20.4 C
İstanbul
Cumartesi, Haziran 6, 2020

Salih Zeki TOMBAK | Amiral Cihat YAYCI’nın Tasfiyesi ve Devlet İçinde Taht Oyunları

25Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Amiral Cihat Yaycı’nın  tasfiyesi, ülkenin en çok konuşulan konularından biri oldu.

@salih_tombak

“Türkiye’nin Libya’daki işleri” başlıklı yazımda (1), son yıllarda Deniz Kuvvetleri bünyesinde yetişmiş “seçkin amiraller”den, ikisi emekli, üçünün ismini vermiştim. Cihat Yaycı o esnada görevinin başındaydı. Ama 2019 Yüksek Askeri Şurasında rütbe  alma sırası geldiği halde terfi ettirilmemiş olduğunu, Cemaatin “kumpas davaları” ile TSK içinde yürüttüğü tasfiyelere, Erdoğan iktidarının “Fetö ile mücadele” şamatasından vazgeçmeden devam ettiğini not ederek, Cihat Yaycı için şöyle söylemiştim: “Tümamiral Cihat Yaycı geçtiğimiz yıl tasfiye edilemedi ama terfi de ettirilmedi. AKP Deniz Kuvvetlerinde Cemaat operasyonlarını sürdürüyor.”

Kısacası nereden bakarsanız bakın görülebilen bir gelişmeydi. Ağustos başında yapılacak YAŞ toplantısında tasfiye etmenin güçlükleri olmalı ki, usuli bir tezgahla tasfiye öne çekildi.

Saray Varsa Entrika Vardır!

Erdoğan 6 ay önce, Gölcük Tersane Komutanlığı’nda yapılan bir törende yaptığı konuşmada Yaycı’yı, adını anarak övmüştü. Erdoğan’a göre, Yaycı’nın çalışmaları Libya ile yapılan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair, TBMM’de onaylanan fakat Libya Temsilciler Meclisi’nin henüz onaylamadığı “mutabakata” yönelik eleştirilerin cevabıydı.  ” Halen Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın kurmay başkanlığını yürüten Tümamiral Cihat Yaycı’nın bu konuda hazırladığı raporlar, haritalar, yazdığı makaleler ve kitaplar ortadadır.” dediğini hatırlayalım. İsmini anarak, basın önünde övülen görev başındaki belki de ilk amiral olan Yaycı’yı bir gece saat 03:00’da imzaladığı evrakla kızağa çeken; Amiral’in bu karar sonrasında istifa etmesini de hemen onaylayan Erdoğan’ın, kimler  tarafından ve hangi saiklerle bu kadar   kesin biçimde ikna edildiği konusu, üzerine konuşulmayı hak ediyor.

Ancak bu tasfiyenin kamuoyuna izah edilmesinin güçlükleri öngörülmüş olmalı ki; istifa sonrasında Amiral’e Mehmet Metiner adlı karanlık tip telefon etmiş ve sonra  Yaycı’nın kendisine “Ölünceye kadar Cumhurbaşkanıma sadık kalacağım”  dediğini açıklamıştır. Bu açıklamanın her kelimesi elbette yalandır.

Ama Amiral “Ben öyle demedim” diyebilir mi?

Bu konuyla ilgili bir acaip izahat da,  Ardan Zentürk’ün video kanalına misafir olan Nedim Şener’in yaptığıdır. Nedim Şener,  “TSK içinde FETÖ dışında da Amerikancı ekipler var. Bu tasfiye onların işi” dedi. Başka bir Amerikancı ekibin, bu işi Cemaatçilerle eşgüdüm halinde gerçekleştirdiğini söylüyorsa, kendisiyle büyük ölçüde hemfikirim. Yoksa Cemaatçi yayınlarda bu tasfiyenin yapılacağının haberi, tarihine kadar isabetle nasıl verilebilirdi!..Tasfiyenin bahanesi olan dosya Hulusi Akar’ın başında bulunduğu Milli Savunma Bakanlığında hazırlandı. Erdoğan da tasfiye kararını tereddütsüz imzaladı.

Konuyu anlamak için hikayede adı geçen kahramanların ilişikileri üzerine konuşalım.

Önce Cemaat:

Gülen Cemaati bazı insanlar için bir inanç grubuydu. Pek çok insan için güç ve servet edinme yoluydu. Esası ise Devlet, CIA ve AKP İktidarı tarafından geliştirilmiş, güçlendirilmiş, anti-komünist, anti-Kürt, demokrasi düşmanı, otoriter, omurgası ve devlet içindeki bölümü itibariyle gizliliği esas alan ,  uluslararası bir organizasyondu. Amaçlarına ulaşmak için yalana, iftiraya, hukuk dışılığa kolayca tevessül edebildiğini biliyoruz.

Bugün devlet içinde çok yüksek yerlere tırmanmış pek çok şahsiyet de,  ya cemaatin rahle-i tedrisinden geçmiştir; ya da cemaatin önüne koyduğu merdivenden bulunduğu yere tırmanmıştır.  Cemaatin devlet içine dayadığı merdivenlerin hangisi kendisinin, hangisi CIA’nin belli değildir. AKP’nin tepesi elbette Cemaatin ne olduğunu dibine kadar biliyordu. Kendileri de daha partinin kuruluşu aşamasında İsrail ve ABD’den estirilen rüzgarla yelken  şişirdiklerini, yanlarına yol arkadaşı olarak cemaatin verildiğini  ve  böylece yol aldıklarını unutmadılar.

Yüksek bürokrasimiz, Kumpaslar döneminde, genç ve hırslı bir vaizin küçük çevresini, komünizme karşı kullanışlı bularak, önce himaye eden ve destek olan; sonra Fuat Doğu döneminden başlayarak  “içine” alan; sonra vaiz yetenekli çıkınca, CİA ile paylaşan ve sonra bütün kurumlarını sonuna kadar ele geçirsinler  ve “iç düşmana karşı” mücadele etsinler diye açan DEVLET’in ne halt ettiğini hiç fark etmemiş, kendileri o süreçlerde , Amerikancı, anti- komünist, anti-Kürt çizgisi yüzünden hiç yol vermemiş gibi  şaşırdılar  ve gerçekten mağdur oldular. Adamlar Genel Kurmay Başkanlarını, ordu komutanlarını, yüksek yargıçları, Emniyet Müdürlerini, MİT’in Kaşif Kozinoğlu gibi “efsane isimlerini”, devletin en has YÖK Başkanlarını ve rektörlerini  takır  takır tutuklayıp hapse attılar. Ordu’yu kevgire çevirdiler. “Çok Gizli ”  gizlilik dereceli evraklar havada uçuştu. Kozmik Oda belgeleri elden ele dolaştı. Cezaevlerinden Kaşif Kozinoğlu gibi “dokunulmazların” cenazeleri çıktı.

O dönemde Cemaatin mağdur etmediği üst düzey  siyasetçilerin,  sivil-asker yüksek bürokratların tamamı Cemaatle şu veya bu ölçüde irtibatlıdır.

Hulusi Paşa,

Hulusi Akar,  “parlak” bir kariyer çizgisine sahip.  TSK içinde kariyer basamaklarını hızla tırmandığı yıllar, ABD’nin/Cemaatin TSK’da  yükselmesini istediği subayların önündeki “makasları” açtığı; rakipleri yoldan temizlediği yıllar. Böyle bir “kolaylaştırıcı ortam” olmasaydı yükselemez miydi? Gene yükselirdi. ABD referansı TSK’da her zaman sonuç alıcı olmuştur.  Ama belki aynı yerlere tırmanamayabilirdi.

Sağlam bir NATO hizmeti , Amerikalılarla uzun süre mesai yapmışlığı var.

AKP’nin iktidar olmasının hemen ertesi yıl, 2003’te  iki önemli olay yaşandı. Mart ayında 1. Ordu Komutanlığı bir plan semineri  gerçekleştirdi. 2008’de Ergenekon Davası ile başlayan “Kumpas” yargılamaları, 2010’da, 8 sene önce yapılan plan seminerinin bir darbe hazırlığı olduğu iddiasıyla, Balyoz davasına dönüştürüldü. Devamında yürütülen soruşturmalar gözaltı, tutuklama ve TSK’yı itibarsızlaştırma fırtınasına dönüştü.

Allah’ın sopası yok; ABD’nin Cemaati var.

Cemaat polisi ve yargısı 2009’dan itibaren KCK operasyonları başlattı ve çözüm sürecini birbirini izleyen KCK operasyonlarıyla içeriden baltaladı.

2003’ün diğer önemli olayı ise 4 Temmuz’da Irak’ın Süleymaniye şehrinde TSK Özel Kuvvetlerine mensup bir grup askerin, Peşmergelerle birlikte üsse baskın yapan ABD birliği tarafından esir alınıp, başlarına çuval geçirilmesidir.

“Hulusi Akar’ın bu konularla ne ilgisi var?” diyecekseniz; öncelikle pek çok parlak subayın kariyeri Fetö yargısı ile sona erdirildi.  O dönemde 4-5 yıl boyunca ABD’ye hiçbir üst rütbeli Türk subayı davet edilmedi. Nihayet Kara Kuvvetleri Komutanlığına atanmasının ikinci yılında,  2015’te ABD’ye davet edildi ve Amerikan Ordusunun  en yüksek nişanlarından biri olan “Yüksek Liyakat Nişanı” ile taltif edildi. Gerekçe ise, “Türk Kara Kuvvetlerini zor şartlar altında yeniden organize etmek” idi.

Aynı yıl, Çuval Vak’asından sonra İncirlik Üssü’nü ziyaret eden ilk Kara Kuvvetleri Komutanı oldu.

ABD ile ilişkileri ısıtan, yaşanmış olumsuzlukları “geride bırakan”, Türk Kara Kuvvetlerini Fetöcü tasfiyenin kılıcı geçtikten sonra “yeniden organize eden” ve bu nedenle taltif edilen, NATO’cu-ABD dostu, bir tutumun sahibi olduğunu gösterdi.

18 Ağustos 2015’te Genel Kurmay Başkanlığı’na atandığında “Ordumuzun teşkilat ve faaliyetlerinde hiyerarşi dışında hiçbir oluşum ve kişi söz sahibi olamaz.” diyerek görevi devraldı.  İktidar ortaklığı bozulmuştu ve Akar tercihini yapmış görünüyordu. Gidişatı  yakından takip eden Kumpas mağdurlarından, bu cümlenin “ikili bir anlam” taşıyor olabileceğine dair yorumlar duydum.

MİT eski Müsteşarı Şenkal Atasagun, 2000’de, “Cemaat Milli görüş gibi seçimle değil; bürokrasi içindeki örgütlenmesiyle 2025’te iktidara gelmeyi planlıyor,” demişti. Akar, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ile ve de Erdoğan ile görüşerek Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’ün görev süresi dolmadığı halde kuvvet komutanlığından alınmasını sağladı. Burada anormal bir durum yok. Ama Hava Kuvvetleri Komutanlığından alındıktan sonra Yüksek Askeri Şura üyesi sıfatıyla orduda tutulması tarihte örneği olan bir durum değil.

“Hendek” harekatını Diyarbakır’dan yönetti.

15 Temmuz’da  cemaatin tuzağa düşmesindeki rolünün ne olduğunu bilmiyoruz. Ama Erdoğan için vazgeçilmez bir konumu olduğunu ve özellikle TSK’ya dair konularda çok inisiyatfli ve yetki alanında özgür davrandığını söyleyebiliriz. Bu tutumu Savunma Bakanı olduktan sonra daha da belirginleşti. Mesela 2017 Yüksek Askeri Şura kararlarından duyduğu memnuniyetsizlik nedeniyle. kararnameyi imzalamak için bir ay bekledi. Erdoğan dahil ilgili herkes kendi imzasını atmak için Akar’ı bekledi.

Fırat Kalkanı Harekatını (Cerablus, Dabık, El Bab) yöneten Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı’nın, harekat sonrasında, Çanakkale’ye, 2. Kolordu Komutanlığına; eski göreviyle kıyaslandığında, tamamen  etkisiz bir konuma atanmasını sağladı. Özel Kuvvetleri Kolordu seviyesinden Tugay seviyesine küçülttü.

Zeytin Dalı Harekatına (Afrin) komuta eden Orgeneral Ismail Metin Temel’i de etkisizleştirdi.

Askeri harekatları, artık ordu mensubu olmasa da, bizzat yönetmekten, alt birliklerin komutanlarının inisiyatif alanlarına müdahil olmaktan vazgeçmiyor.

Genelkurmay Başkanlığı makamını sadece bir karargaha dönüştürdü. Kuvvetleri kendisine bağladı. Yakında Kuvvet Komutanlıklarını da kaldırıp, orduları veya  birlikleri doğrudan Savunma Bakanlığına bağlamayı planlıyor.  Genel Kurmay Başkanı da MSB danışmanı olacak. Genel Kurmay Başkanlığının komuta yetkisi olmayacak. Kısmen Amerikan ordusu gibi.

Özet olarak TSK ile ilgili konularda Erdoğan’a kendi fikir ve tercihlerini empoze ediyor, edebiliyor.

Bu çerçevede iktidarın TSK’ne yönelik farklı tercihlerini, uygun görmezse reddediyor.  Mesela Deniz Yetki Alanları konusundaki bir toplantıya İbrahim Kalın Cihat Yaycı’yı, davet ettiğinde, Yaycı’nın katılmasına izin vermediğini ve yerine bir Tuğamirali görevlendirdiğini biliyoruz.

Akar siyasi gücünü, TSK’ya dair neredeyse tek karar verici olmaktan ve Erdoğan ile, muhtemelen Hakan Fidan’ın  da bildiği ortak sırlara sahip olmaktan alıyor. Akar’ın TSK içinde Erdoğan için vazgeçilmez oluşunun bir diğer nedeni ise, Akar’ın diğer AKP iktidarına yakın üst rütbelilerden farklı olarak, lise yıllarından itibaren Abdullah Gül ve Fehmi Koru gibi islamcı bir çevrenin içinde yetişmiş; TSK bünyesini bilenlerin yorumuyla, TSK’ya o yaşta “sızdırılmış”  ve iyi korunmuş bir şahsiyet olmasıdır.

Erdoğan’ın TSK’dan gelecek bir “darbe” ihtimaline artık inanmadığını düşünebiliriz. Ama 15 Temmuz’un sonucunun sokağa çıkan sivillerin değil; bizzat TSK’nın eseri olduğunu en iyi kendisi biliyor. Ordu  içinde “efsane” isimlerin ortaya çıkmasına eski hükümetler gibi bugünkü iktidar da sıcak bakmıyor, Çünkü devletin yönelimleri değişebilir. Bir konsept içinde çok başarılı olan ve efsane hale gelen yüksek rütbeli askerler, devletin veya iktidarların konsept değiştirme ihtiyacı duyduğu anlarda, frenleyici, manevra yapmayı zorlaştırıcı rol oynarlar. Bu yüzden devletin geleneğidir; başarısıyla efsaneleşen isimler tasfiye olur. Çok bilinen bir isim olduğu için örnek vereyim,  Tümgeneral Osman Pamukoğlu, başka nedenlerden ziyade , onun  içinde efsane olduğu siyasi konsept yürürlükten çıktığı için emekli edilmiştir.

Diğer taraftan efsane, siyasi güç potansiyelidir. Özellikle olağanüstü dönemlerden geçilirken. Böyle dönemlerde siyaset tökezlediğinde ortaya çıkan boşluğun siyaset alanı dışından  ve devlet kurumları içinden çıkan ABD destekli girişimler tarafından doldurulabildiğini; Soğuk Savaş dönemi boyunca “Hür Dünya”nın bütün çevre ülkelerinde defalarca gördük.

Bugün için TSK’nın en büyük efsanesinin bizzat Akar olduğu tartışma götürmez.

Ordunun başka bir geleneği de, ABD personeliyle gerilim yaşayan personelin, haklı mı haksız mı olduğundan bağımsız olarak tasfiye edilmesinin adeta bir kural gibi işlemesidir.  Örnek olarak Çuval Vak’asında, esir alınan birliğin bağlı olduğu sıralı Özel Kuvvetler komutanlarına ne olmuş, aralarında rütbe alan olmuş mu, bakılabilir.

Artık Cihat Yaycı’nın tasfiyesini konuşabiliriz.

Amiral’i hepimizin tanımasına neden olan vasıfları şunlardır:

  1. Kendisi Amiral Cem Gürdeniz’in ve önceki seçkin denizcilerin başlattığı çalışmaları devam ettirmiş; Mavi Vatan fikrinin devletin yaklaşımı olmasına belirleyici bir katkı yapmıştır.
  2. Deniz Yetki Alanlarının sınırlanması konusunda akademik derinliği olan çalışmalar gerçekleştirmiştir.

3.Ege Denizi’nde Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı uygulamalarına karşı gerekçesi uluslararası hukuka dayanan karşıt uygulamaların gerçekleştirilmesini gündeme getirmiştir.

  1. Yazdığı ve yayınladığı kitap ve makalelerle; uluslararası toplantılara sunduğu bildirilerle, hazırladığı haritalarla devlete ciddi bir bilgi birikimi sağlamıştır.
  2. Bu çerçevede Doğu Akdeniz enerji kaynaklarına devletin dikkatinin çekilmesine; Türkiye’ye karşı, dışlayıcı çabaların önünü kesmek için Lİbya ile Münhasır Ekonomik Alan anlaşması yapılmasının uygun çıkış yolu olduğuna devleti/iktidarı ikna edenlerden olmuştur.  Keza, Doğu Akdeniz’e kıyıdaş olan Yunanistan dışındaki ülkelerin deniz yetki alanları konusunda Türkiye ile bir anlaşmaya varmalarının bütün tarafların lehine sonuçlar doğuracağına dair uluslararası zeminlerde çalışmalar yürütmüştür.

Buraya kadar sayılan vasıfları  ve çalışmaları yüzünden uzun süredir, Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın husumetinin hedefi  halindedir.

  1. Ve bir risk analiz yöntemi olarak, Deniz Kuvvetleri bünyesinde gizlenmiş Cemaatçileri tespit etmek amacıyla, yaklaşık 60 sorudan oluşan bir değerlendirme formu olan “fetömetre”nin yaratıcısı ve takipçisi olarak tanınmıştır. Bu standart analiz yöntemi, elbette yargı kararı değildir. Ancak bu risk analizi yöntemini kullanarak Deniz Kuvvetleri, açık ve gizli  cemaatçi kadrolaşmayı büyük ölçüde açığa çıkarmıştır.

Bu yöntemin diğer kuvvetlerde de kullanılması konusunda Hulusi Akar’ın  ve karargahının istekli  olduğuna dair bir emareye bugüne kadar rastlanmamıştır.  Hatta farkında olduklarına dair de bir emare yoktur.

Amiralin adı “Fetömetre” ile anıldığı için, Cemaat’in husumetinin odaklandığı en önde gelen bir kaç kişiden biri, hatta birincisi olmuştur.

Artık asıl soruya sıra geldi. Cihat Yaycı neden tasfiye edildi?

Cihat Yaycı 2019 Yüksek Askeri Şurası’nda terfi sırası geldiği halde neden terfi ettirilmediyse,  aynı nedenle tasfiye edilmiş olmalıdır.

Kararın Hulusi Akar’ın başında bulunduğu MSB’lığının, “tekemmül etmiş” halde Cumhurbaşkanlığı makamına sunduğu dosya üzerinden verilmiş olması; dosya içeriğinin makam için sürpriz olduğu anlamına gelmez.  Kaldı ki, öyle bile olsa, “usulün ve şeklin” arkasındaki  nedeni sorup öğrenebilir ve ağırlığını koymayı deneyebilirdi. Kaldı ki, Amiralin iki gün sonra önüne gelen istifa dilekçesini de, çok berrak ve ağır sıfatlandırmalarına rağmen, hemen onaylamıştır.

Burada istifa dilekçesine göz atmanın yeridir:

  1. “..Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevinden Genelkurmay Başkanlığı emrine KUVVET KOMUTANIMIN HABERİ OLMAKSIZIN ATANDIĞIMI, 16 Mayıs 2020 GECE SAAT 03:00’DA ÖĞRENDİM. “

Bu Deniz Kuvvetleri Komutanı neden hala orada oturmaktadır, bilmiyorum.

  1. “MSB’nin atama tebliğ mesajı ile de “ilk mesai günü olan (esasen idari tatil ve sokağa çıkma yasağının olduğu) 18 Mayıs 2020’de Deniz Kuvvetlerinden DERHAL ayrılışımının ve Genelkurmay Başkanlığına katılışımın yapılması” emredilmiştir. BİLASEBEP ve MESNETTEN YOKSUN olduğunu düşündüğüm (FETÖVARİ KUMPASLARI ÇAĞRIŞTIRIRCASINA) gerekçelerle emre alınmanın yanı sıra, APAR TOPAR ayrılışımın yapılmasının emredilmesi onurumu ziyadesi ile örselemiştir.”

Cihat Yaycı, dosya hazırlayan ve tasfiyesini gerçekleştiren tarzı teşhis etmiş ve adını koymuştur.

– İktidar Deniz Kuvvetlerini istediği kıvama getirememiştir. Hepsini Deniz Kuvvetleri Komutanı gibi yapabilseler sıkıntı kalmayacak.

– Bir konsept içinde Cihat Yaycı ile ihtiyaç nedeniyle birlikte çalışmışlardır.

– Belli ki iktidar/devlet,  bir konsept değiştirme eşiğindedir. Dünün konsepti içinde övdüğün ve efsane haline gelmesine izin verdiğin bir üst rütbeli komutanla özdeşleşmiş yönelişi değiştirirken; o konseptin kendisiyle birlikte, konseptle özdeşleşmiş kadroları da tasfiye edersiniz.

Nerede Kürt Açılımı döneminin Beşir Atalay’ı, nerede dönemin Akil Adamları/Kadınları, nerede o dönemin dilleri, demokrasi, özgürlük ve federasyon kavramına bile hoşgörü ilan eden yaklaşımları..

Soru şudur, Amiral Cihat Yaycı’nın adıyla özdeşleşmiş hangi konsept tasfiye ediliyor?

Doğu Akdeniz’de masaya oturan taraflardan biri olmak; Mavi Vatan,  Deniz Yetki Alanları, Libya ve Deniz Kuvvetlerini Stratejik bir güç haline getirme konsepti mi tasfiye edilecek?

Kuvvet Komutanlıklarının ve bu arada Deniz Kuvvetleri Komutanlığının kaldırılması ve “Kuzey Saha”. “Güney Saha” gibi komutanlıkların doğrudan MSB’na bağlanması belki de bu yönde bir adım olacak…

Yoksa gündemde ufak ufak Cemaat açılımı mı var? Cemaatin öfkesini ve nefretini Cihat Yaycı üzerinden bir “günah keçisi”  gösterme ve bir “gaz alma” operasyonuyla yumuşatma ve desteklerini yeniden kazanma…Böylece sonuna kadar ayıklanmalarına izin verilmeyen orta ve alt kadro cemaatçi personelin sadakatini kazanma…

Olağanüstü günlerden geçiyoruz. İktidarın ABD ile ilişkileri süratle düzeltme ve iyileştirme ihtiyacı var. ABD’nin gönlünün nasıl kazanılacağı üzerine gece gündüz kafa yorduklarına şüphe yok.

İstifa Dilekçesinin son paragrafı ise, sanki Mehmet Metiner’i yalanlamak için kaleme alınmış gibidir:

“…Yüce Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyetine sadakatle bağlı bir sivil olarak…”

Var mı burada “ölünceye kadar C. Başkanıma sadakatten ayrılmayacağım.” cümlesini kaleme alacak  kumaştan eser?

 

(1) siyasihaber4.org,  01/05/2020

(2) İstida dilekçesindeki büyük harfler bana ait.

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ