oyla seçilmekte, ve tabi kararlar da açık oyla alınmaktaydı!

Tüm parti tarihi boyunca bunun böyle olmadığını biliyoruz. Bolşevik Parti’nin ünlü 17. “Galipler Kongresi”nde MK gizli oyla seçilmiş, bizzat Stalin (tüm saygınlığına rağmen) ciddi sayıda “çizik” yemiştir. “Gizli oy, açık sayım”ın en basit, hatta ilkel demokratik işleyiş prensibi olmasına rağmen “Oylamayı açık yapalım, biz komünistlerin gizlisi saklısı yoktur” yaklaşımının nasıl bir ucuz kurnazlığa dönüştüğünü görmemek için kör olmak gerekir. Nitekim “önemli Parti mevkilerine seçimin açık oyla yapılmasını” öngören bir karar 1962 yılında Kruşçev tarafından duyurulmuş ve hayata geçirilmiştir (3)

Önceki yönetimin “önerdiği” yeni MK ve Politbüro “açık oylama”ya sunulduğunda, aleyhte oy vermek isteyenler için nasıl bir “mahalle baskısı”nın mevcut olduğu, açık açık aleyhte oy vermenin kişilerin siyasi kariyerleri için nasıl bir risk teşkil edeceği ve bu korkunun insanları nasıl çoğunluğa uymaya mecbur edeceği apaçık ortadadır. Yönetici ekip yıllar boyu bu korkuyu kullanarak açık oylamada ısrar etmiş, sonuçta kongreler hiçbir ciddi tartışmanın olmayıp kolların toplu halde kalkıp toplu halde indiği birer ritüele dönüşmüştür. Önceki yazımızda tespit ettiğimiz “20. Kongre sonrasındaki tüm kongrelerin tatsız, ruhsuz ve silik toplantılar olduğu” olgusunun ardındaki belirleyici mekanizma budur. Lenin döneminde “havada sandalyelerin uçuştuğu” (ve bizzat bu yüzden Lenin’in çok hoşuna giden!) kongrelerden, Stalin döneminde değişik ekiplerin sert tartışmalar yaptığı kongrelerden bu noktaya varılmıştır. Sonuçta Kongre, mevcut yönetim ekibinin kendi iç uzlaşmaları ile aldığı kararların onaylandığı birer tiyatroya döndüğü için, umulduğu gibi “ülkeyi Parti, Partiyi de kongre” yönetmemiş, bu ekip göstermelik kongrelerle kendi iktidar sürekliliğini garanti ederek hem Partiyi hem de ülkeyi yönetmiş, en üst organ olması gereken kongreler fiilen likide edilmiştir.

Bu deforme edilmiş iç işleyişi ve yapısıyla Parti’nin topluma ve devlete egemen olmasının somut örnekleri nelerdir? M.Voslenski, Brejnev döneminde Hükümet üyesi bir bakanla bir bölge komitesi sekreteri arasındaki ilişkiyi şu şekilde aktarmaktadır:

“…. Bir Bakan, Bölge komitesi sekreterinin onayı olmaksızın, söz konusu bölgedeki bir fabrikanın müdürünü ne atayabilir, ne de görevden alabilir; hatta onu, bırakalım kapitalist bir ülkeye, sosyalist bir ülkeye bile eğitim amaçlı bir seyahate gönderemez. Şayet bu sekreterler Bakan’a tepki duyarlarsa, o bölgede bakanın yakını görevlilere cehennem hayatı yaşatabilirler. Bakan da asla “intikam” alamaz, zira üst organlar sırf onu keyfi için bir sekreteri görevden almazlar. Buna karşılık, sekreterler kafaya takarlarsa bakana ciddi sıkıntılar yaratabilirler.” (4)

Bakanlıkların, yani sanayi yaşamının profesyonel işleyişine bile bu denli müdahale yetkisi olan Parti’den ve onun görevlilerinden sıradan vatandaşlar tarafından hesap sorulması, örneğin suç işlediğinde mahkemeye verilmesi, soruşturma açılması ..vs mümkün müdür? 1991 yılında Sovyet toplumundaki (gerek Brejnev, gerekse Gorbaçov dönemlerinde) suç ve yolsuzluklar üzerine bir araştırma yapan tarafsız Sovyet gazeteci Andrey İlyeç “Kızıl Babalar” adlı eserinde bu soruya şöyle cevap vermektedir:

“Sovyetler Birliği’nde bir Parti üyesinin yargı önüne çıkarılması pratik olarak mümkün değil. En basit üyeden Parti şefine kadar herhangi bir komünistin sanık sandalyesine oturtulması için, öncelikle partiden ihraç edilmesi gerekir…. Ancak bir üyenin daha yargılanmadan partiden ihraç edilebilmesi için ortada bazı suç kanıtlarının bulunması gerekir. Bu kanıtların toplanması (normal mahkemelerin değil – SD) Parti Kontrol Komitesinin görevi haline geldi. Bu da parti içinde bir tür casusluk faaliyeti haline geldi.” (5)

Sonuç olarak:

  • Kendi içinde teorik/ideolojik konularda hassasiyeti belli ölçüde erozyona uğramış,
  • İç yapısında demokratik işleyişi sakatlayıp fiilen yukardan devlet görevlilerince yönetilen,
  • En basit, teknik konularda dahi tartışmasız bir müdahale yetkisine sahip olan,
  • Buna karşılık insanlar tarafından hesap sorulamayan

bir Parti işleyişinin yozlaşmaya, yolsuzluğa, çürümeye ne kadar açık olacağını görmemek için kör olmak gerekir. Bu durumun hazin sonuçlarına örnekler verelim.

YOLSUZLUKLAR, HIRSIZLIKLAR, SKANDALLAR

SSCB’de 60’lı ve 70’li yıllarda “yolsuzluk, rüşvet ve zimmete para geçirme” gibi suçlardan bazı yöneticilerin tutuklandığı, hatta idama mahkûm edildiği haberleri Batı basınına da yansımış, bu haberler dünya sosyalistleri tarafından “bürokrasi ve yolsuzluğa karşı bir uyanıklığın ve kararlılığın sürekli mevcut olduğu” düşüncesini doğurarak bir takdir ve ferahlama yaratmıştır. Ancak bu dönemlerde rüşvetin bu toplumları ne denli kanser gibi sardığı bilgisine sahip olmadığımız için, bu ferahlama da aslında temelsizdi. Bu cezalandırmalar sadece buzdağının gözüken kısmıydı; rüşvet ve yozlaşma çok daha yaygındı ve büyük çaplı olanlar (üst kademelerden güç aldığı için) asla gündeme gelmedi.

Küçük, ama trajik bir örnekle başlayalım. Ekim Devrimi’ne katılan, yıllar boyu Stalin’in en yakın çalışma arkadaşı (ve SSCB’nin ikinci adamı) olan V.İ.Molotov, Sovyet yazar Feliks Çuyev ile yıllara yayılan bir sözlü tarih çalışması yapmış, SSCB tarihi üzerine ilginç bilgi ve gözlemler iletmiştir. Bu görüşmelerde ilginç bir konu gündeme gelir: Molotov, ilerleyen yaşı dolayısıyla işitme güçlüğü çekmektedir ve bir işitme cihazına ihtiyacı vardır. Kendisine verilen Sovyet malı işitme cihazı kalitesizdir ve işe yaramamaktadır. 1978 yılında kendisine şu söylenir: “Avrupa üretimi bir işitme cihazı işinizi rahatça görür. Ancak bunun için ilgili görevlilere rüşvet vermeniz gerekmektedir(6)  Burada, Sovyet mallarının kalitesizliği bir yana, 16 yaşında Bolşevik Partiye katılan, tüm hayatını komünizm için, her türlü ayrıcalığın ve rüşvetin yok edilmesine adayan, Lenin ve Stalin’in silah arkadaşı Molotov, devrimden 61 yıl sonra rüşvet vermeye mecbur kılınmaktadır!. Sözün bittiği yerdir.

Liste ve örnekler alabildiğine uzatılabilir (Krasnodar yolsuzluğu, Brejnev’in oğlunun adının karıştığı elmas yolsuzluğu..). Ancak burada devasa bir yolsuzluğun detaylarını vermemiz, nasıl bir resimle karşı karşıya olduğumuzu anlamamız açısından gereklidir: Özbekistan pamuk skandalı. A.İlyeç şu bilgiyi vermektedir:

1983 yılında SBKP MK Sekreteri Yuri Andropov, Özbekistan topraklarını tamamını içine alan bir uydu fotoğrafı istedi. Fotoğraf üzerinde yapılan inceleme sonucu, cumhuriyette yılda 6 milyon ton pamuk rekoltesi getirecek miktarda toprağın sulanamayacağı anlaşıldı. Ancak Brejnev ve (Özbekistan KP Sekreteri – SD) Raşidov döneminden beri, bu miktarda pamuğun karşılığı olarak devletten para alınıyordu. Yapılan soruşturma sonucu, 4,5 milyon ton hayali pamuğun kayıtlara geçtiği ortaya çıktı. Devletin uğradığı zarar ise astronomik rakamlara, 6 milyar rubleye ulaşıyordu. (7)

Bu konudaki soruşturma, Özbekistan’daki ufak rüşvet vakalarını incelenmesiyle başlamış, ancak gerçek büyük resmin ortaya çıkması, ancak Özbekistan lideri Raşidov’un ölümünden sonra mümkün olabilmiştir. Zira, A.İlyeç’in dediğine göre, Raşidov sağ iken “Özbekistan’ın Çarı ve Tanrısıydı”.

Bu para elbette ki sadece Raşidov’un cebine gitmemiş, devasa bir şebeke içinde yayılmış ve paylaşılmıştır. Kimler vardır bu şebekede? Bu sahtekarlığa göz yuman SSCB Merkezi planlama kurumlarındaki yetkililer, Özbek KP MK üyeleri, Özbekistan SSC bakanları, ve Özbekistan’da pamuk üreten kolhozların yetkilileri… Tüm bir cumhuriyetin Parti ve devlet organları, merkezi Sovyet yetkilileri ile el ele Sovyet devletini dolandırmıştır!

“Parti, Önderlik, Sovyet iktidarı..vs” gibi değerli sembollerin arkasında yapılan bu iğrenç hırsızlığı bir sosyalistin, hele SSCB’ye saygı duyan bir devrimcinin sindirmesi zordur; ama sindirdikten sonra doğal olarak şu soru akla gelmektedir: “Tamam da, SSCB’de milyonlarca ruble ne işe yarar? Sonuçta (tüm deformasyonlara rağmen) SSCB sosyalist bir ülkedir. Özel mülkiyet yoktur. Bu parayla arsa, bina, inşaat satın alamazsınız, yatırım yapamazsınız, kendinize ait fabrika kuramazsınız. Bu para ne işe yarar?”

YOZLAŞMIŞ BÜROKRASİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ

Marx, bilindiği gibi Kapital’de, sermayenin hareketini ünlü P – M – P’ formülüyle özetler. Parayla meta alırsınız, o meta (işgücü gibi “esnek” bir meta ise) sizi yeni ve daha büyük bir para miktarına ulaştırır. Brejnev dönemi SSCB’sinde ise para, benzer bir zincirleme formül içinde işlev görür: SG – P – SG’. Yani “siyasal güç – para(rüşvet) – daha büyük siyasal güç”.

Para, alt kademedeki sırada insan açısından “hayatı kolaylaştırmak”, yani basit işlerin yapılabilmesi için yetkili olan bürokratın “gönlünü yapmak” için rüşvet biçiminde kullanılmaktaydı. Daha fazla para, daha fazla kolaylık demekti. Ancak üst kademelerde para, siyasal ilişki ağını geliştirmek, yetki alanınız dışındaki organizasyonlarda (parti, devlet, istihbarat, ordu…) dostlar edinmek, dolayısıyla siyasal gücünüzü ve “network”ünüzü artırmak için kullanıldı. Bir bölge Parti sekreterine alınan hediye, bir bakanlık yetkilisine yurt dışından getirilen lüks bir tüketim maddesi, bir yöneticinin oğlunun düğününün masraflarının karşılanması, bu tarzda “network” oluşturma faaliyetlerinin standart pratikleriydi ve para buralarda kullanıldı. Raşidov’u Özbekistan’ın “Tanrısı” yani otoritesi kimse tarafından sorgulanamayan birisi haline getiren unsur, muhtemelen bu tarzda “gönlünü aldığı” üst düzey Sovyet yöneticileri oldu.

Paranın politik güç için kullanılması bir kere başlayınca, kendine çok daha direkt bir akış bulması kaçınılmaz oldu: Siyasi mevkilerin para ile satın alınması! O yıllarda söylense kimsenin inanmayacağı, bugün dahi inanılması zor olan bu çarpıklık için somut kanıtlar ortaya çıkmıştır.

Çin Komünist Partisi Marksizm Araştırmaları Enstitüsü, 2007’de “Sovyet Sosyalizmi ve Tarihin Dersi” başlıklı yaklaşık 1000 sayfalık (2 cilt) kapsamlı bir araştırma yayınladı. Eski dönem ÇKP’nin “sosyal emperyalizm” gibi ilkel söylemlerinin terk edildiği, hatta özeleştirisinin yapıldığı, Sovyetler Birliği gerçeğine son derece saygılı ve objektif bir bakışın egemen olduğu ve yazımızda sık sık yararlanacağımız bu çalışmada şu belirtilmektedir:

“SSCB’de insanlar, yüksek devlet ve parti görevinin ayrıcalık getirdiğini görmekteydi, dolayısıyla bu üst düzey görevlere gelmek için üstlerini memnun etmeye çalışıyor, onlara rüşvet ve hediyeler sunarak bu yolla üst kademelere tırmanmaya çalışıyorlardı. Artık Sovyetlerde, her üst mevki için düşünülen bir fiyat belirlenmişti. Hatta bazı bölgelerde parti sekreterliği görevi için dahi belirlenmiş açık bir fiyat söz konusuydu. 1969 yılında Azerbaycan’da birinci sekreter olabilmek için 200 bin ruble, ikinci sekreter olabilmek için ise 100 bin rubleyi gözden çıkarmak gerekiyordu. (8)

Bu bilgiler ve rakamlar, bizzat o bürokrasinin içinde çıkan Mihail Voslenski tarafından da kitabında tıpatıp doğrulanmaktadır (9)

Bir diğer kanıt ise, sosyalist hareketimizin değerli ve emektar savaşçısı Sabiha Sertel’in eşi Zekeriya Sertel’in anılarıdır (“Olduğu Gibi: Rus Biçimi Sosyalizm”). Bir TKP üyesi olan Sabiha Sertel’in aksine Zekeriya Sertel parti üyesi olmamış, ancak eşinin mücadelesinin her zaman yanında yer alarak sosyalizm mücadelesinin çilesini ömür boyu onunla birlikte çekmiştir. Uzun yıllar yaşadığı SSCB’ye ilişkin anıları, bir yandan sosyalizmin sanat, bilim, sosyal haklar gibi konularında sağladığı başarılara ilişkin takdir dolu gözlemleri içerirken, daha o zamanlardan uç veren yozlaşmalara ilişkin de önemli ipuçları sunmaktadır. Bir gün, Azerbaycan’da oldukça lüks ve müsrif bir yaşam süren bir “arkadaşı”, cebinden Parti kartını çıkararak kendisine şunları söyler:

“Bunu görüyor musun arkadaş? Bu günümüzün sihirli anahtarıdır. Bunu açmadığı, açamayacağı kapı yoktur. Ben bu kartı tam 5000 rubleye aldım. Eh, şimdi benim de ayda 500 ruble harcamak hakkım değil mi?” (10)

Parayla satılan parti mevkileri, parayla satın alınan parti kartları…. Bu “Parti”nin bizim bildiğimiz “Parti” ile uzaktan yakından ilgisi kalmadığı açıktır.

Sonraki bölüm: İdeolojik Hegemonyanın Yitirilmesi

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ