19 C
İstanbul
Cuma, Ekim 23, 2020

Hatice KAVRAN | Reform Hareketleri ve Orta Doğu

Orta çağ Avrupa’sında daha iyi hayat şartları ve siyasi reform talebleriyle başlayan toplumsal hareketler çoğu ülkede başarısızlıkla sonuçlansa da Avrupa toplumlarında önemli sonuçları olan hareketlerdir. Avrupalılar, inançları (genelde mezhepsel olarak) ve etnisiteleri farklı da olsa onları bir araya getiren kavramları, ideolojileri sahiplenerek daha iyi bir gelecek inşa etmeyi başardılar. Bugün ki özgür düşünce ortamını, o zamanlarda verilen mücadeleye borçludur. Avrupa’nın hızlı gelişmesi özgür düşüncenin ısrarlı sonucudur.

Orta doğu coğrafyası Avrupa’nın orta çağına benzer süreçler yaşarken, halkları neden kendi toplumlarına uygun bir takım reform hareketlerini gerçekleştiremiyorlar? Bu soruya farklı cevaplar verilebilir. Ancak olmayacak tek şey var o da böylesine bir değişimi yönetimlerden beklemenin beyhude oluşudur. Belki de yeterince örgütlülük olmadığı ve halkı uyandıran liderlerin yeterince etkili olamamaları için, despot yönetimlerin, düzenden nemalanan kapitalist zihniyetin şeytani planları ile etkisizleştirilmeleri sonucunda bu mücadeleler bu kadar belirsiz ve uzun yaşanmaktadır.  Ya da reform hareketleri bu coğrafyada başka bir boyutu ile  gerçekleşiyorlar da, Avrupa’da ki gibi yaşanmadıkları için anlamakta güçlük  çekiyoruz? Çünkü çok uzun zamanlardan bu yana coğrafyada kan akmakta, acılar yaşanmakta  olmasına karşın yüreklerinde özgürlük  taşıyanlar, despot, emperyalist yönetimlere karşı özgürlük, eşitlik, demokrasi için mücadele etmekteler.

Bu ülkelerin neredeyse tamamının hem kendi içlerin de hem de sınır komşusu oldukları ülkelerle çatışmalı olmaları ve yönetimlerin halklar arasında suni birtakım sorunlar yaratmaları, halklarının özgürlük, eşitlik, demokrasi gibi taleplerinin ertelenmelerini sağlamaya yöneliktir. Şurası kesin ki yönetimlerdekiler ve halk görünümlü aç gözlüler, yani yönetimlerden beslenenler, çoğunluğun özgürlük, eşitlik ve demokrasi taleplerinin karşılanmaması için birlikte hareket etmekteler.

“Yɑşɑmı belirleyen bilinç değil, ɑmɑ bilinci belirleyen yɑşɑmdır.”

Karl Marx’ın bu ifadesinden yola çıkılırsa, orta doğu halklarının  böylesine kargaşalı bir yaşam sürmelerinin sebebi  halkların bilinç düzeylerinin yetersizliği ve bu geri kalmışlığın sürekli olarak cehalete mal edilmesi bu durumu açıklamakta yetersiz olduğunu göstermektedir.  Bütün bu  başkaldırılar ve buna bağlı oluşturulan yaşam alanlarının bu halklara kazandırdığı tek şey kökleri çok eskilere dayanan bilinçtir. Asırlar boyunca bu coğrafyanın yetiştirdiği büyük filozoflar,  özgürlük ve demokrasi  mücadelesi vermek için  tereddüt  etmeden canlarını feda edenlerin sayısı milyonlarla ifade edilebilir. Özellikle bu son asırda çatışmalı ortamların yoğunluğu, örgütlülüğün oluşmasına engel olunması ve içgüdüsel olarak yaşama tutunma arzusu insanları daha özgür yaşayabilecekleri ülkelere  gitmeye zorlamıştır.  Orta doğudan gerçekleşen  beyin göçünün, gelişmiş ülkelerde  ciddi başarılar elde etmiş insanların sayısı hiçte az değil. Avrupa ülkelerinde  ise  o çağda başka ülkelere göç etme olayı bu kadar yoğun yaşanmadı. Çünkü savaşların bile bir haysiyeti vardı.. Teknoloji geliştikçe silahların dolayısıyla savaşların da boyutu değişti. Kapitalizm aç gözlü bir canavar misali insanların vicdanlarını kemirmeye başladı. İnsanlara karşı toplu katliamlar gerçekleştirildi.

Orta doğulu halklar,  iki dünya arasında (orta doğu-avrupa) tercih yapmaya zorlandıklarında mevcut despotluğu kabullenmek yerine daha yaşanabilir  ülkelere göç etmeyi tercih etmekteler. Tarih boyunca bütün dünya da bu hep böyle olmuştur. Daha iyisini tercih etmek.  Böylelikle orta doğu ülkeleri, önemli bilim ve ilim insanlarının başka ülkelere gitmelerinden dolayı; orta doğu ülkeleri  yaşamlarını bilinçlerine yansıtacak olan kaynaklarından yoksun kalarak kan kaybetmeye ettiler ve etmeye devam ediyorlar.

Ülkelerinde kalan çoğunluk ise, iki dünya arasına sıkışıp kalmış arasatta bekler gibi bir durumdalar.  Küreselleşmenin etkisi ile her iki  coğrafya arasında hem  fiziki yakınlık hem de düşünsel yakınlık olsa da Birçok konu da Avrupa ile orta doğu arasında asırlara tekabül eden mesafeler bulunmaktadır.

Batılı kavram ve ideolojiler dönüştürülmeden, uyumlu hale getirilmeden, ya da yeni yöntem ve kavramlarla insanların bu düşünceler etrafında birleşmeleri sağlanmadan; İthal ideolojilerin orta doğu halkları için doğru sonuçlar doğurması beklenilmemelidir. İster dini olsun, isterse din dışı ideolojiler olsun her düşüncenin, her inancın halkların sorunlarına çözüm odaklı olmaları şarttır.

Sorunun tespiti, teşhisi ve ne istediklerine dair kararlar vermek; halkların kırmızı çizgilerini dikkate alarak çözümler üretebilmekten geçiyor. Aksi takdirde despot bir otoriteden kurtarıp onun yerine bir başka otorite  dikte edilirse; o, despot otoriteden hiçbir farkı olmayacaktır.

Daha iyi bir yaşam isteğinin belli belirsiz olması ve bu isteğin gerçekleşmeyeceği düşüncesi bu halkların ortak ve mevcut  en büyük sorunlarındandır. Aralarındaki uçurumları andıran  eşitsizlik ve bu kötü yaşam koşullarını kendileri için kader gibi görüp değiştirilemeyeceğine dair inançlarının kırılamamasıdır. Sorunların nasılını anlayabilmek için problem nedir, nasıl ortaya çıkmıştır ve neden çözümü bu kadar zordur? Sorularına cevaplar aranmalıdır.

Daha fazla acının yaşanmaması, insanlarımızın bu nedenlerden dolayı başka ülkelere göç etmemeleri için ve gelecek nesillere daha özgürlükçü bir dünya, daha adil yönetimler ve düşüncenin hakim olduğu bir gelecek umudu yaratabileceğimiz yol ve yöntemler geliştirilmelidir.  Ne yapmalı, çözüme nereden başlamalı, sürekli huzursuzluk içinde olan bu halklar ne istiyor? Sorularını çoğaltmak mümkündür.

Ortadoğu coğrafyasının en büyük problemi sanırım kitleleri harekete geçirememektir. Başka bir neden ise ayağa kalkanların acımasızca katledilmeleri, zindanlarda ölüme terk edilmeleridir. Bu sadece o insanlara verilen bir ceza değil; diğerleri için de korku duygusu yaratılarak bu taleplerden vaz geçmelerinin sağlanmasına yöneliktir.  Orta doğu halkları aslında hiçte yeniliğe ve özgürlüğe yabancı halklar değildir. Çoğunluğu kendini Müslüman olarak tanımlasa da bir çok inançtan, bir çok etnitiseden oluşmaktadırlar. Yahudiler, Araplar,  Farslar, Türkler, Kürtler… bu etnisitelerden oluşan farklı inançlara sahip kesimlerdir. Ekseriyeti bu milletlere mensup halklardan oluşmaktadır. Birlikte çatışmasız ve eşit koşullarda yaşayamamalarının bir sebebi de zaten bu farklılıklarının sürekli kaşınıp kanatılmasındandır. Halbuki her ülkenin kendi içindeki farklılıklara yönelik yaklaşımları; bu farklılıkların sahip olduğu zenginlik ve toprak egemenliğine göz dikmek anlayışı olmasa, farklılıkları ile birlikte yaşamanın mümkün olduğunu geçmişte bu coğrafya da yaşanan deneyimlerinden, (Medine sözleşmesi) ve AB’nin sembolik sınırlardan oluşan birliktelikleri kendileri için de referans olabileceği ortadadır.  Özellikle Müslüman halklar bu konuda üzerlerine düşeni yerine getirmedikleri için ve yönetimi ele geçirenlerin bu yönetimleri halklarıyla paylaşmak istememeleri; uzun zamandan beri batı dünyasının orta çağ karanlığı benzeri bir karanlık içerisinde yaşamalarına neden olmaktadır. Buna da çoğunlukla dini kılıflar bulmakta maharet sahibidirler.  İster birlikte aynı ülkede yaşayan farklılıklar, isterse sınır komşuları olan ülkeler birbirlerini, birbirleri için tehdit unsuru olarak görmeye ya da öyleymiş gibi göstermeye devam ettikleri sürece özgürlük, eşitlik ve demokrasi adına bir adım yol alamayacaklar. Ve böylece geleceklerini, dolayısıyla  düşüncelerini şekillendiren tek şey işgalci bir yaşam biçimi ve buna karşı mücadele verenlerin olduğu bir coğrafya olmaya devam edecektir.

“Dünyɑyı ɑnlɑmɑk yetmez, onu değiştirmek gerekir.” Karl Marx

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ