19.3 C
İstanbul
Cumartesi, Ekim 24, 2020

Salih Zeki TOMBAK | Yunanistan’a Hitler Gibi Girecek miyiz?

Üniversitelerimizin nasıl bir çöplük haline geldiğine bundan iyi örnek mi olur!

@salih_tombak

Sakarya Üniversitesi’nin Tarih profesörü Ebubekir Sofuoğlu, A haber’de “Hitler Polonya’ya ani bir kararla nasıl girdiyse, biz de Yunanistan’a adeta elimizi kolumuzu sallaya sallaya gireriz”  dediğinde, Osmanlı’nın soz dönemlerinde harem ağalığından paşalığa yükselmiş, Divan’da herkesten daha savaşçı konuşmalar yapan şahıslara dair hikayeyi hatırladım

Herkes, haklı olarak Hitlerin zaferlerinin akıbetini hatırlatmaya çalıştı pabuçlarımın tarih profesörüne.

Polonya üzerinden laf çevirmeye gerek yok. Nazi Almanyasının müttefiki faşist İtalya,  Yunanistan’ı tıpkı Almanya gibi işgal edebileceğini sanmıştı. Öyle sert bir kayaya çarptı ki; Almanya ve Bulgaristan Balkanların kontrol altına alınması için yardıma gelmeseler, İtalya bütün 2. Dunya Savaşını Yunanistan sınırında geçirecekti.

Haydi “Bu cehalet uzmanları 1940’ları nereden bilsin”, diyelim. Peki 1974 Kıbrıs harekatını da merak etmez mi bir “tarih hocası”? Kıbrıs’ta birinci harekat 20 Temmuz sabahı başladı ve 22 Temmuz gecesi Girne’nin ele geçirilmesiyle ateşkes yürürlüğe girdi. Bu haliyle sadece bir köprü başı elde edilmişti. 14 Ağustos’ta başlayan ikinci harekat 18 Ağustos’da sona erdi ve ada topraklarının %37 küsurunun ele geçirilmesi ikinci harekat ile sağlandı.

Peki bu işler eller kollar sallanarak mı oldu?

TSK 500 can kaybı ve 1200 yaralı ile harekatı tamamladı. Kocatepe’den sözetmiyorum ve ambargonun yarattığı ekonomik maliyetler bahsine girmiyorum. Dolayısıyla savaş denilen şey, “haremağası paşaların” sandığı gibi gerçekleşmez. Ve Yunanistan halkı da, Türkiye halkı gibi ülkesinin işgali sözkonusu olursa, vatanını savunacaktır.

“Onlar eskidendi” diyecek olanlara El Bab kuşatmasını hatırlatayım. TSK, DEAŞ’ın elindeki bu kasabayı 70 günlük kuşatma sonunda ve Suriye ordusu, M4 Karayolunun güneyini tuttuğu için ele geçirebildi.

Peki, Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimin nedeni ile  Yunanistan’ı işgal etme hevesinin ne alakası var?

Cehaletten başka bir alaka yok. Zaten kimsenin Yunanistan’a gireceği de yok.

MORA AYAKLANMASINDAN ÇİPURA SAVAŞINA

İki ülke arasında, Batı Trakya’dan, Deniz Yetki alanlarına, Kara sularının genişliğinden Ege adalarının silahlandırılmasına, üzerinde insan yaşamayan adacık ve kayalıklardan Fır hattına ve Kıbrıs’a, bin tane sorun var. Ölçü olsun diye yazayım,  Meis Adası Türkiye’ye göre Akdeniz’de, Yunanistan’a göre Ege Denizindedir.

Yunanistan 1829’da, Osmanlı’dan bir ayaklanmanın sonucunda koptu ve  devletleşti. Ayaklanmayı destekleyen Avrupa devletleri Yunanistan’ın başına Bavyeralı önemsiz bir aristokratı kral tayin ettiler ve uzun yıllar Yunanistan’ın iç siyasetini Yunanistan halkına bırakmadılar. Ama bu ilk “milliyetçi” kopuş, daha sonra Cumhuriyeti kuracak olan sivil ve asker bürokrasinin genlerine bir düşmanlık sembolü olarak yerleşti.

Yunan milli kimliği ise, Mora ayaklanmasından, Dömeke yenilgisinden, Anadolu işgalinin hezimetle sonuçlanmasından ve son olarak 1974 Kıbrıs savaşından oluşan ve Osmanlı’nın hakim unsuru Türklere ve onların mevcur devleti Türkiye’ye yönelik bir düşmanlık temelinde kuruldu ve gelişti.

Dolayısıyla ilişkilerinin bütün tarihi çeşitli gerilim başlıkları etrafında yaşananlardan oluşan iki ülke arasında, bu sorunlardan birisi zaman zaman, olağan seyrınden çıkar ve sert gerilimlere yol açar.

Kardak kayalıkları Çipura balığının vatanıdır. Her iki ülkenin balıkçıları mevsimi geldiğinde ekmeğini Kardak civarında arar. Başka da bir önemi yoktur.  Tam da mevsiminde, ama Çipuranın adı geçmeden,  iki ülke, neredeyse kanlı bir çatışmanın eşiğine gelmişti 1996 Ocak  ayı sonunda.

ŞİMDİ DE DENİZ YETKİ ALANLARI

Son dönemdeki gerilim ise Deniz yetki alanları konusundan başladı ve derinleşti, genişlemeye başladı.

1982 tarihli BM Deniz Hukuku sözleşmesini Yunanistan imzaladı. Arkasından da bu anlaşmaya dayandırdığını iddia ederek, Ege’den Meis adasına ve oradan Kıbrıs’a akıl dışı ve saçmalık seviyesinde bir açgözlülükle kendisine bir deniz yetki alanı çizmeye ve bunu herkesin kabul etmesini beklemeye başladı. Bunu yaparken Meis ve Kıbrıs üzerinden Akdeniz’e en uzun kıyısı olan Türkiye’nin önünü kapatabileceğini ve arkasına uluslararası bir destek alırsa; bu durumu Türkiye’ye de kabul ettirebileceğini sandı.

Türkiye  Deniz Hukuku Sözleşmesini imzalamadı.  Yakın zamana kadar Yunanistan’ın iddialarını gerçekleştirme teşebbüslerine, fiziki gücüne işaret ederek engel olmayı  sürdürdü.  Nihayet AKP-MHP iktidarı, Deniz Kuvvetleri’nin parlak Amirallerinin ve kurmay heyetinin, uzun yıllardır üzerinde sabırla çalıştığı ve siyasi iktidarların önüne koyduğu bakış açısını, daha çok kendi güncel siyasi ihtiyaçlarıyla çakıştığı için benimsedi ve Libya’da İhvancı Sarac hükümetiyle, askeri destek karşılığında; sanki Uluslararası Deniz Hukuku Anlaşmasını imzalamış bir devletmiş gibi Deniz Yetki Alanı anlaşması imzaladı. Böylece Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz rezervleriyle ilgili iddiasına bir kıyıdaş desteği sağlamış oldu.

Elbette Deniz Kuvvetleri’nin yaklaşımı gerçekten benimsenmiş olsaydı, Mısırla, İsraille, Suriye, Lübnan ve Filistinle de deniz yetki alanları anlaşması yapma yönünde bir eğilim gösterilebilirdi.

Ancak AKP  İhvancı çizgisini, Türkiye’nin coğrafyasından kaynaklanan haklarını korumaktan daha yukarıda tuttu.

Mısır’la  Sisi darbesini bahane ederek ilişki kurmayu reddeden AKP, Sudan’ın darbeci devlet başkanı El Beşir’in, en yakın dostu idi.

Mali’de darbe yapan albaylar cuntasını ziyaret edecek ilk dışişleri bakanı, Mevlut Çavuşoğlu’dur.

Belarus’ta seçimleri kaybettiği halde, seçim gecesi bir darbe gerçekleştirerek, iktidarı gasp eden Aleksandr Lukaşenko’nun aynı gece ailesini ve paralarını bir uçakla gönderdiği ülke AKP iktidarı altındaki Türkiye’dir.

Dolayısıyla Mısır ile düşmanlığın nedeni darbecilik değil; Mısır’da Sisi darbesiyle iktidardan düşenin İhvancılar olmasıdır.

İsrail ile  ticari ilişkilerde artan bir trend yaşandığı ve İsrail ilişkileri düzeltme yönünde işaretler verdiği halde; tamamen İhvancı-İslamcı gruplara mesaj verme motivasyonuyla İsraille ilişkiler sorunlu bir çizgide götürülmektedir. Bu ülke ile karşılıklı olarak Büyükelçiler halen çekilmiş haldedir.

Suriye savaşı, Türkiye’nin müdehalesi sona erse bitmiş haldedir. Suriye’de radikal selefilerin, El Kaide devamcılarının hamisi AKP-MHP rejimidir. İdlib’deki El Kaide artığı Heyet Tahrir-ül Şam (HTŞ) maaşa bağlanmış; Kürt nüfustan arındırılmış Afrin, Cerablus, El Bab, Serekaniye-Tel Abyad bölgelerine maaşa bağlanmış selefi cihatçı eşkiya yerleştirilmiştir.

Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in en önemli üç ülkesiyle, AKP iktidarının İhvancı-Cihatçı zihniyeti nedeniyle  deniz yetki alanı anlaşması yapılamamaktadır.

Daha ötesi, AKP İhvancılık yapmaya çalışırken, Yunanistan bu ülkelerle Deniz yetki alanı anlaşması yapmak üzere çalışmalarını yoğunlaştırmış ve ilk başarını Mısır ile anlaşma yaparak gerçekleştirmiştir.

KİM TAKAR DENİZ YETKİ ALANI ANLAŞMASINI

Esasen Deniz Yetki Alanı anlaşmalarının BM’ye bildirilmesiyle; bu anlaşmanın bütün dünyanın kabul ettiği bir anlaşma haline geldiği yok. Keza “Mavi Vatan” iddialarının da, ilan edilmesiyle birlikte, uluslararası bir kabul gördüğü yok. Neticede bu iddialar askeri güç ile desteklenmedikçe, kimseyi bağlamaz.

Nitekim Türkiye Yunanistan’ın ve Kıbrıs (Rum) Yönetiminin ilan ettiği münhasır ekonomik alanların bazı bölümlerinde sismik araştırma gemileri gezdirmekte; bu gemilere ciddi büyüklükte donanma unsurları refakat etmektedir;

Türkiye’nin Deniz Yetki Alanı’nda Rus donanmasının atışlı manevra yapmasında olduğu gibi. Veya Yunan ve Fransız donanmasının ve Birleşik Arap Emirlikleri hava kuvvetleri unsurlarının Türkiye’nin münhasır ekonomik alan ilan ettiği sahayı ihlal edecek şekilde, bölgede tatbikat yapması gibi.

Gerçekten oraları “vatan” ise, izinsiz giren askeri unsurları vurursun.

Dolayısıyla bu ilanlar ve imzalanan anlaşmalar şimdilik propaganda ciddiyetindedir.

Ama ciddiyetsizliğin boyutları sanıldığından büyüktür.

BİR GEMİ VURALIM ZAFER KAZANALIM

AKP-MHP rejimi ekonomiyi batırdı. İflas noktasına getirdi. Ne toparlanma ihtimali var, ne krizden bu iktidar eliyle çıkış ihtimali.

Covit 19 salgını karşısında iktidar halkı kaderine terketti.

Ekonomik kaynaklar, salgın karşısında halkın sağlığı için kullanılmak yerine, hala sermayeye ve özellikle 5  büyük müteahhit grubu başta olmak üzere tekellere akıtılıyor.

Dolayısıyla halkın dikkatinin buralara yönelmesini istemiyorlar. Her hafta şapkadan başka bir tavşan çıkarılması bu yüzden. Ayasofya’nın ibadete açılması, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali ve İdam tartışması, müjde diye haber verilen Karadeniz’de doğalgaz bulduk, dünyanın ekseni değişecek vb palavralar hep bu yüzden.

Ama asıl “şapkadan çıkan tavşan” Yunanistan ile tırmandırılan askeri gerilimdir.

Türk Silahlı Kuvvetleri ve özellikle Deniz Kuvvetleri, ciddi ciddi bir çatışmaya hazırlanmakta, planlamalarını yapmaktadır. Yunan donanması ile çatışma, Türkiye anakarasına yakın “mahkum” adalara operasyon, Fransız donanması çatışmaya bulaşırsa “iyi bir ders verme” vb vb. Çok kısa olmayan bir “çatışma” süresini dikkate alan bir hazırlık yürütülmektedir.

Alman Dıe Welt ve  haber yaptığı üzere, siyasi iktidar, çok kısa bir çatışma anını hedeflemekte ve donanmadan “bir geminin vurulmasını” talep etmektedir. Bir gemi vurulacak ve çatışma bitecek! Ancak askeri birikimi kantin subaylığından ibaret şahıs ve kafadarları böyle bir hesap yapabilir. Yunan ordusunun böyle bir oldu bitti ile savaşma azim ve kararlılığını tamamen kaybedeceğini sanmak, sadece cehaletle açıklanamaz.

Zaten NATO’cu Hulusi Akar’ın, donanmanın bu talebi yerine getirmesini önlemek üzere Donanma Karargahına, ekibiyle birlikte “adeta baskın” yaptığı haberde yer almaktadır.

Demek ki, NATO’nun iki veya Fransayla birlikte üç NATO üyesinin çatışmasını önlemek için çatışmanın başlamasını beklemeyeceğine tanıklık etmiş oluyoruz.

Sonuçta bir gemi vurulamayınca; iki savaş gemisinin denizde “it dalaşı” yaparken çarpışmasından bir “zafer” çıkarmaya muhtaç hale gelen iktidar, Yunan gemisine çarpan “Kemal Reis gemisinin kahramanlığı” üzerine, en üst makamdan övgü dolu cümleler kurduysa da, emeline ulaşamadı.

Böylece devletin üç tonunu görmüş oluyoruz.

Yunanistan ve gerekirse Fransa deniz hedeflerini, iş o noktaya gelirse vurmak üzere planlama yapan ve hazırlanan donanma başta olmak üzere TSK unsurları.

Çatışma ihtimaline NATO adına müdahil olan Hulusi Akar

İç kamuoyuna karşı  gerilimi inanaılmaz boyutlarda köpürten ama küçük, çok küçük de olsa, halka karşı övünecek malzemeye razı olan zavallı bir iktidar.

Bu farklılıkların, gerilimi olağanüstü ölçülerde köpürttükten sonra Merkel’den veya Trump’tan veya Putin’den gelen bir telefon üzerine çark eden ve geri adım atan bir iktidarla, ordu içindeki unsurlar arasında meydana gelen ritm farklılığının bir gerilim biriktirmeyeceğini kimse söyleyemez. Militarist propagandanın, her defasında emperyalist merkezlerin müdehaleleriyle boşa çıkan askeri iddiaların halk yığınlarında da bir ilgisizlik yarattığı açıktır ve bu iyi bir ilgisizliktir.

SAVAŞ OLMAZ, ÇATIŞMA BELKİ..

Yunanistan ve Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti AB üyesidir. Türkiye’nin bugün olduğundan daha kötü bir ekonomik, siyasi ve askeri çöküş yaşamasını, Türkiye’deki yatırımlarının büyüklüğü ve batmış bir Türkiye’den AB’ye, bu defa Türkiyeli mülteci akımı olması endişesiyle katiyen istemeyen Almanya, normal olanı yapmakta ve kendisinşin ve AB’nin Yunanistan’ın arkasında olduğunu açıklamaktadır.

Evet, hiçbir AB vatandaşı Yunanistan’ın maksimalist iddiaları gerçekleşsin diye Türkiye ile savaşmayı ve ölmeyi göze almaz. Ama uluslararası ilişkilerde askeri güç dışında diplomasi ve ekonomi başta olmak üzere çok önemli güç unsurları vardır.  Bu unsurları yok sayarak başarı kazanmayı hayal etmek akıllı işi değildir.

ABD, Temmuz ayında NATO içinde Fransa’ya karşı Türkiye’den yana tavır almışsa da, Kıbrıs Cumhuriyetine uzun yıllardır uyguladığı silah ambargosunu tam da bugünlerde kaldırdı.

Kıbrıs’ta ve bölgede Türkiye karşıtı ittifak genişliyor.

Evet, iki NATO üyesinin savaşmasına izin verilmez. Dolayısıyla bir tarafın, diğerinin savaşma azim ve kararlılığına son vermesine imkan verecek bir savaş mümkün olmamakla birlikte, tarafların birbirinde maddi ve manevi yaralar açacağı ve zaman zaman kendisini tekrar edebilecek bir çatışmanın yaşanması ihtimali vardır.

Savaş veya kapsamlı bir çatışma için askeri güç; siyasi irade ve ekonomik kaynak şarttır. Ekonomisi çökmüş; uluslararası ilişkileri de, sadece kendi iktidarını biraz daha nasıl uzatabilirim, bakış açısıyla yürüten bir iktidarın her hangi bir savaş veya çatışmayı göze alması mümkün değildir, Dolayısıyla askeri gücün, kendisini sahada bir macera içinde ve yapayalnız bulması ihtimali yüksektir.

Ege’de veya Akdeniz’de bir çatışma ihtimalinin propagandası ve bunun üzerinden, “harem ağası sivil paşalar”ın boş gevezeliklerii iktidarın ömrünü uzatmaz. Ama bir askeri maceranın faturası herkes için ağır olur.

Yakın tarih bu çeşit maceraların kötü sonuçlarına dair çok sayıda örnekle dolu. AKP-MHP iktidarının,  tarihin çöplüğüne bu şekilde gitmesine üzülmem; bunun maliyetinin ve utancının da halkın sırtına yüklenecek olmasına üzülürüm.

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ