16.7 C
İstanbul
Cuma, Ekim 23, 2020

Salih Zeki TOMBAK | Azerbaycan Aşkımız: Bir Millet İki Devlet!

Bugünlerde Dağlık Karabağ sorunu üzerinden Azerbaycan-Ermenistan geriliminin tarafıyız.

Türkiye bu soruna  barışçı bir çözüm bulmak üzere, 1992’de, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, AGİT tarafından oluşturulmuş Minsk Grubunun üyesi. Cumhurbaşkanlığı seviyesinden aşağıya doğru, bu çatışmada açık ve doğrudan Azerbaycan taraftarıyız.

@salih_tombak

Hem barışçı çözüm arayan grupta yeralmak ve hem de      çatışmanın açık tarafı olduğunu resmen duyurmak, tek     adam rejimine özgü büyük tutarsızlık örneklerindendir.

HDP hariç, parlamentodaki muhalefetin tamamı  çatışmanın açık ve kesin tarafı. HDP, soruna barışçı çözüm aransın; silahlar hemen sussun, iki halk arasında yeniden kan dökülmesin, diyor.

Bir yandan “Ermeniler sivilleri öldürüyor” diyerek insanlığı konuyla ilgilenmeye davet ederken; diğer yandan Yenişafak başyazarı İbrahim Karagül’ün “Bu günlerde Erivan’ın ortasına bir füze düşmeli” cümlesini paylaşanları okuyoruz..

Gerçekte ne MHP’li Turancılardan, ne de siyasal islamcılardan hiç kimse çatışma bölgesine gitmediği halde, “Biz Azeri halkının yanına Turan için değil, Kur’an davası için gidiyoruz” diyerek, Azerbaycan’a müslümanlık ortak paydası için “gittiklerini” iddia eden “dantelli kefen” erbabı var.

Devletimizin yetkilileri Azerbaycan sınırları içinde yeralan Dağlık Karabağ’ın Ermenistan işgali altında olduğunu ve işgalin derhal sona erdirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Tabii “BM üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuzeyindeki 46 yıllık Türkiye işgali sona ersin” cevabı Kıbrıs’ın güneyinden ve Yunanistan’dan gelmekte gecikmiyor.

Türkiye Kıbrıs’ın Kuzeyinde yaşayan Türklerin ayrı ve egemen bir devlet kurduğunu, yaşanan durumun bir işgal olmadığını söylerken; Ermenistan da, Dağlık Karabağ’da Ermenistan’dan ayrı, bağımsız bir cumhuriyet ilan edilmiş ve bu devletin kendi kurumlarını yaratmış olduğunu iddia ediyor.

Tabii Karabağ’da, Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974’te, faşist Yunan cuntasının desteğnde, EOKA-B örgütünün Nikos Samson liderliğinde gerçekleştirdiğine benzer askeri darbe gibi “meşrulaştırıcı” bir gelişme mevcut değildi.  Aksine, 1991-94 arasında,  Kıbrıs’taki darbecilerin gerçekleştirdiği katliamların benzeri Dağlık Karabağ ve çevresinde Azeri halka karşı gerçekleştirildi. Bu katliamların en bilineni  26 Şubat 1992’de Dağlık Karabağ’ın Hocalı kasabasında Azeri sivillerin Ermenistan güçleri tarafından topluca öldürülmesidir. Bu katliamda hayatını kaybedenlerin sayısı hakkında değişik kurumların verdiği sayı 161 ile 613 arasında değişmektedir.

Askeri güç ve uluslararası destek ile işgal ve benzeri kazanımlarınızı koruyabiliyorsanız; işlenen savaş suçlarının kurumsal ve bireysel sorumlularını uluslararası yargıya karşı himaye edebiliyorsanız;  iddialarınızın ne kadar tutarlı olduğu durumu değiştirmez. Uluslararası hukuk; çoğu zaman ulusal hukuk da böyledir; güç ve iktidar kaybedilince sahneye çıkar. Zaten yenilmiş olanlar yargılanır ve suçlarıyla yüzleşir.

Ermenistan rejimi, halkın ekonomik ve toplumsal gelişmesini, refahını, demokrasi standartlarını yükseltme konusunda Azerbaycan rejiminden hallicedir. Dolayısıyla Karabağ’da kan dökülmesine ve milliyetçi rüzgarlara onların da ihtiyacı  büyüktür. Üstelik o rüzgarlar sadece ülkede değil, bütün diaspora üzerinde eser. Ülkeye dünyanın her tarafından insan ve para desteği akar.

Siyasal islamcı kalem ve video erbabı, İran’ın Afganistan kökenli Şii milislerden bir bölümünü Ermeni güçlerini desteklemek üzere Karabağ’a getirdiğini iddia ederek, islama yapılan bu ihaneti, Türkiye’nin İran’ı tarihten silerek cevaplandırması gerektiğini ve bunun mutlaka yapılacağını dile getiriyorlar. iran’ı tarihten silmek fikri nasıl bir fikirsizlik ve cahilliktir, tarif edemem.

Suriye’de İdlib, Afrin ve Cerablus’tan, selefi-cihatçı eşkiya arasından Karabağ’a savaşmaya gidecek gönüllü yazıldığı; kendilerine Sultan Murad, Hamza Tugayı vb adlar vermiş gruplardan 250 kişinin askeri kargo uçağı ile gittiği, bunların bölgede köylere yerleştirildiği  ve ikinci bir 250 kişilik kafilenin daha gitmeye hazırlandığı şeklindeki hayli detaylı haberler Batı basınında yeraldıysa da,  Türkiye makamları ve SADAT adına Adnan Tanrıverdi tarafından bu haberler yalanlandı.

Esasen Azerbaycan nüfusunun %90’dan fazlası müslüman ve bunların da %85’i Şii.  İlham Aliyev’in en son isteyeceği şeylerden biri, ülkesine sünni, selefi-cihatçı çetelerin yerleşmesidir. Zaten bu gruplar Azerbaycan devleti tarafından geçmişte terörist olarak tanımlanmıştı.

İran’ın da çoğunluğu Şii müslüman olan Azerbaycan halkına karşı, Ermenistan’ın yanında açıktan saf tutacağı, haliyle akla zarar bir ihtimaldir ve siyasal islamcı dedikodu makinasının bir imalatıdır. Bunu “Ne güzel, şii İran da, Ermenilere karşı savaşacak” diye olumlamak için not etmiyorum. Akıldışılıklarla ilgilenmekteyim.

Gene de İran nüfusu içinde, değişik kaynaklarda farklı sayılar verilmekle birlikte, 20 milyon civarında Azeri Türkünün yaşadığını akılda tutmak gerekir. Bu nüfusun, etkileneceği ölçüde güçlenmiş bir Azerbaycan fikrinin, İran rejiminin uykularını kaçırıyor olması  ihtimali güçlüdür. Dolayısıyla bu endişe ile Ermenistan’a örtülü destek verildiği iddialarını ciddiye almak yerinde olur.

Dağlık Karabağ, Azerbaycan sınırları içindedir. SSCB döneminde belirlenmiş sınırlar böyleydi ve Sovyetlerin hızla çözülmekte olduğu dönemde; 1988 yılından başlayarak, özellikle 1991-94 arasında; nüfusunun %80’i Ermeni olan Dağlık Karabağ, nüfusu Azerbaycan’ın üçte biri kadar olan Ermenistan’ın askeri müdahalesi ve bölge Ermenilerinin bu müdehalenin aktif bir parçası olmasıyla sadece Dağlık Karabağ’ı değil, Ermenilerin çoğunluk oluşturmadığı 7 Rayonu da, fiili olarak Azerbaycan’dan kopardı.

Azerbaycan siyasetini izlediğim ve daha çok “devlet şairleriyle” sohbet etmişliğim kadarıyla söyleyeyim; Siyasal islamcılıkla melezlenmiş Türk milliyetçiliği ve onun bir alt başlığı halindeki “ulusalcılık” arasında anti-komünizm, Kürt düşmanlığı, Ermeni düşmanlığı ve Yunanistan düşmanlığı ortak temeli neyse; Azerbaycan milliyetçiliğinin de temelinde Ermeni düşmanlığı vardır.

Bir Millet İki Devlet Masalı

Son yıllarda, daha çok Dağlık Karabağ sınırlarında ne zaman çatışmalar alevlense, “Bir Millet, İki Devlet” tekerlemesi tekrarlanmaya başlanıyor. “Bir ağacın iki kolu/ Bir ananın iki oğlu” diye devam eden bir uzun şiir ve bu şiirden yapılmış bir şarkı da var.

Azerbaycan’ın bir parçası olan Nahcivan Özerk Cumhuriyeti, en kuzey ucundan,  Doğubayazıt’a değer. Ermenistan ve İran topraklarıyla  çevrelenir. Azerbaycan’ın asıl gövdesi Hazar Denizi tarafındadır. Kısacası Türkiye ile sınırdaşlığı, Nahcivan’dan ve iğne ucu kadardır.

Ama son zamanlarda bir millet, iki devlet masalı çok kuvvetle tekrarlanmaya ve iki devletin birleşmesi halinde “Ne Karabağ, ne Kıbrıs, ne Libya vb vb sorunu kalmayacağı” yazılıp söylenmeye başlandı.

Bu atmosferin, Pakistan’dan gelen güçlü destek mesajlarından sonra,  sosyal medyada “islam birliği gerçekleşiyor, tekbiiiir!” gibi heyecanların ortaya çıktığını belirteyim.

Tabii Azerbaycan’ın, Pakistan’ın da, “dost ve kardeş” Katar’ın da KKTC’yi resmen tanımamış olduğunu hatırlayalım.

Uluslararası ilişkiler bakımından bir karşılığı olmamakla beraber Nahcivan Özerk Cumhuriyeti, İlham Aliyev’in babası Haydar Aliyev döneminde, 1992’de, KKTC’yi sembolik anlamı olsun diye “tanıdı” . Bu jestin devamı şöyledir:

Haydar Aliyev Azerbaycan Devlet Başkanı olduktan sonra, Nahcivan’daki “tanıma” tutumunu Azerbaycan’ın KKTC’yi tanıması düzeyine taşımadı. Çünkü böyle bir tanımanın Uluslararası ilişkilerde, tam da KKTC örneği üzerinden kendi ayaklarına dolanacağının farkındaydı. Egemen bir devlet içinde, belirli bir bölgenin, orada yoğunlaşan bir etnisitenin varlığına dayanılarak işgalinin veya o bölgede bağımsızlık ilanının meşrulaştırılamayacağı, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ sorunundaki en güçlü pozisyonudur.

Bu jestin Türkiye tarafındaki devamı da şöyledir:

Tansu Çiller’in Başbakan ve Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı olduğu 1995 Mart’ında,  Bakü’de Haydar Aliyev’e karşı bir darbe teşebbüsü gerçekleşir. Bu darbeyi Haydar Aliyev’e  Demirel’in haber verdiği bizim basında haber yapılmışsa da, Çiller Hükümeti’nin önceki Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey’e olan ilgisi ve bazı TC “kamu görevlilerinin” teşebbüste dahli olduğu; teşebbüs ortaya çıkınca Demirel’in Aliyev’e Kopenhag’daki bir uluslararası toplantıda darbeyi haber verdiği  ve sonra Çiller’e de telefon ettirdiği bilinmektedir. Dolayısıyla  Türkiye’den bir uçakla Bakü’ye  giden MİT Dış İstihbarat Daire Başkanı Yalçın Ertan ve daha sonra Başbakanlık Müsteşarı olan Ali Naci Tuncer’in Aliyev ile Demirel’in ricaları üzerine yaptıkları pazarlık sonucu, Ferman Demirkol adlı, MHP bağlantılı, darbe şüphelisi kamu görevlisi Türkiye’ye getirilir.

Yakın tarihimizde, iki ülke arasında yakınlaşmanın böyle bir hikayesi var.

Kısacası aç tavuğun kendisini darı anbarında sanması türünden hayali laflar edilse de, İlham Aliyev’in Türkiye ile ilişkileri, silah sistemleri alma, askeri eğitim programları, karargah desteği, cephe derinliği  ve petrol/doğalgaz ticareti gibi bir mesafede tutmak isteyeceği kesindir. Bu ilişkilerin iç siyasette bir propaganda malzemesi olarak kullanıldığı ise, her iki ülke açısından bir gerçektir.

Babasının koltuğuna oturmuş, siyasi rakiplerini seçime bile sokmayan, muhalefete karşı her türlü şiddeti uygulayan, karısını başkan yardımcılığına atamış, Azerbaycan petrol gelirlerinin üzerine ailesi ve dar bir elit ile oturmuş, kimseye hesap vermeyen ve kimseyi iktidarına ortak etmeyen İlham Aliyev’den söz ediyoruz.

Bu tarafta da Türkiye ekonomisini çökertmiş; bütün kaynakları kurutmuş, kurumları enkaz haline getirmiş, her türlü yetkiyi ve zenginliği kendisinde ve yakınlarında toplamış bir tek adam rejimi var. Libya petrollerinin hayali kuruldu. Orada duvara toslandı. Doğu Akdeniz doğal gaz kaynaklarının Türkiye’nin “572 yıllık ihtiyacını karşılayacağını” iddia eden Amiral danışmanların hayali hesaplamaları; Karadeniz’de “Büyük müjde” doğal gaz rezervi bulmalar, sorunu çözmedi. Bugünlerin hayallerinden biri de Azerbaycan ile birleşme ve büyük petrol ve doğalgaz kaynaklarına bu yolla ortak olma hayalidir.

Gerçekçilik bu seviyelerdedir. Ve kollektif bir hezeyan hali rejimin en tepesinden, rejimin propaganda bakanlığı  ve ideolojik aygıtları aracılığıyla toplumun bütün katmanlarına yayılmaktadır.

Büyük Ekim Devrimi halkların birliğinin imkanlarını ve şartlarını  ortaya koymuştur. Birbirinin doğal kaynaklarına çökme hayali kuran diktatörlerin ve faşist rejimlerin halkları birleştirdiği görülmemiştir.  Azerbaycan’ın doğal kaynaklarına bizzat çökmüş İlham Aliyev’de, Erdoğan rejimiyle bu kaynakları paylaşacak hatta ülke kaynaklarını Erdoğan rejimine teslim edecek göz var mıdır?

Zaten petrol fiyatının 120-150 dolar mertebelerinden 25-40 dolar mertebelerine düşmesiyle Azerbaycan ekonomisi de ciddi zorluklar içine girmiş; halkın yokluk ve yoksulluğa ve Aliyev ailesinin ve dar bir elitin lüks ve israfına itirazları yükselmeye başlamıştır. Azerbaycan yönetimi halktaki  hoşnutsuzlukları gündemden düşürmek için Karabağ sorununu ve çatışmaları köpürtmektedir.

Tıpkı aynı sorunu Türkiye iç siyasetinde köpürten rejim gibi.

Ve tıpkı Ermenistan’daki, bu çatışma ortamından beslenmeye çalışan iktidar gibi.

SON KARARI RUSYA VERİR

İşgal altındaki Dağlık Karabağ ve 7 rayon sorunu 30 senedir sık aralıklarla çatışmalara yolaçıyor. BM Güvenlik Konseyi’nin ve AGİT’in işgale hemen son verilmesi yönündeki kararları bu güne kadar herhangi bir sonuç yaratmadı. Ermenistan işgali kaldırmadı; Karabağ’da ilan edilen bağımsızlık ilanı geri çekilmedi.

Bu defa Azerbaycan’ın hem silahlanma, hem Türkiye ile yapılan askeri eğitim ve işbirliğinin de etkisisyle daha hazırlıklı olduğu görülüyor. Öteden beri subay yetiştirme konusunda Türkiye ile yürütülen işbirliğinin, sahada da geliştirildiği tahmin edilebilir.

Hazırlığın son aşaması ise Rusya’nın  geniş çaplı bir çatışmaya hemen müdahale etmeyeceğine dair emareler ortaya koyması idi. Ermenistan’da batı ile ilişkileri geliştirme yönünde hızlı adımlar atan Başbakan Nikol Paşinyan’ın “burnunun sürtülmesi” için Azerbaycan sopasının kullanılması Rusya’nın bölge politikasının tarzına bire bir uygundur.

Harekat ilk günlerinde bir ilerleme olmuyor görüntüsü verse de, eğer Rusya’nın erken bir müdahalesi olmazsa, ileri mevzilerin sökülmesi ve direnişin kırılması sonrasında ilerleme hızlanacaktır. Cepheden gelen haberler, iki tarafın da, çatışma boyutlarının çok ötesinde can kaybı yaşadığı yönündedir.

Rusya Dışişleri Bakanı Lawrov’un her iki ülke Dışişleri Bakanlarını, konuyu görüşmek üzere Moskova’ya davet etmesi; müdahale aşamasına gelmek için acele edilmediği izlenimi vermektedir.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un bölgedeki her sorunda Fransayı taraf halinde gösterme politikası, bu defaki çatışmada da Ermenistan’a destek açıklamasıyla devam etti.  Libya, Doğu Akdeniz ve Ege sorunlarına müdahil olduktan ve Lübnan’da Beyrutu harap eden patlamanın ertesinde boy gösterdikten sonra, bu çatışma üzerine geleneksel Ermenistan’a destek açıklamasını yapmasa şaşırırdık.

Ancak Minsk grubu, Macron veya bir başkası ne derse desin, son sözü, kendince günü saati geldiğinde Rusya söyleyecektir. Elbette bu söz söylenmeden Türkiye ve İran dahil, konuya taraf olan herkesle “duygusuz” pazarlıklar yürütülecektir.

SİYASİ İRADE YOKSA…

Türkiye ahalisi her ay başka bir fütühat hayaliyle yatıp kalkıyor. Bu ayın hayal konusu Azerbaycan-Ermenistan gerilimidir. Ağustos’ta Yunanistan ile savaşın eşiğinde değil miydik? Şimdi önkoşulsuz müzakere etmek üzere Donanmayı ve Hızır Reis sondaj gemisini limanlara çekmedik mi?

Önümüzdeki ay Karabağ konusu unutulur, başka bir gerginliğin tarafı oluruz.

Burada TSK’nın gücüne dair bir şey söylemiyorum. Bu konuyu başka bir yazıda ele almak istiyorum. Ama TSK’yı her sorunda sahaya süren siyasi iktidarın, güçlü bir irade ortaya koyamadığı,  batıdan gelen her müdehale sonrasında geri çekildiği aşikar. Devlet kasasını tamamen boşaltmış, ekonomiyi enkaza çevirmiş, ilaç gibi en hayati konulardaki  borçlarını bile ödeyemez ve dış dünyadan yeni borç bulamaz hale gelmiş bir iktidarın bu kadar çok cephede, bu kadar büyük çapta askeri harekatlar yürütecek irade ortaya koyması mümkün değildir.

Dolayısıyla Libya’da ve Suriye’de Rusya ile kendi başına bir askeri gerilimi sürdüremeyeceğini gördükçe, bir yandan pazarlıkları sürdürüp, diğer yandan ABD ile askeri yakınlıklar peşine düşen iktidarın Rusya ile Güney Kafkasya’da karşı karşıya gelmesi beklenemez.

Dolayısıyla bir süre iç siyasetin ihtiyacını karşılayacak ölçüde gerilim yaşandıktan ve bölge yeniden Rusya’nın hegemonik rolünü oynamaya devam etmesinin şartları ortaya çıktıktan sonra çatışmalar rutin  ve sınırlı hale gelecektir.

Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Devleti, serseri gruplarının ellerinde bayraklarla Ermeni Patrikhanesi önünde edepsizlik yapmasını, kilise duvarlarına çirkin yazılar yazılmasını; kısacası Türkiye’nin elinde rehine değil; YURTTAŞ  olan Ermenilerin aşağılanmasını, kendilerini güvende hissedemez olmalarını ve belki fiili saldırıya maruz kalmalarını bugüne kadar önleyebilmiş değildir.

Bu ayıbın başta iktidar olmak üzere hepimizi utandırması gerekir.

Diktatörlerin ve başarısız rejimlerin, kendi sıkışmışlıklarını halkın dikkatinden kaçırmak için yürüttükleri savaş kışkırtıcısı  ve savaşçı kampanyaların tuzaklarından uzak durmak, diktatörlere alet olmamak gerekir. Tarihi büyük ve derin acılarla dolu halklarımızın yeni acılar yaşamaması; barış yolundan ayrılmaması; öfkelerini kendi diktatörlerine yöneltmesi, çözümün yolunu açacak tutumdur.

Barış, her dilin en güzel kelimesidir. Ama barış, iktidarlarını sürdürmek için militarist, savaşçı politikalardan başkasına ufku olmayan, gücünü halktan almayan rejimlerin gerçekleştirebileceği bir hedef değil. Bu yüzden bir süre daha, halkın ekmeğinden kesilen kaynakların silahlanmaya gittiği; yoksul çocuklarının cephelere sürüldüğü, emperyalistlerin bu çatışmalar üzerinden hegemonyasını tazelediği bir tarih yaşanacak.

Halklar kendi kaderlerini ellerine alıncaya kadar.

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ