20.6 C
İstanbul
Cuma, Ekim 23, 2020

Sait ÇETİNOĞLU | Diyarbakır Vilayeti’nin Soykırım Öncesi (1914) Sosyo – Ekonomik Özeti ve Soykırım – II

«Bu yurdu yalnız Ermeniler değil Geldaniler,[1] Asuriler de istiyorlar.

Bunların hepsine yurt vermek lazım gelirse bize yurt kalmaz.

Bizden o kadar çok fazla yurt istiyorlar.»[2]

Tanrının bir lütfu olarak Savaş!

Resmi tarih, Osmanlı’nın Savaşa bilinçli olarak değil, tesadüfen tekrarlar, buna göre de bir senaryo hazırlar: Alman gemilerinin Sivastopol’u bombalaması ile Osmanlının Almanlar tarafından fiilen savaşa sokulmuştur. Amiralin cebindeki Osmanlı komutanının bombalama emrinden söz edilmez.  Almanlar Savaşta yenildiğinden Osmanlı da yenilmiş sayılmıştır!

Savaştaki saf tercihleriyle savaşa bilinçli olarak katılarak imparatorluk içindeki sorunların pek çoğunu çö­zeceklerine inandıkları gibi, dışa doğru yayılma tahayyüllerini de gerçekleştireceklerini hesaplıyorlardı. Savaşın başlamasından üç gün sonra, İTC’nin önemli siması Hüseyin Cahit Yalçın  İTC resmi yayın organındaki “Bekle­nen Gün” başlıklı  makalesinde,  bu sevinci dile getirir.

Hüseyin Cahit için Savaş, ile gelen, umulmadık bir lütuf ve beklenen günün sevincidir: “savaşın, kaçınılmaz sonunun gelmekte oldu­ğu, Türk halkının başına konmuş talih kuşu olduğunu… beklenen günün nihayet geldiğini… Türklerin daha önceden yapamadık­ları… tarihî hesabı göreceklerini…” yazarak, Türklerin, “tarihin henüz yazmadığı intikam ve dehşeti yaşatacaklar[ı]”[3] fırsatı yakaldıklarının altını çizer.

Savaşın sonunda gözaltına alınarak Malta’ya gönderilen Hüseyin Cahit, İTC’nin Savaş içinde çözeceği sorunların başında Ermeni Sorununun geldiğini  ifade etmiştir.

Hüseyin Cahit’e kulak kabartırsak.

Daha Savaşın başında buna dair bir ajandanın olduğunu anlıyoruz.

Savaş içinde ülkenin iç ve dış siyasası bakımından büyük etki yaratmış olan işlerden biri de Ermeni sorunudur. Ülkenin savaş içinde önemli bir Ermeni sorunuyla karşılaştığını, ilk kez, Çanakkale’ye gittiğimiz zaman, Enver’in ağzından işitmiştim.

Kafkas cephesindeki olaylardan söz ettiği sırada Ermenilerin aldatmaları yüzünden ordunun çektiği zorluğu, uğradığı ziyanları ve düştüğü tehlikeyi anlatıyordu.

Başkaldıran Ermeni çeteleri, Türk ordusunu arkadan vurmak için erzak kollarına saldırıyorlar, yaralıları öldürüyorlar, düşmana casusluk yapıyorlar, sözün kısası, Türk ordusu için bir felaket yaratıyorlardı.

Enver, bu tehlikenin önünü almak için, Doğu illerindeki bütün Ermenileri yerlerinden kaldırarak başka yanlara göndermek gereğine inandığını söylüyordu. Bu girişimin büyüklüğü ve zorluğu karşısında duraksadığımı görünce, zihnimde kalıp da yöneltemediğim bir soruyu karşılamak ister gibi açıklama yaptı: ‘Bununla birlikte’ dedi, ülkede çalışacak kol gereklidir. Bu Ermenilere bir şey yapılmayarak, zarar vermeyecekleri yerlerde yerleştirilmeleri sağlanacaktır.

Çanakkale’den İstanbul’a döndükten sonra, Ermeni sorunu ve Ermeni tehlikesiyle ilgili bir şey işitmemiş olduğum için, Enver’in bu sözleri aklımdan çıkmıştı.  Ancak sonrasında gerçekleştirilenler masum bir yer değiştirme değildir.

Bir gün, Düyun-ı Umumiye’de bulunduğum sırada, ziyaretime Nazım geldi. Doktor Nazım değil, ondan ayırmak için Küçük Nazım dediğimiz, Düyun-ı Umumiye memurlarından Nazım. Kendisi görevle Anadolu’ya gitmişti. Şimdi İstanbul’a dönünce beni görmeye gelmişti.

Bir iki sözden sonra: ‘Aman Cahit’ dedi; ‘bilsen Anadolu’da neler oluyor! Ermeni sorunu müthiş …’ Cevap bekleyerek yüzüne baktım. O bilgiler verdi. Nazım’ın abartmayacağına inanmakla birlikte anlattığı hikayeler ve kendi gözlemleri beni çok şaşırttı… Nazım’ın anlattıklarıyla Enver’in Ermenilere hiç bir zarar gelmeden ülkeye yararlı bir biçimde çalışabilecekleri yerlere gönderilmeleri gereği üzerinde söylediği şeyler birbirine uymuyordu.[4] Olanları sıralamaya Cahit’in dili bile varmaz, Soykırımı bu kadarıyla geçiştirir.

İttihatçılar için Savaş bir Lütuftur.

Savaş sürecinde Soykırımı gerçekleştirerek hem savaşı finanse ederken, Ermenilerin birikimlerine mülklerine de el koyarak, savaşın sonunda homojen bir nüfus hayallerini gerçekleştirirler.

***

Soykırımın en kanlı geçtiği vilayetlerden, başında Diyarbakır vilayeti gelmektedir. Hem Ermeni nüfusun fazlalığı hemde tehcir denilen ölüm yolculuğunun varış noktalarından biri olarak mezbaha vilayetlerin başında gelmektedir.

Diyarbakır’da Ermenilerin ekonomik gücü Müslümanların gözlerini kamaştırmasının yanında, oluşan husumetin de önemli nedenlerinden biridir. İslamın kılıcı olarak sahneye çıkılmasından itibaran her fırsatta bu zenginliğe uzanmaya çalışan Müslümanlar, Hamidi dönemden itibaren bunu sistematikleştirirler.

1894 yılında Fransa konsolos yardımcısı olarak atanan Gustave Meyrier, Diyarbakır’da Hıristiyanlara karşı ilk tacizler şubat 1895’de başladığını ifade eder. Meyrier, tanık olduğu ve naklettiği Hıristiyan nefretinin artırılmasının, olayların çoğalmasının nedeni olduğunun altını çizerek, bu husumetin Ermeni meselesi çerçevesini de aştığını ekler:

“Bu gidişat ırk farkı göstermeden tüm Hıristiyanlara uygulanıyor, Ermeni, Kildani, Süryani, Rum farketmiyordu… Dine karşı bir nefrete dayanmaktadır. Acımasız olmasının nedeni ise, bir kesimin gücü ile bir diğerinin zayıflığıdır. Hatta Ermeni meselesinin dışındadır; çünkü Ermeniler en fazla kötü muameleye tabi tutuluyorlar ise, en kalabalık grup oldukları içindir.”[5]

Birinci bölümde verdiğimiz ekonomik tablo  1895’te de farklı değildir. Katliamlarda can kaybı yanında, ekonomik kayıplar, toprak kayıpları ve yerinden edilmeler eşlik etmiştir.

  1. Meşrutiyet döneminde en önemli ihtilaf meselelerinden biri de bu yerinden edilmeler ve el koymaların tazmin edilmesi gelmektedir. Ermenilerin ekonomik güçlerinin kırılmasının sistematiğe bindirilmesi sonu gelmez acıların nedenidir.

Soykırım öncesindeki kırılma noktaları ve şiddetin arttırıldığı dönemlere işaret edersek, bunların başında 1914 Diyarbakır Hububat Pazarı yangını gelir. En iyi belgelenmiş ve en büyük yıkıma neden olmuş yangınlar­dan birisidir.

Yangın yeri, olaydan iki sene sonrasında bile temizlenememiş; bu durum hem lojistik hem de halk sağlığı açı­sından ciddi sorunlar yaratmış olduğu kaydedilmektedir. Bu yangında devlet görevlilerinin ihmal, suistimal, hatta kas­ti olması ihtimali, hükümetçe sorgulanmış; vilayete Dahili­ye Nezareti’nden gönderilen 3.9.1914 tarihli telgrafta, yangı­nın çıktığı Hububat Pazarı’ndaki gece bekçilerinin vazifeleri­ni yapmamaları yüzünden yangının yayıldığı, mallarını kurtar­mak için Müslümanlara kolaylık gösterildiği halde Hıristiyan mağaza sahiplerine müsaade olunmadığı, polis komiseri Memduh Bey’in bilhassa Ermenilerin mallarını emniyete almaları­nı men ettiği ve Kürdlerle Müslümanların Ermeni mağazaları­nı yağma etmelerine müsaade olunduğu ve nizami ordu asker­lerinin de buna iştirak ettikleri halde zabitleri tarafından engel olunmadığı bildirildiğinden yangının çıkış biçimi ile devam et­tiği esnada ihbar olunan ahvalin vuku bulup bulmadığına tah­kikatı istenmişti.[6]

Tahkikatın sonucu Osmanlı arşivinde bulunamamıştır.

Peki ne olmuştu? Vali Celal Bey’in beklenmedik tayini ve veda tö­reni sırasında söyledikleri, aslında olacakların işaretidir. 17 Ağustos’ta veda ziyeretinde bulunan Ermeni temsilcilerine «istismar»dan söz eden Vali 18 Ağustos’ta Diyarbakır’dan  ayrılır. 19 Ağustos gece yarısı yangın başlar.[7]

Tepoyan Diyarbakır Yangını’nı ayrıntılandırarak yaşanan yıkımı gözler önüne sermiştir :[8]

1914 yılının Ağustos ayının 18. Günü Gece yarısı, Diyarbekir Buğday pazarında başlayan ve beş saat içinde her tarafa yayılan yangında: 1080 Dükkan, 13 Büyük Mağaza, 3 Han ve 14 Direk hane yanmıştır. Bu yangın sonucu, (350.000) Altın Lira değerine mal yandığı, resmen belediye tarafından tespit edilmiştir.[9]

Fakat gayri resmi, inanılır kanıtlara dayanılarak anlaşılmıştır ki, maddi zararın değeri bu rakamdan fazladır. Ayrıca, kesinlikle anlaşılmıştır ki: Polis Komiseri Gevranizade Memduh beyin emriyle, Çarşı Bekçileri tarafından birkaç yere dökülen Petrol’ün tutuşturulması sonucu bu yangın çıkmıştır. Bundan dolayı kısa bir zamanda, bu kadar çok sayıda ticarethane ve iş yerleri yanmıştır.

Yangın çıktıktan sonra, Komiser Memduh beyin, emrindeki polislerle yangın alanını sardığını, yangını söndürmeye gelen Ermeni dükkan sahiplerini yaklaştırmadığı, mal aşırmaya gelen çapulculara engel olmadığı nazarı dikkati çekicidir.

Bu yangının çıkışında komiser Memduh beyin suçluluğu o derece kesinlikle anlaşılmıştır ki, cezalandırılmaktan kurtarılmamış, Adana’ya gönderilerek bu facianın örtbas edilmesine çalışılmıştır.

Diyarbakır’daki Ermeni zenginliğine bir başka toplu taarruz da seferberlikte birlikte yüklenen  tekalif-i harbiye yükümlülüğüdür.

İngltere Konsolos yardımcısı Tomas Mıgırdiçyan 1919 yılında Kahire’de yayınladığı Anılarında[10] bu olağanüstü vergi (!)nin zalimane uygulamasını tasvir eder:

«Tekalif-i Harbiye toplayabilmek için hemen bir heyet kurulur. Ahz ve Sevki Asker adlı askeri heyetin yanında yer alır. Bu kuruluşun yöneticileri İttihat Komitesi Diyarbakır Şubesi sorumluları müdür Attar Hakkı efendi [Tekiner] ve İttihat murahhası Cercis Ağazade Kör Yusuf bey [Göksu], ikisi de Diyarbakır’lıdır.

Tekalif kurumunun vilayetin her köşesinde şubelerini açtılar. Bu kurumun amacı askere destek adı altında tüm Ermenilerin ticari varlıklarına el koymaktı.»

Uygulama Mıgırdiçyan’ın yargısını doğrulamaktadır. Ermenilerin her çeşit mallarına el konulmuştur:

«Malların cinsinde hiçbir ayrım yapılmaz. Yünlü, pamuklu kumaş ve hazır giysiler, demir ve bakır eşyalar ve aletler, şeker, çay, kahve, kibrit, her çeşit yağ ve gaz, buğday, arpa, yulaf, pirinç, pamuk, at, deve, iyi cins at, katır, eşek, inek, kara öküz, keçi, öküz, koyun, halılar, kilimler, yorgan, yatak cinsinden her şeyi savaş ihtiyacı adı altında el koyup topladılar.

Birkaç ay içerisinde Ermeni dükkan ve işyerleri buğday ve arpa siloları, kuyuları, büyük baş ve küçük baş hayvan ahırları vilayetin merkezi ve köylerde toplanarak boşaltıldı. Toplanan her şey İttihat ve Terakki Komite ve hükümetin depolarına dolduruldu. Depoların başlarına da kendi adamlarını atadılar. Toplanan mallara karşılık İttihadın tanınmamış kişilerinin imzasının bulunduğu ve savaştan sonra sahiplerine geri verileceği sözü verilmiş teslim evrakları verilmekteydi.

Bu esnada Ermeni sanatkar ve zanaatkarlar da hiçbir ücret verilmeksizin haksızca çalıştırılmaktaydılar, orduevleri, depolar ve fabrikalarda siyasi ve askeri yöneticiler hesabına çalıştırılıyorlardı.»

Mıgırdıçyan, yapılan haksız uygulamaları dile getirmek için komisyon başkanına giderek, şikayetlerini bildirir: «1914 senesi Eylül ayının 10.  günü, Diyarbekir Tekalif-i Harbiye Komisyonu Dairesine ziyarete gittim. Komisyon Reisi Cercis zade (Kör) Yusuf efendi ile  konuşmamız sırasında dedim ki:

– Diyarbekir Vilayetinde Yaşayanların Üçte/ikisi Müslüman. Üçte/biri Hıristiyan’dır. Tekalif-i Harbiye yükümlülüğünün de bu nispete göre halka salınması lazımdır. Lakin komisyonunuzun hazırladiği hesap cetveline bakılınca, Tekâlif-i Harbiye’nin Altıda/Beş’i Hıristiyanlara, Altıda/biri Müslümanlara yüklenildiği görülmektedir.

Komisyon Reisi Yusuf Efendi şöyle cevapladı:

Fakat, Ermeniler zengindirler. Şehrin ve Vilayetin çarşılarındaki dükkanların çoğu onlarındır. Bütün ticaret ve sanayi onların elindedir. Çok paraları vardır, çok vermeleri lazımdır.

Yusuf Efendinin söylediklerine karşılık ben şunu söyledim: Şehir içinde ve çevresinde yaşayan Müslümanların bir kısmı köy ve arazi sahibi olduklarını; han ve dükkanları bulunduğunu: Ermenilerle ortak ticaret yaptıklarından, onlar kadar kazandıklarını; Ermenilerden fazla hazır nakit paraları olduğunu söyledim.

Şehrin zengin Müslüman eşraflarından bir kaçının adını misal gösterdim. Bunların hem sayıca, hem servetçe Ermenilerden çok fazla zengin olduklarını; hem de hazır para sahibi olduklarını anlatım. Üstelik bir ay kadar evvel Diyarbekir şehri içinde çıkan yangın sonucu, Ermenilerin dükkanları ve iş yerleri yandığını, bundan dolayı şimdi  Ermeni zenginleri bile fakir hale düştüklerini bildirdim.

Ve konuşmanın sonuna şu sözleri ekledim:

– Her işte adalet ve doğruluk lazımdır. Mümkün olduğu kadar Osmanlı halkı’na müsavi muamele yapılmalıdır. Eğer Ermeniler ezdirilirse, (Altın doğuran yavrularını) Türkler öldürmüş olacaklardır. Son sözlerime Yusuf efendi cevap vermedi, Sustu…..»

Mıgırdiçyan’ın sözlerine Cercisağazade cevap vermez.

Söylediklerinin doğruluğunu kabul edip, etmediğini belli etmez. Lakin hazırlattığı cedvellerde yazılı rakamlarda değişiklik yapmadığına göre ve sonraları yapılan işlemlere bakılınca, ne ricaların, ne de Mıgırdiçyan’ın söylediği gerçeklerin tesiri olmamıştır.

***

Tepoyan’a göre İstanbul’daki İttihat ve Terakki Genel Merkezinden gönderilen açık emre uyularak: Diyarbekir şehir içi ve çevresindeki Ermenilerden (Tekalif-i Harbiye) adı altında (15,000,000 Gümüş kuruş) yani; (150,000) Osmanlı Altını toplatıldı.

Zaten her yerde olduğu gibi, Diyarbakır’da Soykırım planlı ve programlı bir ajandanın ürünüdür. Savaşla birlikte Ermenilere karşı şiddet sarmalı tırmanmaktadır.

Bunun bir parçası olarak  İTC daha Savaşın ilk günlerinde muhaliflere ve muhalif olabileceklere baskılarını arttırmıştır.  Bu politikanın bir parçası olarak 6 Eylül 1914 tarihinde yerel Ermeni önderlerinin  yakından gözetimi ve denetimin sağlanması talimatı verilmiştir.[11]

Talat 26 Aralık 1914 günlü talimatıyla, “tüm Erme­ni polis memur ve amirlerinin, Ermeni kamu görevlilerinin iş­lerine son verilmesini ve buna karşı çıkanların da sürgüne gön­derilmesini’’[12] emretmiştir. Bu talimat «İTC’nin Ermenilerin Osmanlılara sadakatine dair kuşkularının arttığının işareti.»[13] olmasının yanında geleceğin bir habercisi gibidir.

***

Diyarbakır Hıristiyanlarının sonunun asıl başlangıcı, yumuşak bulunan vali Hamit Bey’in (Kapancı) merkeze alınarak, yerine İttihad ve Terakki Cemiyeti  ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın cisimleşmiş hali Dr. Mehmed Reşid’in  vali olarak tayin edilmesiyle başlar.

28 Mart 1915’te, Doktor Mehmed Reşid, Diyarbekir valisi olarak göreve başladı. Dr  Reşid, denetimli olarak salıverilen mahkûmları da kattığı, 30 ila 50 Çerkez’den oluşan bir seyyar müf­reze birliğini de beraberinde getirmiştir.

Reşid  sıradan bir vilayet valisinden farklı ve daha büyük bir gücün sahibidir. Ermeni milliyetçiliği tehlike­sini zihninde bir saplantıya dönüştüren Mehmed Reşid, «Ermeni meselesi­nin çözümü»ne adanmış, bir milis grubunu da içine kattığı bir komite kur­muş ve soruşturmalara girişmiştir.

Dr. Reşit Diyarbakır yangınının faili olup Adana’ya gönderilen Memduh’u [Güran][14] da geri çağırır. Dr. Reşid’in gelir gelmez organize ettiği, Mektupçu Bedri, Jandarma komutanı Rüştü, eşraftan Yasinzade Şevki [Ekinci],[15]  Pirinççzade Fevzi, Müftüzade Şeref beylerden oluşan bir soruşturma komisyonu oluş­turdu.

Ardından  da Ermenileri taciz ve katliamları organize etmek için kendi başkanlığında bir Meclis-i ali oluşturur. Başkan yardımcıları Feyzi ve çeteler kumandanı Cemilpaşazade Mustafa’dır. Üyelerin başlıcaları: Feyzi’nin Yeğeni Pirinççizade Sıdkı [Tarancı], Müftizade Şeref [Uluğ], Harputlu Hüseyin, Yasinzade Şevki, Velibabazade Veli Necdet [Sünkitay], Zülfizade Adil [Tiğrel], Katipzade Şevket [Asena], Zülfizade Zülfi [Tiğrel], Cercis Ağazade Abdülkerim [Aksu], Direkçizade Tahir[i], Ganizade Servet [Akkaynak], Cercis Ağazade Kör Yusuf [Göksu], Attar Hakkı [Tekiner].

Bu kadro ile  İTC kurucuları[16], Patrik Zaven’in listesindeki[17] Diyarbakır’ın Soykırım aktörleri ile Diyarbakır Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri listesi[18] neredeyse bire bir örtüşmektedir.

Bu durumun Soykırım ile Milli Mücadele arasındaki ilişkiyi deşifre etttiğini rahatça söyleyebiliriz.

Bu ekibin merkezinde Merkez-i Umumi üyesi Mehmed Ziya (Gökalp) yer almaktadır. Ekibin neredeyse tamamı birbirleriyle akraba ve hısımdır. Ziya, Feyzi’nin yeğeni, Müftü İbrahim (Uluğ) Arif Feyzi’nin dayısıdır. Şevket Asena’nın eşi Ziya Gökalp’ın ablası, Feyzi ile Sıtkı ve  Cercis Ağazadeler de kuzen… listeyi uzatabiliriz.

Dr Reşid Nisan ayında 600 Ermeni ileri gelenini ve zanatkârını tu­tukladı. Diyarbekir’in en büyük Hıristiyan siyasi elit tabakasını hapse attıktan son­ra onların dinî liderlerine saldırdı. İşkenceye maruz bıraktığı bu insanların büyük çoğunluğunu katlettirdi. Artık vilayetteki tüm Ermenilerin suçlan­dığı bir ortamda, katliamlar gerçek bir soykırım boyutuna vardı; çok sayıda kadın tecavüze uğradı ve köle olarak satıldı.

Temmuz 1915’te bir “Terk Edilmiş Mallar” Komisyonu ku­ruldu. Kiliseler ve zengin Hıristiyanların evleri; askerî hastanelere, cephane­liklere, yetimhanelere ya da camilere dönüştürüldü. Ermeni mallarının ka­mulaştırılması ve ellerinden alınmasını, çok geçmeden Ermenilerin tehci­ri izledi.

Bu tablodan en çok yararlananlar bakanlıklar, askerler, burjuva sı­nıfı ve Balkan Savaşları’nda mülteci olarak gelen “kolonlar” oldu. Arnavutlar ve Boşnaklar, Adana ve Mardin ovalarındaki Ermeni ve Süryani köyleri­ne yerleştirildi.

Soykırım sonrası boşalan ova köylerini tekrar nüfuslandırmak gerekiyordu. Mehmed Reşid, Mart 1916’da Ankara valiliği görevine başlamak için bu şehirden ayrıldığında, Diyarbekir vilayetinin Hıristiyan nüfusunun büyük kısmı (toplam 157.000 kurban) ortadan kaldırılmış,[19]ekonomi çökertilmişti.

Soykırım süreci, çoğunluğu Hıristiyan olan işçi ve teknis­yenlerini, karadut tarımını, ipek böceği yetiştiriciliğini ve ipek do­kumacılığını ortadan kaldırdığı gibi,  özellikle maden işletmeciliği ve bakır endüstrisi de büyük zarar gördü.[20] Ermenilerin ihracıyla, pamuklu kumaş ve çanak-çömlekçilik üretimi bölgede son buldu. Yerel iktisadi entelijensiyadan kalan son adamın da ayrılışıyla, bölgenin ekonomik gelişimine dönük her türlü potansiyel tükenmiş oldu.

***

İTC’nin bu boyutta bir Soykırımı gerçekleştirecek gücü yoktu. Gerçekleştirmek için yerel güçleri örgütledi. Yerel güçler bu olguyu fırsata çevirerek koşullarını İttihatçılara dikte ettirdiler. Bunun rövanşı 1925 sonrasında alınacaktır.

Yazının son bölümü bu durumun irdelenmesine ayrılmıştır. Bir başka önemli olgu; Soykırım sürecinde Türk milliyetçileri ile Kürt milliyetçileri aralarındaki çelişkileri görmezden gelerek, işbiliği içindeydiler. Bü yüzden tarihi bölünme 10 yıl  sonrasına denk gelir.

Müslümanların gözü Ermenilerin zenginliğinin üzerinde olduğunu söylersek abartmış olmayız. Her sınıf mensubu tarafından yapılan bunca talanın ardından, Tepoyan’ın aktardığına göre; tehcirlerden sonra, «Ermeni Tüccarlarının mağazalarında, dükkanlarında ve depolarında bulunan malları de Hükümet kuvvetlerin gözetimi altında boşaltılıyordu. Bir kısmı Yüksek rütbelilerin evlerine gönderiliyor; bir kısmı bunları taşıtanlar tarafından aşırılıyor; gerisi kalan, Emval-i Metruke Anbarı diye adlandırılan yere gönderiliyordu. Bu işler Diyarbekir içinde dört ay devam etti.»

Diyarbekir’deki Hıristiyan nüfus 1915 sonbaharına kadar bü­yük ölçüde katledilmiş, sürgüne gönderilmiş ve sayıları çok azalmıştı.[21] 18 Eylül’de Reşid, Talat’a gönderdiği telgrafta şun­ları bildiriyordu: Şehirden sürgün edilenlerin sayısı aşağı yu­karı 120.000’i buldu.[22]

Fransız Dominikan Peder Jacques Rhetore’ye göre, 1915-1916 yıllarında yapılan zulüm sırasında 144.185 Hıristiyan kaybolmuştu, bunların 58.000’i Gregoryan Erme­ni, 11.500’ü Katolik Ermeni, 10.010’u Kildani, 3.450’si Ka­tolik Süryani, 60.725’i Yakubi Süryani ve 500’ü de Protestandı.[23]

Daha yüksek bir sayı Binbaşı Noel tarafından verilmek­tedir, ona göre, kurbanların sayısı 45.000’i Gregoryan Ermeni, 6.000’i Katolik Ermeni, 7.000’i Kildani, 2.000’i Katolik Sürya­ni, 96.000’i Yakubi Süryani ve 1.200’ü de Protestan olmak üzere toplam 157.000’di.[24]

Gerçek sayılar ne olursa olsun, 1915 soy­kırım zulmünde, Diyarbekir’deki Hıristiyan nüfusun neredey­se tamamı yok edilmişti.[25] Köylerin tamamı, mahalleler, cemaat­ler, büyük aileler yok edildi ya da yok olma noktasına getirildi.[26]

Diyarbakır ve yakın çevresindeki Katoliklerin katliamlarına dair Katolik Misyon Raporlarından bir seçki EK- 2 de verilmiştir.

Soykırım sürecinde incelenmeyen konulardan biri de süreçte katledilen Rum nüfusun boyutlarıdır. Üngör çalışmasında bu duruma kısaca da olsa değinmiş ve Silvan özelinde bir örnek vermiştir: «Az sayıdaki Ortodoks ve Katolik Rum da bu katliamlardan payını almıştı. Katolik bir Rum vatandaşın karısı Alman Yar­dımcı Konsolos Rössler’e başvurmuş, kocası Yorgi Obegi, kı­zı ve dört erkek kardeşinden Diyarbekir’deki Müslüman bir ta­nıdıklarının yanına saklanmaya gittiklerinden beri haber ala­madığını ileri sürmüştü.

Ancak sonradan bunların yakalana­rak sürgüne gönderildiği, ama Diyarbekir’in dışına çıkarılır çı­karılmaz üzerlerindeki değerli eşyalar alınıp öldürüldükleri an­laşılmıştı. Rum Ortodoks papazı sessizce ortadan kaybolmuş ve muhtemelen öldürülmüştü. Bir Osmanlı görevli, Memduh Bey’in papazı öldürdüğünü itiraf ettiğini Rössler’e anlatmıştır.[27] Silvan bölgesinde yaşayan 583 Rum’un 425’i öldürülmüştü.»[28]

Alman belgelerinde de Ermenilerin yanında sürülen diğer Hıristiyanlardan söz edilmektedir. Rössler’in Bethmann-Hollweg’e yolladığı 3 Eylül 1915 tarihli raporunda bu konuda oldukça ayrıntılı bilgiler barındırır. «Doğu Vilayetlerinden Ermeniler’den başka sadece Nasturiler değil, eski Süryaniler (Yakubiler), Katolik Süryaniler, diğer Hıristiyanlar da sürüldü. Uzun süreden beri burada bu gibi Hıristiyanların da öldürüldüğü söyleniyordu. Ben burada doğmuş, mesleği gereği çeşitli halk katmanlarıyla temas halinde olan, iyi gözlemci bir Avrupalı tanıdıktan bildiklerini bana yazılı olarak vermesini rica ettim, onun verdiği notları da ekliyorum. Ayrıca buraya erkekleri olmaksızın gelen, Ermeni olmayan bir sürü Hıristiyan kadın var. Erkeklerin öldürülmüş olmaları mümkündür. Kanıtlanmış bir vakada kayıplar Rum Katolik. »[29]

Tepoyan Diyarbakır’da Soykırım sürecinde katledilen toplum önderlerini sayarken, Mumciyan Kardeşler(Süryani Katolik), Mikayel Rumi          (Süryani Katolik), Bedros Hekimyan (Kildani) ve Fethullah Hekimyan (Kildani) yanında, Yorgi Abacı, Yusuf Kosti, ve Sarraf Vasil gibi Rum önderlerin  isimlerini verir.

Tepoyan’ın çalışması bir başka bakımdan da önemlidir. Tepoyan  ilk kez el konan kadınları isimleri yanında  el koyan failleri de listeler. Tepoyan çalışmasını esaretten kaçan kadınların anlatımlarıyla da zenginleştirilmiştir. Kadınlara ve çocuklara el konduğunda mirasına da el konulabilmektedir.

12 Temmuz 1915 tarihli emirde ; “Ermenilerin nakil ve sevkleri esnasında velisiz kalması muhtemel olan çocukların bakım ve terbiyeleri” için Ermeni ve ecnebi bulunmayan kura ve kazalardaki ileri gelen; itibarlı ve haysiyetli kişilere dağıtılmalarının uygun görüldüğü, mali durumu iyi olmayan Müslüman ailelere otuz kuruş aylık bağlanmasının kararlaştırıldığı bildirilmektedir. Bu telgrafta da iki husus oldukça önemli. Birincisi, “velisiz kalması muhtemel” ifadesidir. Sözü edilen yerlerin çoğunda sürgünler daha yeni başlamıştır. İkincisi, bu telgrafın da okunduktan sonra imha edilmesi istenmiştir.[30]  « Ermeni çocukları yanlarına alanlar veya bir kızla evlenenler, bu şahısların mirasçıları olarak kabul edilecek ve Ermeni çocukların mirası bu kişilere kalacaktır. İlgili emir 11 Ağustos 1915 tarihinde tüm Emval-i Met­ruke komisyon başkanlıklarına bildirilir.[31]

Başta Emlak-ı Metruke komisyonları görevlileri olmak üzere, yerel yöneticiler ve ileri gelenler arasında, zengin Ermeni ailelerin çocuklarını ev­lat edinme veya kocalan sürülmüş kadınlar ve genç kızlarla evlenme yarışı başlar. Harputlu bir kızın, mallarına el koyabilmek için, şehrin ileri gelen bir Türk’ü tarafından haremine dahil edilmesi; Erzurum konvoyunda bulunan bazı zengin Ermeni kadınların, mallarına hukuken el koyabilmek için zorla evlendirilmeleri, bu yağmaya verilebilecek örneklerden sadece bazılarıdır[32]

23 Eylül 1931 günlü Diyarbekir Gazetesinin 3. sahifesinin 5. sütunundaki tapu dairesinin ilanında, Fatih Paşa Mahallesi’nde satışa konu olan gayrimenkulun sahibi, Acemiyan İstepan’nın kerimesi/evladı Nivart’ın, Fatma Zekiye yapıldığı görülmektedir.[33]

Dr. Reşid’ten sonra vali olarak atanan Reşid’in mektupçusu, Bedri Bey, Kasım 1916’da Rum, Katolik, Protestan, Süryani ve Kildani Hıristiyanların bazılarının malları konusunda Dahiliye Nezareti’ne danış­tı. Bu insanların bir bölümü sürülmüş, bir bölümü ise yerlerinde kalmıştı. Şimdi bunlar veya alacaklıları yetkililere başvuruyordu.

Bedri Bey, Ermeniler­le ilgili emirleri bu vak’alara da uygulayıp uygulayamayacağını soruyordu. Nezaret sürülmemiş gayrimüslimlerin mallarının kendilerine ait olduğunu be­lirtti. Ancak, geride kalmış Ermenilerin mallarıyla, Ermenilerle birlikte sürül­müş diğer gayrimüslimlerin malları tasfiye edilmeliydi.[34] Merkezim emrinde,  Diyarba­kır vilayetindeki diğer Hıristiyan cemaatlerinin de, aynı ölçüde değilse bile, tehcir politikasına dahil edildiği kabul edilmektedir.[35]

***

El koymaların[36] ve gaspın yanında, zenginleşmenin ve nemalanmanın  birçok boyutu vardır: Müftü İbrahim (Uluğ) Din değiştirmelerden bir servet edindi. Lakin bu mühtediler birkaç hafta sonra ölüm konvoylarına katıldılar.[37]

Soykırımdan nemalanmanın bir başka boyutu da Ermenilerin güveninin kötüye kullanılmasıdır. Üngör ve Polatel, Soykırım incelemelerindeki Ergani bölümünde Zakir Beg örneğini verirler; Zakir Beg ailesi, servetini Ermenilerin güvenini kötüye kullanarak Ermeniler ölüm yoluna konduğunda, onların birikimlerine el koymuştur: Ekonomist Zülküf Aydın, Ergani bölgesini detaylı olarak araştırmıştır. Bir Diyarbekir köyü hakkındaki yazısı bir Kürt ailesi olan Aydoğanların yaşamını ve dönemini izliyordu. Aydın’ın detaylı araştırmasına göre, Aydoğan ailesinin reisi, ticaret ve tefecilik alanında iştigal eden en zengin eşraftan biriydi. Zakir bey, ticaret ve küçük ölçülü imalatla iştigal eden Ermeni seçkinleriyle bağlantılıydı. 1915’de ‘zengin Ermenilerden bazıları, Zakir beyin şahsi arkadaşları, döndüklerinde geri almak kaydıyla mal/mülklerini Zakir bey’e emanet ettiler ama asla dönemediler. Ticaretinin özünü kaybeden, ama epeyce değerli maden ve para biriktiren Zakir bey ailesini alıp Ergani’ye taşındı. [38]

Soykırıma kitlesel desteğe dair itiraf EK-4 te Savur’luların kitlesel olarak Aynvardo saldırısı özelinde örneklenmiştir.[39]

Diyarbekir’de, Tirpanciyan’ın ipek fabrikası Müftüzâde Hüseyin (Uluğ) ve Direkçizâde Tahir (Direkçi) tarafından gasp edilmişti. Onların yönetimi altında ipek dokuma işyerleri kademeli olarak sanayileştirildi.

Hükümet 1930’da ipek üretimi için bir meslek okulu açtı, onlarca genç çırak yetiştirdi ve pratik ve finansal yardım sağlayarak geliştirilmesini destekledi. Hüseyin ve Tahir 1915’te el koydukları ipek dokuma tezgahlarda şal ve palto gibi her türlü tekstil ürününü ürettiler.[40]

İpek üreten Diyarbakır’ın en zenginlerinden Tirpanciyan ailesinin soyundan biri ile günümüzde New York City’de bir taksi sürerken karşılaşıldı.[41] Tirpancıyan ailesinin son fertlerinden Yervant Tirpancian, ailesi ile ilgili bilgiler verir: «Dedem Tirpancıyan Osmanlı Bankasının binasını yaptırmış. Altı taş, üstü portollerle yontma taş geçirilmiş. Banka için yaptırmış ve bir nevi ortak. Ben Bankanın ufak bir hissesinin emval-i metruke olduğu için, bizim hissenin de izale-i suyu ile satıldığını gördüm. Haraç mezat sattılar. Tırpanciyan Mıgırdıç Efendinin evi eşyalari ile o devirde İttihat ve Terakki mensubu Veli Necdet’e verilmiş. Evde eşyalardan başka, ticari eşya… vs hariç 45 bin altın nakit çıkmış… Ziya Gökalp’in de Tirpanciyanlara 1000 altın borcu vardı…»[42]

Soykırımın sonucunda Diyarbakır’da yerel Müslüman seçkinler bir servet topladı. Bundan başlıca faydalananlar arasında Vali Reşid Bey de var­dı. Eylül 1915’te mebus Kâmil Bey, İstanbul’a gelerek valiyi ihbar etti. Me­bus, Reşid Bey’in başlıca motivasyonunun açgözlülük olduğundan ve bu ne­denle katliamları diğer grupları hedef alacak şekilde genişlettiğinden kuşkula­nıyordu.

Zengin Kildanileri öldürtmüş ama bu cemaatin yoksul üyelerine dokunmamıştı. Hatta on Müslüman fahişeyi, servetleri nedeniyle öldürtmüştü. Valinin büyük miktarda paraya ve değerli eşyaya el koyduğunu iddia etti. Re­şid Bey’e yönelik eleştiriler ve kuşkular zaten artıyordu.

Ancak Kâmil Bey’in iddiaları tamamen memnuniyetle karşılanmadı. İTC önderliği, mebusu tehdit etti. Adam çok şey biliyordu ve parti Diyarbakır vilayetindeki katliamla ilgili bilginin örgütün kontrolü dışında yayılabileceğinden korkuluyordu.[43]

Hilmar Kaiser, Üngör ve Polatel’in Ermeni mallarının gaspını ilişkin olarak; “Ermeni mallarının dağıtımı, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu etkili aileleri [Diyarbakır eşrafı] memnun edecek şe­kilde örgütlenmişti, ama malların gaspıyla soykırım arasındaki ilişki İki yönlü bir süreçti: jöntürk  rejimi Ermeni mallarını yerel seçkinlere, onların soykırımı desteklemesi karşılığında dağıttı.

Başka  bir deyişle bir kazan-kazan durumu söz konusuydu. Rejim eski şehir aristokrasisinin sadakatini, onların ekonomik çıkarlarına seslenerek ve böylece yeni bir burjuvazi yaratarak satın aldı.”[44] Yargısına karşı çıkar. «Rejim eski şehir aristokrasisinin sadakati­ni satın aldı’ iddiası hiç de doğru değildi. Yerel seçkinler kendi istediklerini kendileri almışlardı.» ve ekler. Kısacası saldırganlar, diğer fırsatçılar, vatandaşlar veya memurlar, vi­layetin Ermeni mallarını yağmaladılar…[45]

Bu olgu gelecek bölümde incelenecektir.

[1] Yani Kildaniler.

[2] Mustafa Kemal, Eskişehir – İzmit Konuşmaları (1923),  Kaynak Y. 1998 s. 6.

[3] Tanin 14 Kasım 1914 akt. Uğur Ümit Üngör, Modern Türkiye’nin İnşası, çev  Ali İhsan Dalgıç, İletişim 2016, s. 115-116.

[4] Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasal Anılar, T. İş Bankası Y. 2000, s 313-314

[5] Gustave Meyrier’e, Les Massacres de Diarbekir, L´Inventaire, 2000, s. 53. Aktaran: Yves Ternon, Mardin 1915, Bir Yıkımın Patolojik Anatomisi, Çev: Naringül Tateosyan, Belge, 2013, s. 175.

[6]    BOA.DH.ŞFR 44/234.

[7] Taylan  Esin-Zeliha Etöz, 1916 Ankara Yangını Felaketin Mantığı, İletişim, 2015, s 64-65.

[8] A. Tepoyan, 1915 Yılındaki Ermeni Soykırımı Faili İttihatçıların 1919 Yılında Yargılanış Tarihi (1878’den 1918 yılına kadar Osmanlı Devleti ile Ermeni Milleti ilişkileri ve önemli olaylar), 7. Cilt (Yayına Hazırlanmaktadır)

[9] Zarar (350.000) Lira Kabul edilse bile, bu 1980 yılındaki Altın Rayic değerine  göre hesaplanırsa… (350.000×13.000= 4.550.000.000 Tl eder) Yani: Dört Milyar, Beş yüz elli Milyon TL. eder.

[10] Thomas Mıgırdiçyan’ın «Diyarbakır’da Katliamlar ve Kürtlerin Vahşeti» orjinal başlıklı anıları, Ermenice’den çeviri: Vartanuş Çerme. Anılar «Ermenilerin Kaleminden Kürtleşen Ermeniler» başlığıyla, muhtemelen İngilizce’den  Kaya Ataberk çevirisiyle sansürlenerek T&K Yayınevince 2015 yılında basılmıştır.

[11] BOA.DH.ŞFR 44/200 6 ).1914 Talat’tan vilayetlere

[12] BOA, DH.ŞFR 48/166, Talat’tan Erzurum, Bitlis ve Van vilayetlerine, 26 Ara­lık 1914.

[13] Uğur Ümit Üngör, Modern Türkiyenin İnşası… s 120.

[14] Memduh Güran, Kemalist dönemde de Emniyet teşkilatında komiserlik yapmıştır. Kumara düşkündür. Bir oyunda resti görür ve kaybedince kızını verdiği söylenir. Kör olmuş ve 1930’ların sonunda ekmeğe muhtaç, sefalet içinde ölmüştür.

[15] Şevki Ekinci’nin ayağı atının üzengisinde kalır ve sürüklenerek ölür.

[16] İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbakır’daki örgütlenmesi erken bir tarihe rastlamaktadır. Zira İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti’nin kurucularından Dr. Abdullah Cevdet, 1894-1895’te bir süre Diyarbakır’da meydana gelen kolera salgını nedeniyle doktor olarak çalışırken. Mehmet Ziya (Gökalp) Bey’i bu Cemiyet’e alarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbakır şubesinin tohumları atılır. Ziya Gökalp, İstanbul’a gidince İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin diğer kurucu üyelerinden İbrahim Temo ve Diyarbakırlı Dr. İshak Sükûtî, onun cemiyete kesin kaydını yaparlar. Bu yıllarda Diyarbakır’da bazı politik sürgünlerin var olduğu ve İstanbul’dan getirilen illegal broşürlerin gizlice dağıtıldığı da bilinmektedir. 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanı Diyarbakır’da büyük bir heyecanla karşılanır. Hürriyet adına gösteriler ve toplantılar yapılır. Bu süreçte Ziya Gökalp’in bazı arkadaşlarıyla gizli olarak kurduğu cemiyet, birkaç gün sonra “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Diyarbekir Şubesi” adıyla ortaya çıkar. Cemiyetin ilk mensupları şunlardır: Mehmet Ziya (Gökalp), Attarzade Hakkı (Tekiner), Erzurumlu Yüzbaşı Mazhar, Reji Müdürü Abbas Fadıl, Mirikâtibizade Ahmet Cemil (Asena), Cerciszade Yusuf (Göksu), Yasinzade Şevki (Ekinci), Özdemiroğlu Kemal Şakip, Mustafa Akif (Tütenk), Velibabazade Veli Necdet (Sünkitay), Müftüzade Şeref (Uluğ), Lalizade Mustafa ve Yüzbaşı Eşref. Bunlardan ilk beş kişi yönetim kurulunu teşkil etmişlerdir. Cemiyetin ilk mesul murahhası Ziya Gökalp’tir. Onun Selanik’e gitmesinden sonra Attarzade Hakkı Bey bu göreve getirilmiştir. Hakkı Bey’den sonra Yasinzade Şevki (Ekinci) Bey mesul murahhas olmuştur. (Oktay Bozan, Peyman Gazetesi Bağlamında İttihat ve Terakki Cemiyetinin Diyarbakır Şubesinin Faaliyetleri, Osmanlı’dan Günümüze Diyarbakır, ed. İ. Özcoşar ve diğ. Ensar neşriyat, 2018 içinde s. 408-409.

[17] Sait Çetinoğlu, Patrik Zaven’in Ermeni Soykırımı Örgütleyicilerinin listesi Exterminators,  Péri Y. 2011.

[18] Zazazâde Mustafa  (Başkan), Ganizade Reşat (Üçok), Attarzade Hakkı, Hafız Ömer Efendizâde Kemal, Ulemadan Hamdi, Beysanzâde Molla Ahmet, Tahir Ağazâde Nedim, Kılıçzâde Hayri, Muharremzâde Ali, Cercis Ağazâde Yusuf (Göksu)), Hatip Sabir (Karaozan). Müftü Hacı İbrahim (Uluğ), Piranlızâde Nazım (Önen), Nakib Bekir Sıtkı (Ocak) ve Cerciszâde Abdulgani (Göksu).(Vedat Güldoğan, Diyarbakır Tarihi, Kripto, 2011, s 206

[19] Uğur Ümit Üngör, Mehmet Polatel, Confiscation and Destrucrion, The Young Turk Seizure of Armenian Property, Continuum, 2011, 149-150).

[20] Michel Bruneau, Küçük Asya’dan Türkiye’ye Azınlıklar, Etni-Milli Homojenleştirme, Diasporalar, çev. Ayhan Güneş, İletişim, 2018, s. 290.

[21] Daha geniş bilgi için bkz., Resimli Tarih Mecmuası, “Bir Canlı Tarih Konuşuyor” C. 4, Sayı: 43, Temmuz, 1953, s. 2444-2445. EK-1

[22] BOA, DH.EUM, 2. Şb. 68/71, Reşid’ten Talat’a 18 Eylül 1915.

[23] Rhétoré, Les chrétiens aux bétes ! Les éditions cerf, 2005, s. 136

[24] Noel, Diary of Major E. Noel, s. 11. Üngör, Bu sayıların Rhéthoré’nin listesinin  1. Bölüm’deki nüfus sayılarıyla (Rhéthoré listesinde toplam Hıristiyan nüfus olarak olarak 175.670 sayısını verir) karşılaştırıldığında, Diyarbekir’deki Hıristiyan nüfusun % 87-95 ara­sında yok olduğu anlaşılmakta olduğunun altını çizer. Ancak bu sayıların içinde Rum nüfus bulunmamaktadır. Binbaşı Noel’in Günlüğü’nün Türkçe baskısı sansürlüdür.

[25] Diyarbakırdaki Soykırım esnasında katledilen Hıristiyanlara dair bilgileri EK- 3 te verdiğimiz 11 Hazîrân 1921 günlü Huyodo gazetesinde özetlenmiştir. uyoḏo, 1, no. 2 (11 Hazîrân 1921), 2-4.

[26] Uğur Ümit Üngör, Modern Türkiyenin İnşası, Doğu Anadolu’da Ulus, Devlet ve Şiddet (1913-1950), çev Ali İhsan Dalgıç, İletişim, 2016, s. 160-161.

[27] PAAA, RL4086, Rössler’den Bethmann-Hollweg’e, 3 Eylül 1915, 2 numaralı ek. Memduh Bey’in bir Ingiliz ve Rus’u da öldürdüğü anlaşılmakladır. Üngör, öldürü­len İngilizin büyük bir ihtimalle misyoner Albert Atkinson olduğunu söyler. Talat daha son­ra Reşid’e bu kişilerin nerede olduğunu sormuştur. BOA, DH.ŞFR, 56/238 Ta­lat’tan, Reşid’e, 30 Ekim 1915.

«Halep’te Tibi semtinde kayınbiraderi Fathallah Obegi’nin yanında yaşayan Obegi isimli bir kadın var; bu kadın kocası Yorgi Obegi ve kayını Nuri Obegi ile birlikte Diyarbakır’da yaşıyordu. Dört erkek kardeşi de oradaydı. Diyarbakır’da katliamlar yeniden başladıktan sonra Nuri Obegi ailesiyle birlikte arkadaşının ağasının yanında saklandı. Türk misafirperverliğinin Arap misafirperverliğine benzeyip benzemediği bilinmiyor, ama o zamandan beri ondan bir haber alınamadı. Hepsi Katolik Rum olan Yorgi Obegi, karısı, oğlu ve kızı, karısının dört kardeşi sürgün edilenler arasındaydı. Diyarbakır’dan çıkar çıkmaz Yorgi Obegi ve dört genç, aynen Ermeni erkekleri gibi, karılarından ayrıldılar ve başka bir istikamete götürüldüler. Kadın o zamandan beri kocasından ve kardeşlerinden bir haber alamadı. Yolda Bayan Obegi’nin her iki çocuğu kaçırıldı. Büyük zahmetlerden sonra oğlunu yeniden buldu, ama sekiz yaşındaki kızını bulamadı. Diyarbakır’da sadece Ermeniler yoktu. Diğer dinî cemaatlerin mensupları neredeler? Bu, Konsolosluğun oradaki temsilcisine sorulabilecek kolay bir soru. Diyarbakır’da bulunan ve ismini vermek istemeyen Hıristiyan bir Osmanlı Subayı bana bu şehirde sadece tek bir Rum peder bulunduğunu anlattı; o nerede? Öldürüldü. Hıristiyan subay bana oradaki polis komiserinin Gabriel adında bir sürgünün öldürüldüğünü söylediğini anlattı. Onun tahminine göre biri İngiliz, diğeri Rus olan, Atkinson ve Paskal adlı iki kişi de iki ay önce öldürülmüş. Polis komiseri ona, onları kendisinin öldürdüğünü anlatmış »

[28] Uğur Ümit Üngör, Modern Türkiyenin İnşası…178-179.

[29] Wolfgang Gust, Alman Belgeleri,Ermeni Soykırımı 1915-16, Alman Dışişleri Bakanlığı siyasi Arşiv Belgeleri, çev Zekiye Hasançebi – A. Takcan, Belge 2012, s 429

[30] 12 Temmuz 1915, DH.ŞFR., 54/411, Taner Akçam, Soykırımın Yapısal Bir Unsuru Olarak Asimilasyon ve Zorla Müslümanlaştırma, Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler Konferans Tebliğleri, HDV yayınları  2013, s 142-

[31] BOA/DH.ŞFR, no. 54-A/382 Dahiliye Nezareti İAMM’den 11 Ağustos 1915

[32] Erzurum sürgün kafilesinden birtakım zengin Ermeni kadınları, olaysız ve “yasal” bir servet transferi için Müslümanlarla evlenmek zorunda bırakıldılar. Başka bir vakada ise polis, sürgün edildiği yerden kaçarak Malatya’ya ulaşmayı ve ABCFM hastanesine sığınmayı başaran zengin bir Harputlu Ermeni kadını yakalamak için olağanüstü bir çaba sarf etti. Aslında polis kadın kaçakları fazla umursamıyordu, ancak bu vakada kadının komisyona verilmeyip yerel ileri gelenler tarafından el konulan mülkünü geri isteyebilme tehlikesi mevcuttu… Harputlu bir Türk, haremine dahil ettiği bir kıza ait ve ABD’ye gönderilmiş olan parayı, söz konusu kişinin arzusu dışında geri istiyor, hatta bu maksatla valiyi [Sabit Sağırığlu] devreye sokuyordu.  Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938, çev. Atilla Dirim, İletişim, 2005, s. 606-607

 

[33] 23 Eylül 1931 günlü Diyarbekir Gazetesi Hacı Büzrük Mahallesinden Ahmet Cemil efendi oğlu İhsan Efendinin 1200 liraya aldığı Fatih Paşa mahallesinin cirik fürunu sokağındaki 31-6471 eski 53-37 yeni rakamı ba? Numaralı hanenin Mart 927 tarihli ve 40 numaralı Tapu Kaydile senedinde satanın ismi acamiyan istipan kerimesi Nevart ve beyinin ibraz olunan hüviyet cüzdanında ismi Fatma Zikiye olarak mukarrer olduğu ve isim isim muhaneyetinin kendisinin bilihtida Fatma Zikiye namını almasından ileri geldiği nüfus idaresinden bildirilmesinden Tapu kayıt ve senedinin tahsis olunacağından tashih isminden dolayı kendini mutezarrır ad edenlerin ilan tarihinden itibaren on gün içinde Tapu idaresine müracaaat etmeleri veyahut taraflarından b?? Senet kefil göndermeleri ilan olunur.

[34] DH.ŞFR 537-94, Bedri’den Dahiliye Nezareti’ne, Diyarbakır, 18 Kasım 1916, No. 1075; DH.ŞFR 70-79, Şükrü’den Diyarbakır vilayetine, 23 Kasım 1916, İAMM, İskân Şubesi Umumî 1089.

[35] Hilmar Kaiser, Diyarbakır’da Ermeni Kıyımı, çev Ayşem Gür, 2015, s 262-263

[36] El konulan mallar ile ilgil daha geniş bil ve listeler, Sair Çetinoğlu, Diyarbakırda Ermeni Mallarını Kim Aldı ? Diyarbakır ve Çevresi Toplumsal ve Ekonomik Tarihi Konferansı, HDV yayınları, 2013, s368-406, Sait Çetinoğlu, Ergani’de Soykırım ve Ermeni Mallarının Paylaşımı, https://www.academia.edu/41813127/Erganide_soykirim_ve_Ermeni_mallarinin_paylasimi (7.09.2020)

[37] Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı, Çev. Ayşe taşkent Ekmekçi, İletişim, 2015, s. 512.

[38] Uğur Ümit Üngör, Mehmet Polatel, Confiscation and Destrucrion… s 150-151

[39] Savur, Zeki Teoman Halkevi Başkanı,  C.H.P. Halkevi yayın: 2 1944 s 6-7

[40] Uğur Ümit Üngör and Mehmet Polatel, Confiscation and Destruction… s 160

[41] Personal communication by Richard G. Hovannisian, Los Angeles, 18 April 2010. Uğur Ümit Üngör and Mehmet Polatel, Confiscation and Destruction… s 164

[42] Yervant Tirpanciyan ile yapılan mülakat (özel arşiv) Yervant Tirpanciyan mülakatında, Veli Necdet’in dedesinin İtalyan olduğunu Müslümanlığa dönerek Veli adını aldığını eklemiştir.

[43] Hilmar Kaiser, Diyarbakır’da Ermeni Kıyımı… s 267

[44] Uğur Ümit Üngör and Mehmet Polatel, Confiscation and Destruction… s. 167.

[45] Hilmar Kaiser, Diyarbakır’da Ermeni Kıyımı… s. 269.

————————————————————————————————

EK-1:

Katliamlar ve Yıkımlar[1]

Fransızca’dan aktaran

Ardachès khodjasarian

Düzelti ve Notlama

Jan Beṯ-Şawoce

 

Saygıdeğer Babilistan Kildani Patriği,

bize savaş sırasında,

kendi Piskoposluk Bölgelerinin yaşadığı afetlere,

genel bir bakış sunmanın onurunu veriyor.

Mezopotamya ve Kafkasya ordularının

bildirgelerini okurken, haritada aradığımız birçok adı buluyoruz;

ancak bu yeni ayrıntılar, okurları çok duygulandıracak.

Babilistan Kildani Patriği

Kadasetli Yusuf-Emanuel Tuma’nın[2]

Mektubu

Musul, 2 Aralık 1918

Son olarak, Fransa ve müttefiklerinin zaferleri sayesinde, nefes almaya başlıyoruz ve dört yıl içinde, ilk kez kendimizi tehlikeden uzak buluyoruz. İletişim kurmaktan özgürüz ve şüphesiz, sevgili dostlarımız ve hayırseverlerimizle, savaş sırasında mutsuz ülkelerimizin üzücü durumu hakkında doğru haberleri almaktan endişe duyuyorlar.

Bugün, Allaha şükür kendimizi barış, huzur ve özgürlük çağında buluyoruz. Konuşabiliyor ve durumumuzu haklı olduğumuzu,  teselli almak ve aynı zamanda derin yaralarımızı iyileştirmek, harap olanları yükseltmek ve restore etmek ve nihayet talihsiz zulüm kurbanlarına adalet getirmek için detaylı olarak anlatabiliyoruz.

Musul Patrikliğine Bağlı Piskoposluk Bölgesi,

Kerkük, Zaho ve Akra Piskoposluk Bölgeleri

Yönetimin özel korumasıyla ve tüm beklentilere karşın katliamlardan kurtulmayı başardı. Ama bu mutlu sonuca varmak için, Musul’un her iki valisi, Süleyman Nazif ve Haydar beylere, defalarca ısrarlı, nezaket ziyaretleri yapmak zorunda kaldım, haklarını vermeli, vilayetin Hıristiyanları hakkında yardımseverlikleri övgüye değer.

Bu Piskoposluk Bölgeleri kıyımdan kurtulmayı başardı, ancak, ne yazık ki kötü niyetli insanların sıkıntılarına katlanmak zorunda kaldılar.

Ayrıca bu ülkeyi rahatsız eden ve denediğimiz her şeye rağmen korkunç bir yıkıma neden olan kıtlıktan muzdarip oldular. Kısıtlı tüm kaynaklarımızı isteyerek feda ettik, kredi almak için her tarafa elimizi uzattık; talihsiz açlık kurbanlarına yardım etmek için patrikhane mobilyalarını, hatta kutsal eşyaların bir kısmını satmak zorunda kaldık; ama herkes için yeterli olamadık gözyaşları ile binlerce çocuğumuzun yenik düştüğünü gördük!

Diyarbekir ve Mardin Piskoposluk Bölgeleri

Harabeden kısmen kurtulabildi: köy ahalileri ruhbanlarıyla birlikte katledildiler, malları harap oldu, yaşamda kalabilenlere her türlü şiddet ve zulüm uygulandı.

Diyarbekir ve Mardin kentlerinde kalan nüfusun büyük bir kısmı öldü ve kurbanların mülkü yağmalandı. Piskoposluğun iki piskoposu, ruhbanları ve topluluk, inançları yüzünden sürekli sefalet ve şiddet yaşadılar.

 Siirt Piskoposluk Bölgesi

Ciddi şekilde yıkıldı ve harap oldu. 35 yıldır katolikliğe dönen Piskopos Tomas ile birlikte 12 ruhban ve yaklaşık 4.000 kişi tarif edilemez terör ve azaptan sonra katledildi; kiliseler, manastırlar, piskoposlukevi, okullar ve hayır kurumları tahrip edildi ve tamamen yağmalandı. Katliamlardan kaçan Hıristiyanlar, özellikle genç kızların ve kadınların çocukları bir bölgeden diğerine sürüldü; en acımasız ve iğrenç azaplara maruz kaldılar

Bu talihsiz insanların çoğu, maruz kaldıkları tarif edilemez zulümler sonucunda öldü; diğerleri hala barbarlar tarafından tutuluyor; sadece birkaçı Musul ve Mardin gibi önemli merkezlere ulaşabildi.

Cizre Piskoposluk Bölgesi

Siirt’le aynı kaderi paylaştı; kıyımda piskopos, 10 ruhbanı ve ona bağlı çevre köy ve kentin yaklaşık 5.000 hıristiyanı; kiliselerin, piskoposlukevi, işyerlerinin, taşınır ve taşınmaz malların yağmalanması ve imhası.

Yaşamlarını kurtarabilenler çocuklar, kızlar ve kadınlar; köle olarak götürüldü ve en kötü zulümleri gördü. Az sayıda kişi Musul’a ulaşabildi.

Bu kurtulanları açık kollarla karşıladık ve onlara gücümüz dahilinde tüm ilgi, bakımı sağladık. Ne yazık ki, iyi niyetimize ve babalık yardımlarımıza rağmen, geçen yılki kıtlık yüzünden yok edildiler; bu kıtlık, tanık olan herkesi titretti.

Maalesef birçoğunun Hıristiyan inancından vazgeçip İslam’ı benimsedikleri de unutulmamalıdır; bazıları yeni bir katliam korkusuyla, diğerleri zorbalıkla.

Van, Gevar, Diza ve Yukarı Berwari

Bölgelerinde sekreteriyle piskopos kurtulabildi, ancak piskoposlukevi ve şapeli harap edildi ve ateşe verildi; Diza’deki kilise ve  piskoposlukevi aynı kaderi paylaştı.

Ayrıca, bu bölgelerdeki Katoliklerin çoğu ruhbanlarımızla birlikte öldüğünden de eminiz.

***

İran’daki üç Piskoposluğumuzdan: Urmiye, Hosrova ve Sena, şu ana kadar kesin bir bilgimiz yok; bize ulaşan raporlardan, üç piskoposun yaşamda olduğu, ancak topluluktan çok sayıda can verdikleri, mallarının çalındığı ve yağmalandığı anlaşılıyor.

İşte savaştan kaynaklanan felaketlere genel bir bakış.

Artık tehlike dışındayız; ama ne kadar enerji harcamamız gerekecek, talihsiz yaşamda kalanların ihtiyaçlarını karşılamak için, ne kadar fedakarlık yapmak zorunda kalacağız?

Onları kendi ülkelerine geri getirebilmek, kiliseleri, piskoposlukevlerini ve her türlü kuruluşu, yıkıntılarından çıkarıp havarilik çalışmalarımızı bu canlar arasında devam edebilmek için!

Babilistan Kildani Patriği Yusuf Emanuel Tuma II

 Babilistan Kildani Patriği

Monsenyör Yusuf Emanuel Tuma II

Cizre ve Siirt sancaklarındaki katliama dair[3]

Mezopotamyadaki Fransız konsolosu M. Roux’a 29 Ocak 1919.[4]

 

Bitlis Vilayetinde

Siirt Kildani Başpiskoposluǧu

 

Öldürülen ruhban sayısı: 1 piskopos, 12 peder ve yaklaşık 4.000 inançlı

 

Harap edilen

yerler

Kasaba ya da köy

Katliamları uygulayanlar Rehberlik edenler Yıkılan

Kiliseler

Siirt Halenze reisi

Haccı Barxo´nun evlatları

Fisken reis

Şeyh Muhammed

Nazmi Bey, jandarma komandanı

Muhammed Aǧanın evlatları

1 kilise

1 manastır

Mar Ya‘qub Şeyh Muhammed

Farsaf reisi

Abdülrezzak,

Haccı Abdüllah

1
Ketmus Cuwankiye reisi Sılo´nun evlatları ve bunların çetesi Hamid Efendi

Haccı Mustafa Hetro

1
Ḫadide Kelhoc, Bloris

ve Kersiya´dan Ömer Şahin

Şeyh Muhammed

Ahmed Şekerci

1
Gidyanes Cenguwir reisi

Haccı Tahir´in evlatları

Keçki ailesi

Abdülmevla

1
Tıl-Mışar Muhammed Resul

ve onun evlatları

Köy muhtarı Sa‘id Hasan

Haccı Yasin

1
Mar-Gurya Kara-Daran aǧaları Sa‘id Haydar

Hasan Muhame

1
Der-Şımş Şeyh Xıdır

ve onun evlatları

Hamke familjen 1
Bingof Ömer Aǧanın evlatları Mamo ailesi

Haccı İsa Hamo

1
Sadaǧ Gundi aǧalarına

Şeyh Fatiq Qasim Abdül-Kerim

Haccı Abdülkerim ailesi 1
Bırke İskan, Fero ve Ömer´in evlatları Haccı Abdülrahim´in evlatları 1
Bekend Ömer ve İskan´ın evlatları Haccı Xalaf ailesi

Haccı Musa

1
Piros Aro´nun aǧaları

ve bunların çetesi

1
Dentas Aro´nun aǧaları

ve bunların çetesi

1
‘Eliloke Aro´nun aǧaları

ve bunların çetesi

1
Yukarı Artevina Aro´nun aǧaları

ve bunların çetesi

1
Aşaǧı Artevina Aro´nun aǧaları

ve bunların çetesi

1
Dehok Bataviya´nın aǧaları
Gura-tıl Garisa ve Domani aǧaları 2
Toplam Kilise 21

 

Açıklayıcı notlar

Mar Ya’qub Manastırı Doǧu ile ilgili en eski elyazıtlarını içeren değerli bir kütüphanesi vardı.

Diyarbakır Vilayetinde

Cizre Kildani Başpiskoposluǧu

Öldürülen ruhban sayısı: 1 piskopos, 10 peder ve yaklaşık 5.000 inanlı

 

Harap edilen

yerler

Kasaba ya da köy

Katliamları uygulayanlar Rehberlik edenler Yıkılan Kiliseler
Cizre Şırnak ve Silopi Aǧaları

Bazamer, Xapsiya

Müftü

Feyzi Bey,

Diyarbekir Milletvekili

1
Taqiyan Esene´den Süleyman

ve Köçerler´den İsmail

Haccı Na‘im Aǧa 1
Gurige-Badro Şırnak ve Silopi Aǧaları

ve bunların çetesi

Haccı Zoraf, Muhammed Arabe 1
Wahsad Şırnak ve Silopi Aǧaları

ve bunların çetesi

Haccı Seyfeddin 1
Marze Esene aşireti Sa‘id Necmeddin 1
Tıl-Dare Esene aşireti Sa‘id ‘Abdülhamid 1
Bırke Esene aşireti Şeyh Muhammed Emin´in

evlatları

1
Bara-Betha Esene aşireti Sa‘id Hindi, Yusuf Efendi 1
‘Emerin Esene aşireti Muhammed-Xani´nin evlatları 1
Jariẖa Mamman aşireti Reşid´in evlatları,

Ahmed Nazo[5]

1
Xandaq Mamman aşireti Muhammed Emin Goro 1
Jded Mamman aşireti Abdülmanaf, Musa Efendi 1
Mansuriye Batuwan aşireti Reşid´in oǧlu Sevi 1
Yukarı Dera Batuwan aşireti Haccı Abdülhamid, Haccı Sefo 1
Aşaǧı Dera Batuwan aşireti Haccac ‘Abde,

Sa‘id Muhammed

1
Nahervan Batuwan aşireti Sa‘id ‘Abdülselam 1
Baspin Batuwan aşireti Haccı Hasan Fattah 1
Harbol Şırnak Aǧaları 1
Tel-Qıbbin Şırnak ve Silopi Aǧaları 1
Peş-Xabur Miran aşireti 1
Toplam Kilise 20

 

Açıklayıcı notlar [aynısı yukarıda]

 

[1] Massacres et Destructions, Les Missions Catholiques, N° 2591, 31 Ocak 1919, Lyon, s. 49-50.

[2] Patrik Yusuf-Emanuel Tuma (1852-1947).

[3] Kaynak: Serie Levanten 1918-1929, kategori Türkiye, Cild. 127, fos 79.

[4] MAE Serie Levant 1918-1940 51. Cilt.

[5] Mardinli Muhallemi, Teşkilat-ı Mahsusa´ya baǧlı milis lideri. Mardin´de İttihada baǧlı Cemiyet Kulübü üyesi.

——————————————————————————————

EK-2:

Diyârbekir kıtâli[1]

Şemmâs Tûmâ Yonan Neccâr

Gerşünice´den aktaran

Benjamin Trigona-Harany

Editör

Jan Beṯ-Şawoce

1

ˁAtîdeki (Acınacak hâllerimiz çok, düşündüğümüz hiç yok) serlevhalı bir mukaddime ile (Diyârbekir kıtâli) unvânlı bir târîhçe, Diyârbekir’den Amerika’ya yeni gelen Tûmâ efendi Neccâr nâm hamiyetli bir genç tarafından idâremize gönderilmiştir.

Esnâ-yı harbda Diyârbekir’de vukûˁ bulan fâciˁaları rây-ı ayün[2] görmüş olduğundan ileride Diyârbekir kıtâli hakkında mevsûk ve muˁtemed târîh yazanlarımız şu gencin ifâdât sahîhalarını bir merci-i ittihâd eylemeleri maksadıyla buracıkta derc olunur.

 Acınacak hâllerimiz çok, düşündüğümüz hiç yok

Epeyi bir müddet olunuyor ki Beth-Nahrin cerîdesini okuyorum. Olmuş geçmiş olan şeylerin üzerinde oldukça konuşuluyor. ˁAcaba Diyârbekir kıtâlinin üzerinde niçin birimiz konuşmuyoruz? Ermenîler[3] bu vukûˁâtın üzerine bir çok kitâblar telîf etmişler. Bizim cerîdemizin bir köşesinde bile bu husûslarda bir şey bulundurmadığımız neden ileri geliyor anlayabilir misiniz? Bizim nüfûsumuzun zâyiˁâtı onlardan az mıdır? Velev az bile olmuş olsa onları cerîdelerimizde ilân etmek lâzım değil midir? İhtimâl denilir ki cümlemizin işitmiş olduğumuz bir vakˁayı bir daha cerîdelere vermek ne lâzım?

ˁAcaba bu düşündüğümüz fikri dîger milletler de düşünmüyorlar mı? Bu bâbda türlü türlü kitâbları telîflerinden maksad nedir? Bunların evlâd ve ahfâdları milletlerinin başına gelen vukûˁâttan haberdâr olmaları değil midir? Ama bizimkiler maˁatteessüf bundan yiğirmi altı sene evvel[4] peder ve akrabâlarımızın başlarına gelen vukûˁâtı tasvîr eden bir varakanın bile mevcûd olmadığından o husûsta muhtasar târîhe mâlik değiliz.

Bizden sonra gelenlere bir hediye makâmında cerîdemizin bir köşesinde öyle hâdiseleri yazıp bırakmaklığımız fenâ mı olur? Ebnâ-yı beşerin başlarına gelen vukûˁâtı vaktinde yazıp haleflerine bırakmamış olsaydılar bugün târîh denilen ilm dünyâda bulunmaz idi.

 Diyârbekir kıtâli

1914 senesinde umûm hükûmetler seferberliğe mübâşeret eyledikleri gibi Osmânlı hükûmeti dahi aynı senede şehr-i Ağustos’un ikinci gününde seferberliğe iştirâk ettiğine dâir ilân edildi. Mezkûr günde bir sürü şeyhler boyunlarına birer davul asarak hükûmet tarafından tellâl gibi çârşûları gezip onsekiz yaşından kırkbeş yaşına kadar olanlar hükûmet emriyle ˁumûm ehâlîden asker toplanacağından herkes saraya[5] gidip ismini kayd ettirmesini ve onların tabur-tabur lüzûm eden cebhelere askerlik vazîfesiyle gönderileceklerini ve şâyed üç gün etrafında yazılmayanlar kalırsa tutulduklarında kurşuna dizileceklerine dâir ilân edildi.

Ehâlî kurşun sesini işidince her nefer bir dakîka evvel gidip yazmaya cehd ve gayret eyledi. Hükûmet nüfûsların çokluğundan üç günde yazılacak efrâdın isimlerini ancak bir haftada yazmağa kâdir olabildi. Yazılan efrâddan sanatkârları ayırarak kitâbcılarda Hasan Paşa Hânında tekâlîf-i harbiye [illegible] bir imâlâthâne hâzırlamağa az bir müddet zarfında muvaffak oldular. Mezkûr tekâlîf-i harbiye riyâsetine Hâcı Cercis Ağazâde ittihâd reisi Kör[6] Yûsuf efendi intihâb edildi, sanatkâr olmayanları ise iki üç günde birer birer fırka hâzırlayarak Arz-ı Rûm[7] cebhesine irsâl etmeye başladılar.

Arz-ı Rûm cebhesine giden askerler oranın hayâtını yanî kar veyâ çamurunu soğuk ve çamurunu ve bitini ve pisliğini ve bundan başka aç ve susuzluğunu ve husûsuyla Hıristiyan askerlerini silâhlarından bil-tecrîd kışla hâriclarında imâl-i şaka [yorucu] ve birer vasıta ile itlâf etmek gibi vahşî muâmeleleri gördüklerinde şehre avdet edip kurşuna dizilmelerini daha münâsib görerek oradan geriye avdet ettiler.

Artık bunlardan bazıları çürüğe çıkıp bazıları da firâr ediyor bazıları da akçe yedirerek izin alıyorlardı. Hidmet-i askeriye ile gidenler oranın bütün ahvâlini ˁumûm-ı ehâliye nakledip şehirde bulunan firârıyla bu hâdiseleri işittiklerinde evlerinden dışarıya çıkmadıklarından mâˁadâ kendi kendilerini gizleyecek mahaller tedârük etmeğe başladılar. Tedârük ettikleri mahaller gâh duvârlar gâh evler gâh zîrzemînler[8] gâh dükkânlardan ibâret olmakla hâsıli herkes kendine münâsib gördüğü mahalde yalnız gövdesini sığdıracak kadar bir yer tedârük eylemiş idi.

Lakin polisler tarafından evlerden taharrî edilecekleri işittiklerinde herkes gizlendiği mahalden firâr ediyordu. Bu esnâda Diyârbekir vâlîsi[9] değişildi. Vâlînin Diyârbekir’den hareket ettiği gecenin yarısında buğday pazarına yangın düştü.

Hükümet tarafından gûyâ yangını söndürmek için polisler irsâl edildi. Bu polislerin komiseri Goranlı-zâde[10] Memdûh Beg idi. Mûmâileyh yangını söndürmeğe değil ancak körüklemek ve bir de seyre gelmiş idi. Dükkân sâhibleri elbiselerini giyinmeden fessiz çorapsız yalın ayak alelacele dükkânlarına koşup mâllarını kaçırmak üzere dükkânlarını açmak istediklerinde onlara da mâni oluyordu. Elhâsıl yangın dört beş sâˁat zarfında gide gide çoğaldığını ve yangının balıkçılar başına kadar vusûl bulduğunu görünce artık yangının söndürülmesi gayr-ı kâbil olduğuna itimâd ettik, gâh yangının söndürmesine gâh herkesin dükkânındaki mâlı evine götürmeğe emir verdi. Artık Diyârbekir’den hareket eden vâlînin yangının alevlerini görmediğine ve hükûmet bu meseleden haberdâr olmadığına şübhe kalmamış idi.

2

Diyârbekir’e yeni gelen vâlî[11] halefine rahmet okutturacak derecede Hıristiyanlar hakkında şefakatsiz idi. Vâlînin ilk emri Hıristıyan firârîlerini sık sık toplatmak oldu. Demir yollarında ötede beride envâ-ı işkencelerle öldürülen Hıristiyanlar kâfî değilmişler de yeni vâlî dahi resmî kasâbhânelere kâfile-kâfile Hıristiyan gençlerini sürdürüyordu. Hâneleri esnâ-yı taharrîde nâmûs ve şefakat timsâli olan polis ve milislerin muˁâmelât-ı insâniyetkârelerini vasf için kalemim âcizdir.

Karabaş karyesindeki bütün Âsûrî gençlerini asker imişler diye elleri bağlı olarak şehre getirdiler bir müddet habishânede aç ve susuz bıraktıktan sonra bir kısmını şeytânların bile bilemedikleri mıntıkalara gönderdiler, bir kısmını da Dağkapısı’ndan dışarıya çıkararak binlerce ehâlînin huzûrunda kurşuna dizdiler. Bunlardan bazılarının esâmîsi şunlardır: H̱annâ, Qawme, Hıdırşâh, Naˁûm, Şawme efendilerdir.

Gelelim tekâlîf-i harbiye reisi Kör Yûsuf efendinin muâmelelerine

Bu herîf Hıristiyan zenginlerini bir bir çağırarak onlara hitâben, oğlum hükûmete bin beşyüz arşın bez vereceksin ve buna karşı sana bir vesîka verilir. Harbın hitâmında sana parası fâiziyle tediye edilecektir. Bunu söyledikten sonra kâtibe ”yaz” der.

Hıristiyan – Efendim benim 1500 arşın bez vermeğe iktidârım yok, der.

Reis Kâtibe – Öyle ise 1000 arşın yaz, der.

Hıristiyan – Efendim benim 500 arşın vermeğe iktidârım yok iken nasıl 1000 arşın yazdırıyorsun?

Reis Kâtibe – Öyle ise 2500 arşın gaze manusa ve çuha gibi kumaşlar yaz.

Kâtib derhâl deftere kayd eder. Artık bîçâre adam yükünün gide gide ağırlaştığını görünce şaşkın bir hâlde dışarıya çıkar, tekrâr zevâllıyı çağırarak herîf bana yiğirmi dört sâatte bu mâlı teslîm etmeyecek olur isen fenâ hâlde cezâlanacağına emîn ol, der.

Böylelikle artık her adamın sanaatına göre bezzâzlardan bez, demircilerden mîh, köylülerden saman, kömürcülerden kömür, direkçilerden tahta, köy sâhiblerinden buğday, sürü sâhiblerinden bil-ecnâs hayvanât, el-hâsıl her adamın sanaatına göre bir cirme[12] koymakla o mâlların yiğirmi dört saat zarfta tahsîline şartla emirler verildi. Artık tahsîldârlar mahalleleri dolaşıp bazı hânelerden onar kuruş para ve bazılarından kazan veyâ taşt[13] veyâ kilim toplayarak netîcesinde her adamın mâlı kendine iâde edileceğine dâir sâhiblerine birer vesîka veriliyor idi.

Ondan sonra ipek dolapları mahallerine gidip topçuların ocaklarını yakarak mâhzânlarını götürdüler. Onlara da bir neferin imzâsıyla aynî vesîka veriliyor idi. Unutmayalım demeyi harbın nihâyette ehâlî hükûmete verdikleri bu mâlları tediye alacaklarını istirdâd etmek üzere kendilerine verilen vesîkaların imzâ sâhiblerini bulmağa mecbûr idiler değil mi? Lakin nâmümkin [ne mümkin].

Ehâlîden mâl eşya para kapmak yolu hitâm bulduktan sonra artık askerlere elbise ve sâire hâzırlamak lâzım olduğundan hâne başına her gün 10-15 parça dikiş tevzî etmeğe başladılar. Zavallı ehâlî bu zâyiatları[14] gördüklerinde çana çalıyordu.

Evvel esnâda bedel-i askerî vermek isteyenlerin bedelleri kabûl olunacağı ilân edildi. Muktedir olanlar 43 lirayı Osmânî tediye etmekle bir seneye kadar askerlikten muˁâf tutulacaklarına dâir (şuˁbeden) onlara birer vesîka veriliyordu. Fukarâ kısmı ise bedel veremediklerinden, ve esbâb-ı mezkûreden dolayı askerliğe de gitmediklerinden vâd´î firârda kalıyorlar idi. Hükûmet bunları gâh ilân ve gâh dellâl vâsıtalarıyla elde etmek üzere defaˁâtla taleb etmiş ve verilen vaˁde hitâmına kadar gelmeyenler tutulduklarında şedîden cezâlanacaklarına dâir tehdîdâtta bulunmuş ise de bütün o ilânlar nâfile idi. Zîrâ firârîlerin kavî bir ümîd ile askerlik yapmayacaklarına dâir kanâˁat getiriyorlar idi. Artık ehâlî kazânın[15] günden güne yaklaşmakta olduğunu his edince kâffesini bir meyûsiyet burmuş idi.

İşbu firârîler kendi aralarında şâyed polis tarafından birimiz tutulacak olursa cümlemiz müdâfaˁada bulunalım diye karâr verilmiş ise de bu fikirlerini rüesâ-yı rûhâniyeye ve milletin zengînlerine beyân edince kabûl edilmeyerek bu yüzden millet arasına tefrika[16] düştü. Askerlik hidmetini îfâdan imtinâ eden fakîrlerin fikri bu idi ki sekiz günlük yolu karların, suların, yağmurların, çamurların içinde yürüyüp Arz-ı Rûmun şu mühlik yollarında mahv olmaktan ve bâhusûs oraya vusûlümüzde açlık ve soğuk ve pislik ve bitler içinde boğulup ölmektense burada ölmekliğimiz daha münâsibdir.

Türkler Hıristiyânların her bir sınıfını ne sûretle mahv edeceklerine zâten îcâb eden tedâbîri ittihâz etmişler, ve ehâlînin bir kısmı dahi bunların planlarına vâkıf olmuşlar idi. Binâen-aleyh esnâf tâkımı “mâdâm ki biz bu sûretle mahv olacağız, bârî elden geldikçe mukâbelede bulunalım çünki her nasıl hareket etsek ölüm ölümdür” fikirlerini reis-i rûhânîlere ve zengînlere beyân ettiler ise de ”uyumuş olan yılani uyandırmayalım” diye onları iknâ ediyorlardı.

Lakin Türk hükûmet [zâlimesi?] Hıristiyânları mahv etmek üzere kendi planını hâzır ettikten sonra vâlî, murahhasları[17] huzûruna davet edip onlara hitâben “bilesiniz ki hükûmetin kolu uzundur, şimdiye kadar devâm etmiş olsaydı milletlerinizden firârî olanları çoktan elde edebileceğine şübhe yoktur. Mâdâm ki bu firârîler Erzurum’a gitmiyorlar bârî demir yolların tamîri için taş kırmak üzere şehirden iki sâat öteye gidip işletsinler, ve isterlerse haftada bir iki defa hânelerine gelebilirler, ve âileleri de bir iki gece yanlarına gidip kalabilirler. Buna hiç bir kimse tarafından mümânaat olunmaz.

Tek bunlar hükûmetin gözüne görünmesinler, diye söylediğinde murahhaslar vâlînin işbu teklîfine kâni olup ehâlîyi de iknâ ettiler. Ve umûm firârîler bir iki gün zarfında toplanıp yazılarak demir yoluna gittiler. Bu ameleler yakın mahallerde işlerler iki haftada bir iki defa şehre gelebilirler ve familyaları dahi gidip onlarla görüşebilirler idi. Artık yollar imâr olunup ve elli ameleler ileriledikçe şehirden sekiz sâatlik bir mesâfe uzaklaşıp haftalarca hânelerine gelemez oldular. Şehirden bir günlük mesâfe uzak olan (Kara Bağçe) nâm karyeye irsâl olunanlar her iki cihetten yekdigerini görmekle el-vedâ ettiler.

Âsûrî melletimizin bir çok gençlerini demir yoluna götürüp oralarda itlâf[18] ettiler. Bunlardan (Šifuro) cerîdesi sâhibi Beşâr Hilmî efendiyi ayırarak gûyâ kendisini şehirde istiyorlar diye bir tâkım haşerâta teslîm ederek şehre [getirirken] yolda kurşuna tutturup onu bir ağacın altında defn ettiler. Cürmü nedir? sorulursa gûyâ hânesinde silâh saklıyormuş, hâlbuki zavâllı bütün hayâtında silâhın nasıl açılıp kapanmasını bile görmemiş ve bilmemiş idi.

Lakin kurd, koyunu parçalamayı fikrine koyunca bin türlü bahâne bulur. Mûmâ-ileyh Beşâr efendinin başına geleceği felâketi kendine de ayân olduğundan zikri millette bâkî kalmak üzere (Gelin Âsûrîler) kelimeleriyle başlayan yedi hâneden ibâret bir medîha[19] tanzîm eylemiş idi, sırası geldiğinde (H̱uyoḏo) cerîdesinde neşrolunur ümîdindeyiz.

3

Demir yolunda götürülen zavâllı gençleri de, bir gün Dağ-Kapısı’ndan çıkıp Bağlar Tepesi’nden demir yoluna giden yetmiş nefer süvârî tarafından götürülüp elleri bağlanarak (Şeytân Deresi) nâm müdhiş bir mahalle götürürler. Bîçâreler ateşe tutulacaklarını anlarlar artık, oradaki manzara ne kadar fecî olduğunu beyân etmekten kalem âcizdir.

Aman ya rabbî!

O menhûs dereden çıkan acı acı feryâdlar ve son fiğânlar dağları taşları titretiyordu. Kimi o gaddâr Türklere yalvarıyor. Kimi duâ ediyor. Kimi ”Allah! Allah!” bağırıyor. Ve kimi ağlayıp şîven ediyor. Nihâyet mîlîsler zâbıtı tarafından verilen işâret üzerine zavâllıları ateşe tuttururlar. Onları iki sâˁat mütemâdiyen ateşledikten sonra laşeleri [leşleri] yerlere serilir, ve o korkunç derede sular yerine kanlar giryân eder. Ve bununla iktifâ etmeyerek, o kana susamış cânavârlar, dereye inip cesedleri taharrî etmekle, henüz nefes alanların başlarını bedenlerinden ayırarak, şehire avdet ederler. Bunlardan beş kişi, kaçmağa muvaffak olurlar isede, bu fecî hâdiseyi ilân ve işhâr etmemeleri üzere bir kaçını köylerde ve bir kaçını bağlarda bulup hayâtlarına hâtime verirler.

Türkler şehir dâhilinden böyle bir kuvveti tebˁîd ettiklerinden artık kendilerine karşı isyân edecek adamlar kalmadığına emîn olarak Feyzî Beg’in çizmiş olduğu planların icrâsına başladılar.

Birinci vazîfeleri Hıristiyânlarda bulunan umûm eslihanın teslîm etmekleri husûsunda ilân etmek oldu. Kimin yanında silâh varsa herkes mahallesi polis merkezine teslîm etmesine dâir emirler çıktı. Tayîn olunan müddetin hitâmında, her kimin yanında silâh bulunacak olursa, mücâzât edileceği şedîden tenbîh olundu. Binâenaleyh silâhları olanlar cümlesi getirip hükûmete teslîm ettiler.

Lakin felâketin nihâyeti bununla gelmedi. Bir taraftan hâneleri gezip silâhları toplamak üzere müteˁaddid hafiyyeler tayîn ederek, çoklarını [Hıristiyanları] bu bahâne ile hânelerden ihrâcı ve türlü azâblarla onları taˁzîb ve ifnâ ettiler. Bil-âhere cemiyetlere tâbi olanları derdest edip onları işkenceledikten sonra mahvettiler. Bunlardan yirmi beşi kadar Harpût örfiyesine ersâl ettikden ve bir sene orada tevkîf eyledikten sonra kimini asıp kimini kurşunladılar.

Bil-âhere şehirde bulunan zenginleri derdest etmeğe başladılar. On on-beş gün zarfında bütün zenginleri topladılar. Keldânî ve Süryânî Katolik tüccâr ve muteberânın isâmîlerini kâmilen bilmediğimizden bizim Ortodoks Süryânî tüccâr ve muˁteberânından toplananlar el yanak Tomas ve mahdûmu H̱annâ ve Mûmcu-zâde şemmâs H̱annuš ve mahdûmları Tomas ve ˁAbdülazîz ve damatları Şamuel H̱ilmî ve Baẖdo Toma ve H̱annuš ve Yaˁqûb ve Saˁîd ve ˁAbdülkerîm ve Qosti Xûrî ve Tomâs Rëmmâne muallim Yaˁqûb Fehmî ve sâire bu cümhûrun [kitlenin] dâhilinde edilir. Habishânede kaldıkları müddetçe bunlara yaptırmadıkları hidemât şaka [yorucu] ve yapmadıkları hakâretler kalmadı.

El-hâsıl bir Cumaertesi günü bunlardan kaç yüz kişinin Musul´a nefi[20] olunacaklarına dâir haber verdiler. Her kesin âilesi tarafından yol hâzırlıkları görüldü. Pazartesi seher vaktinde onları şehirden çıkarıp köprü başına götürerek her biri çoluk çocuk ve familyalarıyla görüşüp helâllaşdıktan sonra kayıklara indirdiler. Mütebâkîlerini de habishânelerde türlü türlü azâblarla öldürdüler. Dîger kısmını da evvelki kâfileden dört gün sonra geceleyin habishâneden çıkarıp bir semt-i mechûle gönderdiler.

Hıristiyânlar hakkında bu muâmelât-ı vahşiyenin icrâsı emri geldiğinde, şehir Türkleri arasında elli yaşındaki adamlara tenbîh oldu ki Hıristiyânların mahvını ve etlâfını isteyenler “milîs-i askerî yazılsın” diye bir emir çıkarıldı. Bunun üzerine mezkûr Türklerden şehir dâhilinde üç yüz kişiden mürekkeb bir milîs taburu teşkîl ettiler. İşte ˁumûm Diyârbekir ehâlîsinin kâtil-i mücrimleri bu taburda mensûb olanlar idi.

İmdi kelek ile gidenlerle gûyâ muhâfaza ve Musul´a îrsâl etmeleri için yiğirmi nefer milîs-i askerlerinden terfîk ettiler. Birinci gün yollarında doğruca devâm ederler. İkinci gün öyle vakti Raman[21] aşâirine yakın bir mahalle vâsıl olduklarında mezkûr aşâirin ehâlîsi yolcuların yaklaşmalarını gördüklerinde kayıklara iki kurşun atmakla onlardan ikisini yaralarlar. Milîsler derhâl müdâfaaya yeltenir gibi karşıya çıkıp epeyi eğlendikten sonra avdet ederler. Ve “eşkiyâdan üç kişi öldürdük ve mütebâkîsini kaçırdık” derler.

Bunun üzerine milîslerin zâbıtı Reşîd Beg[22] bu kâfilenin eşrâflarından üç kişi yanına çağırarak onlara hitâben “bu boğazı geçmeği çok tehlikeli görüyorum bunun için karaya çıkmaklığım lâzım gelir. İmdi umûm efrâdınıza söyleyiniz, nezdinizdeki olan paraların cümlesini toplayıp bu çantaya doldurunuz. Herkes parasını tanımak için bir nişân tayîn etsin ve çantayı büyük kayığa koyalım. Çünki kuvvetimizin ekserîsi orada bulunduğundan şu emânetler mahfûz kalır. Tâ ki bu boğazı geçinceye kadar tekrâr her adamın parası kendisine iâde edilir.”

Baˁde mezkûr üç zât umûm ehâlîde bulunan para, sâˁatleri toplayıp çantaya doldururlar. Yekûn para altı bin liraya bâliğ olur. bundan sonar beş dakîka yollarına devâm eder etmez aşâirler yeniden hücûm etmek üzere görünürler. Reşîd Beg bu hâli görünce karaya çıkmak ve o gece bir köyde kalma emir eder ve her hâneye altışer kişi tevzîˁ olunacağı söyler ve maˁiyyetinde olunanlara işâret eder ki bunların yollarda kaçmamaları için bağlasınlar.

Onlarda bu emri infâz için zavâllı yolcuların altışer-altışer ellerini bağlayarak cümlesini karaya çıkarırlar ve köye doğru yürüdüklerinde Reşîd Beg aşaˁirlere işâretini verir vermez onları dört etrâftan çıkarırlar ve elleri bağlı bulunan ehâlîyi aşâˁir ve milîslerin ihâtasıyla dereye indirirler ve yukarıda zikir ettiğimiz gibi demir yoluna götürülen ehâlînin haklarına temsil ettikleri figânların aynı burada ikâ´[23] [düşer] ederler ve son nefer kalıncaya kadar birer birer kurşuna tutturup pek fecî bir sûrette hayâtlarına hâtime verdikten sonra milîsler şehire avdet ederler.

4

[Beşinci nüshadan mâbˁad]

ˁUmûm bu hâller şehir dâhilinde vukûˁ bulduktan sonra Süryânî milletine ˁafv gelmiş diye meydâna bir şâyiˁa çıkardılar, ˁafv emrinin bu kadar gecikmesinin de sebebi Diyârbekir vâlîsinin milletimize etmiş olduğu son ihsân idi. Gelen ˁafv emrini milletimize teblîğ için evvel vakt murahhas vekîli Xûrî[24] Beşâre efendiyi sarâya davet ederek kendisine hitâben ”İşte siz hükûmete karşı sâdık bulunduğunuzdan dolayı merkez idâreden size ˁafv gelmiştir. Ve işbu emri nihâyete kadar icrâya hâzırız. Milletinizi dîger milletlerden ayırmak için her kimin nüfûsu kilisenizin kötüğünde varsa bir şehâdetnâme yazdırsın ve onu keşîş ve muhtar imzâladıktan sonra nüfûs dâiresine götürüp künyelerini yoklatmakla Süryânî olduğu isbât olunursa ona Süryânî nüfûs tezkeresi verilecektir ve nüfûs tezkereleri olmayanlar ise mütebakî milletlerle berâber sürgün olacaklardır.”

Keşîş efendi hükûmetten tavsiye olunan emirleri aynî ehâlîye gelip nakletti. İmdi her bir nefs Süryânî olduğunu nüfûs dâiresinde isbât ederek muâmele-i lâzıma haklarında icrâ ve onlara nüfûs kâğıdı verildi.

Binâen aleyh hükûmetin milletimize şu nimetine yanî büyüklerimizi muˁteberlerimizi işe yarayanlarımızı götürdükten sonra çıkardığı bu ˁafv emrine beyân-ı teşekkür etmek üzere kalan her zenginden bir kaç lira toplamakla beş yüz lira ayn-ı Osmânlı lirâsına bâlığ olup onu hükûmete takdîm ettiler.

Bundan sonra hükûmet mütebâkî milletlerin hânelerini yoklayıp her bir hânenin nüfûslerini ayrıca yazdıktan sonra evlerine birer milîs-i askerî [tarafından] vaaz olunup sabâhlayın mürekkebler gelecek eşyânızı yükleyip de Haleb’e sürgün gideceğinize emr gelmiş diye tavsiye ediyorlardı.

İbtidâ yevmiye sekiz on – hâne sürgün ediyorlardı, lakin baˁde artırarak beher günde 70 ve 80 hâne irsâl ettiklerini ehâlî görünce evvel vakt meseleyi anladılar.

Hükûmetten öyle bir emir var idi ki ˁafv olunmuş milletlerin hânelerinde bir Ermenî saklayacak olsalar kendileri dahi onlar ile berâber gideceklerdir. Binâenaleyh milletimizden bazıları kızlarını veyâ eniştelerini veyâ akrabâ ve komşularını saklayanların ekserîsini toplayıp onlarla terfîk ettiler.

Hükûmet artık çok adam kalmadığına emîn olarak ve bazı tek tük sağ kalanlar da mechûl yerlerde saklanıp göze görünmedikerinden kalan cüzî bir kısmını da cebren İslâm ettirdiler.

Diyârbekir’de Süryânî milletimizden belli başlı zâyiˁ nüfûsları şunlarda (400) kişi demir yollarında itlâf edildiler (37) hâne dahi âileleri berâber cihât-ı muhtelifeye sevk ve itlâf olunanlardır.

Bu vâkıˁalardan sonra etrâftaki Kürd aşâˁirleri her gece Hıristiyân köylerine hücûm edip mâllarını mülklerini yağmâ, cânlarını mahv ve itlâf etmeğe başladılar. Aşâˁir mezkûre ibtidâ mâl ve sürüleri götürüyorlardı. Mâlları yağmâ edip ehâlîyi öldürmediklerinden hükûmet onlara karşı itiraz edip hattâ yeniden mâl getirmek için köylere gitmelerini menˁ etti. Hükûmetin bu menˁi üzerine artık Kürdler ehâlîyi öldürmeğe başladılar.

Köşe [ve bucaklarda[25]] kalan veyâhûd lâşeler altında saklanarak geceleyin kaçıp şehre gelen oğul ve çocukları hükûmet tekrâr köylerine ircâˁ için emir çıkarıyordu. Zavâllılar korkuyoruz diye gitmediklerinden onların gûyâ muhâfazalarını temîn etmek için her köyün ehâlîsiyle iki candarma [=jandarma] terfîk ile tekrâr köylerine ircâˁ ediyorlardı. Geceleyin aşâˁir hücûm ettiklerinde candarmalar tarafından dört beş kurşun keyf için havâya atarak ve düşmenin [=düşmanın] çok olduğundan müdâfaˁa edemiyoruz diyerek gayrî çekilirlerdi. İşte köylerde sağ kalanları da bu sûretle mahvettiler.

Yollar tehlikeli olduğundan Diyârbekir hârcında ne vukûˁ bulduğuna dâir hiç maˁlûmât alamıyor idik ve her köyden iki üç nefs kurtulmuş olsa bile şehre kadar selâmetle gelmeleri imkân hârcında idi.

Bu sütûnlar Diyârbekir ve etrâfındaki bulunan ˁumûm Âsûrî köylerinin uğradıkları felâketlerden yekân yekân bahs etmek için pek dardır. Onu bu harb cehennemi de ˁumûm Âsûrî unsurunun uğradığı belâları zabt eyleyen muktedir bir müverrihimizin inşallah ileride yazacağı mafsal-i târîhe terk edip yalınız Diyârbekir değil belki bütün Türkiye fâciˁalarının sedâsını işitmiş olan o bed-baht Kaˁbi[26] karyesinin[27] fâcialarından bir nabza nakletmekle sözümüze hitâm verelim.

Süryânî milletimize ˁafv emri var olduğu hâlde ve mezkûr köyün ehâlîsi ˁumûmen Âsûrî olduklarını bildikleri hâlde yine o karye üç defa kıtâllere uğradı.

Bir gece nefsü’l-leylde[28] epensiz Türkler bu köye hücûm ederek hânelerden eşyâları dışarılardan sürülerini götürmekle iki nefeste öldürdüler. Karye kâhini Qas Mûsî efendi geceleyin ehâlîyi alıp şehre geldi. Hükûmet köylülerin şehre geldiklerini işittiğinde keşîşi çağırıp ona hitâben ehâlîyi alıp mahalenize avdet ediniz. Aşâˁirleri tutturmak için candarmalar irsâl edeceğimi vaˁad ederim, emîn olunuz bundan sonra köyünüze zerre kadar bir zarar dokunmayacaktır. Keşîş ise artık ehâlîyi alıp köye avdet etti. Üç dört gece kadar bir sadâ çıkmadı ama beşinci gecede etrâftan aşâˁirlerin fırtınalar gibi köye hücûm ettiklerini görürler ve evvel gece köyde bulunan erkeklerin cümlesini bağlayıp mezkûr köyün buranhânleleri [buzhaneleri][29] altında sıra sıra dizerler.

Mezkûr karyede bir çok seneler muallimlik ve şemmâslık vazîfelerini kemâl hulûs ile icrâ eyleyen gâyet dîndâr ve Allah’tan korkar şemmâs Quryaqos nâm zât bağlı olanların baş tarafında durmuş olduğundan en evvel mûmâ ileyhî öldürmeğe hâzırlanırlarken cellâdlara, size bir ricâm vardır diye ne olduğunu suâl ettiklerinde, nihâyet beni öldüreceksiniz değil mi? Ricâ ederim bırakınız bir namâz kılayım dîger baştan arkadaşlarımı öldürüp bana vusûl buluncaya kadar ben namâzımı bitirmiş olurum, sonra beni de öldürünüz demiştir.

Cellâdlar mûmâ ileyh şemmâsı bırakıp dîger baştan ehâlîyi birer türlü azâblarla katledip şemmâs Quryaqos’a ulaşıncaya kadar zavâllıyı telˁîm-i rûh etmiş gördüler. Zâlimler şu ˁucûbeyi gördüklerinde taˁaccüb ettiler ise de ondan sonra karyenin muhtârı şemmâs Gevergis’i karşılarında uryân durdurup ve her iki koltuğuna birer candarma durmakla (Emîn Gazâl)[30] nâm hırsız ve haydûd bir alçak her eline birer hınçar[31] alıp bîçârenin arka tarafına geçmiş ve ona hitâben bakalım kaç defa hınçarlarımın [vuruşlarına] dayanacaksın.

İşte bu zavâllının hayâtını da bu yolda itlâf ettiler. Karye keşîşlerini de kalem ile taˁbir olunmayacak bir sûret-i şenîˁede katlettiler. Artık her bir ferdin ne sûretle katledildiklerine iri iri yazmak kalb-i insânînin dayanamayacağından işbu makâle mahzûneye hitâm vermeyi münasib gördük.

[1] uyoḏo, 1, no. 2 (11 Hazîrân 1921), 2-4.

[2] Gözleriyle.

[3] ”üçüncü sahîfâya naklolunmuş” notu orijin yazıda yer almakta.

[4] 1895 Soykırımına gönderme yapılıyor.

[5] Hükümet konağına.

[6] Kör Yusuf, tek gözlüydü.

[7] Erzurum.

[8] Karanlık zemin katlarında.

[9] Hamit Bey, 1915’te görevinden alındı ve yerine Çerkez Dr. Mehmed Reşit Bey geçti.

[10] Gevranlı-zade korkunç Memduh Bey.

[11] Dr. Mehmed Reşid Bey, (1873-1919).

[12] Hacim.

[13] Leǧen.

[14] Darlık, zorluk, sıkıntı.

[15] Tehlikenin.

[16] Ayrılma, bölünme.

[17] Hıristiyan liderlerin.

[18] Kıyıldılar.

[19] Övgü şiir ya da ezgi.

[20] Irak´taki Musul kentine sürülme.

[21] Turabdin´de Dicle nehri üzerindeki Hasankeyf´e yakın kalan bir Kürt aşireti. Soykırımda bir çok Ermeni ve Süryaninin öldürülmesinde ve mal-mülküne el koymasında rol aldı. See. Gaunt, David, Donef Racho, Beṯ-Şawoce Jan, Massacres, Resistance, Protectors: Muslim-Christian Relations in Eastern Anatolia during World War I (Piscataway, New Jersey: Gorgias Press 2006).

[22] Reşîd Beg, Çerkez bir milis lideriydi.

[23] Bu sözcük genellikle kötü işler için kullanılır, meydana getirme, yapma, yaptırma.

[24] Süryanice ve Arapça bir sözcük, Türkçesi Başpapaz.

[25] Ücra yerler.

[26] Kaˁbi´nin günümüzdeki adı Ekinciler.

[27] Arapça bir sözcük, Türkçesi köyünün.

[28] Arapça bir sözcük, Türkçesi aynı gecede.

[29] Bu köyde buz üretimi yapan haneler vardı.

[30] Kürtçesi Emine Ǧazale (ya da Xazale), Teşkilat-ı Mahsusa´ya baǧlı Kürt aşiret milis lideri.

[31] Kürtçe üzerinden söylem, yani hançer.

———————————————————————————————–

EK-3:

SAVURLULAR AYINVERT OLAYINA NASIL YETİŞTİLER

Yıl : Birinci Teşrin 1916..

Ruslar Bitlisi geçmiş, Baykan ilçesinin Ziyaret köyüne gelmişlerdi. Memleketin her yanında bir karışıklık vardı. Bilhassa Doğu Anadoludaki azınlıklar azmışlar, yol kesi­yorlar, adam Öldürüyorlar, hükümeti dinlemiyorlardı. Savurlular Bitlis kesimindeki orduya yiyecek yolluyordu. O zaman ilçebay vekili Hâkim İsmail Hakkı, Uray Başkanı Milis Komutanı Abdüllâtif Özbek.

Midyattaki Süryaniler Rusların yaklaştığını işitince Midyat hükümetini tanımıyor, kentin dolayını sarıyor, nüfus işyarı Şerifi, eşini, kızını kesiyorlar. Midyat ilçebayı B. Nuri, Savurdan yardım istiyor. İlçebay tellâl çağırtarak halkı hükümet konağı önüne topladı. Acı bir dil ile olayı anlatıyor. Bir saat içinde B. H amdullah Ökmenle  B. Seli­min emrine 40ü silâhlı toplandı. Bu Savur ğücü tam saat 15 de yola çıkarak 9 saat sonra Midyata vardı. Giderken Ömergan, Raşidi, Harisi Erbil, Tok ve diğer köylere ha­ber veriliyordu. Oralardan da eli silâh tutan koşuyordu. Mardinden, Taşlılar, Muşkinler de yardıma gelmişlerdi. Şafakla gönüllülerimiz kente dışarıdan saldırdılar. Sürya­niler yağmur gibi mermi yağdırıyorlardı. Ölenler ölüyor, kalanlar yine saldırıyorlardı. Altı gün yiğitçe döğüşüldü. Ve düşman Midyatı bırakarak Ayınvert köyüne kaçtı. Orada diğer köylerden gelen Süryanilerle birleştiler. Ye­niden karşı koydular. Hattâ iki kez yarma yaparak gö­nüllüler komutanı Hamdullah Ökmenin çadırına girmek istedilerse de hepsi öldürüldü. Büyük bir kısmı Ayınvert kilisesine sığındı. Bu köyde savaş iki ay sürdü. Bizi korkutmak için – Rus dayı geliyor, bakalım ne yapacaksı­nız – diye bağırıyorlardı.

Bu zamana kadar Savur ilçesinden 300 yiğit şehit düş­müştür. Uzun süren bu boğuşmayı sonlamak için Diyarbakırdan albay Asım komutasında bir alay gelince halkın üzerinden yük yeğnileşti. Gidenlerin çoğu geri döndü. Dönmiyenlerden 600 kadar yiğit Hamdullah Ökmenin ko­mutasında albay Asımla çalıştılar. Süryaniler bitkin bir hale gelmişlerdi. Albay Asım azılılara teslim olmaları için haber yolladı Bizden Ayınkaflı Fethullah Aydın kendile­rine bir şey yapılmıyacağını sağladı. Süryanilerden 4-5 kişi geli. İki şartları vardı:    1.Asker olmamak.

  1. Vergi vermemek.

O gün için birinci şart onaylandı. Vergi vermeyi de onlar kabul ettiler. Silâhlarının bir kısmını verdiler [bo­ğuşma sona erdi. Bu savaşta Hırbe Taolu Haşini oğlu Ah­met, kardeşi Aliko, Raşidili Osman ve Cumhur, Diriveranlı Halil, Omerganlı Ahmet, Erbilli bir genç arkadaşla­rından daha üstün bir başarı ğöstermişlerdir. Bu sıkıntılı günlerde Savur doğuya ve batıya geçen askerlerin geçidi olmuştu. 300 – 1000 kişiden aşağı olmıyan bu kafilelere yiyecek, giyecek veriyordu. Yapılan özverileri Diyarbakır Kor Komutanı Mustafa Kemal ve Harbiye Nazırı Enver iyi karşıladıklarından Abdülâtif Ozbeke bu inlerin hatırası olarak harp madalyası vermişlerdir. (sh 6-7)

CHP

Savur Halkevi

Yayın:2

SAVUR 1944

Zeki Teoman

Halkevi Başkanı

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ