17.7 C
İstanbul
Cuma, Ekim 23, 2020

Hatice KAVRAN | İstanbul Sözleşmesi

Özellikle son birkaç aydır haddinden fazla gündemi meşgul eden konulardan biri olan, İstanbul sözleşmesinin toplum tarafından içeriğinin bilinmediği kanısındayım. Zaten yapılan araştırmalarda bunu doğrulamaktadır.  %68 gibi bir kesimin hiçbir şekilde bilmediği, haberdar olmadığı,  %14 gibi bir kesiminde sadece adını duyduğu bir sözleşmenin; sanki toplumun büyük çoğunluğu tarafından reddedilmesi söz konusu olmuş gibi, her gün birileri tarafından gündemleştiriliyor.

Bunun bu şekilde sakız gibi çiğnenmesinin altında başka nedenlerin olduğunu düşündürüyor. Genelde toplum olarak okumak, araştırmak gibi bir alışkanlığımız olmadığı için, birileri bizim için okusun, bizim yerimize düşünsün ve o ne derse biz de onu yapalım. Yani toplumumuz kürek işçisidir; çalışır ama düşünmez. Onun için yönlendirmenin kolay olduğu toplumlar haline gelmişiz. Ülkelerin yöneticileri,  ilk önce her kesime yönelik toplum mühendisleri yetiştirirler. Yetiştirdikleri toplum mühendislerini, halkın  güvenini kazanma becerisi doğrultusunda  eğitir ve halkın önüne koyarlar, sonra halkın onları tanımasını sağlarlar ve bu kişilere yönelik halkın güveni  kazanılır. Yöneticiler, bir şeyin sorumluluğunu üzerlerinden atmak ya da istediklerini halka kabul ettirmek istediklerinde  bu maşa aktörleri sahneye çıkarırlar ve düşüneme yetilerini yitirmiş  toplumları  peşlerinden istedikleri yere sürüklerler. Bu çakma toplum mühendisleri görevlerini yerine getiremediklerinde ise çıkıp insanlara küfürler edebiliyorlar. Şimdi olduğu gibi.

Bu süreçte İstanbul sözleşmesinin gündeme gelmesinin gerçek nedenini bilmesekte, birilerinin halkı bununla oyalamaya çalıştığı anlaşılıyor. Nerden düğmeye basıldı, niye basıldı? Bilmediğimiz, ama 2014 yılında ciddi bir propaganda malzemesi yapılarak imzalanan bu sözleşme, yeniden propaganda malzemesi olarak kullanılmaya başlandı. Sözleşmenin içeriğinde hiçbir değişiklik yapılmadı; ne oldu da sözleşmeyi imzalarken mutlu pozlar veren aynı kesim  tarafından gündemi aylarca meşgul edecek şekilde yeniden tartışılmaya başlandı hem de sadece saz çalmayı bilen söz yazmayı düşünmeyen halkın gündemine sokmaya çalışılarak.

Türkiye de bu suni gündem, toplumun çoğunluğunun hassasiyeti olan inanç üzerinden, en üst perde olan diyanet işleri başkanlığı ile gündeme getirildi. Öyle ifadelerle dile getirildi ki sanırsın İstanbul sözleşmesi denilen bu uzaylı yaratık, eline silah almış, toplumun aile yapısını bozmak için ateş ediyor ve toplumu cinsler üzerinden hadım ediyor. Neymiş kadına, çocuğa yönelik  şiddete ceza verilsin demiş. Neymiş,  kadınlar öldürülmesin demiş. Neymiş, cinsiyet üzerinden adaletsiz, yaşam hakkı  paylaşımı yapılmasın demiş.

Şiddet kime uygulanırsa ceza verilsin. Erkekte olsa çocukta olsa, kadın da olsa; şiddeti uygulayan mutlak surette cezalandırılmalıdır. Devletin asli görevlerinden biri de budur. Vatandaşlarını korumak. Ancak burada genelde çocuğa da kadına da şiddet uygulayan erkek olduğu için, bu maddenin  sadece şiddete maruz kalan ve kalabilecek kesimleri ifade etmesi, egemen eril  zihniyet ve bazı toplum mühendiscikleri olan sakallı erkek, çarşaflı ve türbanlı kadınlara “din iman elden gidiyor” gibi sözler söyletilerek toplumu bu sözleşmeye karışı galyana getirmeye çalışarak  ve dolayısıyla erkek şiddetini onaylayacak bir konuma getirmek için her mecrada konuşturuluyorlar. Özellikle bazı olumsuz örnekler üzerinden kadınların, hatta çocukların bu sözleşmeyi silah gibi kullandığını iddia etmekteler. İki büyük argümanlarından biridir bu. Diğer  argümanları ise cinsiyet eşitsizliği ifadesidir. Kıyamet bu iki madden koparılıyor. Kendilerine güya kurandan, güya sünnetten referanslar getiriyorlar ve insanları bu şekilde yönlendirmeye çalışıyorlar.

Nedir bu cinsiyet eşitsizliği ya da eşitliği?

Cinsiyet eşitsizliği,  bireylerin cinsiyetlerine göre maruz kaldıkları eşit olmayan davranışlar, tutumlar ve algıları anlatmak için kullanılan bir kavramdır.

Peki bu cinsiyetler arasındaki farklılıklar, cinslerden birinin, yani güçlü olanın güçlü olduğu alanda  diğer cins üzerinde hakimiyet kurmasının, sahip olduğu bir mal gibi görmesinin gerekçesi olabilir mi?

Cinsiyet eşitsizliği ifadesinden öküz altında buzağı arayanlar, genelde kendilerini Müslüman olarak tanımlayıp bu ifadenin ya da içeriğinin inançlarına aykırı olduğu için karşı çıktıklarını söyleyerek arkalarına İslam dinini aldıklarını sanıyorlar. Çünkü bu zihniyete göre erkek kadın cinsiyetleri yüzünden eşit olamazlar. Çünkü erkek  cinsiyetinden dolayı üstün yaratılmıştır.

Ey insanlık! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. Hucurat 13

Kim miş üstün olan? Yüce Allah, haşa diyemez miydi ben erkeği üstün yarattım diye? Engel olan mı vardı?

Kendi dillerinizle uydurduğunuz asılsız nitelemelere dayanarak «Şu helaldir, şu da haramdır» diyerek Allah adına yalan uydurmayınız. Hiç şüphesiz Allah adına yalan uyduranlar iflah olmazlar. Kurtuluşa eremezler.( Nahl 116)

Ya da bu kesimin savunduğu gibi cinsiyet eşitsizliği veya eşitliliği ifadesi, cinsiyeti ortadan kaldırıp, bir takım ahlak dışı durumları bunun üzerinden temellendirerek  toplumun ahlakını bozmak mı demektir?

Gerçekçi olmak lazım. Suç ya da ahlak dışı eylemlerin yapılmasının, bu sözleşmeyle normalleşmediğini, normalleşmeyeceğini; bunun toplumun inanç ve ahlaki değerlerinin yok edilmesi ve yaşanan  ahlaki çöküntünün olduğu ortadadır.  Diyelim ki bu sözleşmeyle insanlar Lutilik, (bu ifade başlı başına sorunlu ve yanlış bir ifade biçimidir.) diye ifade ettikleri  cinsiyet eşitsizliği kavramıyla toplumdaki  cinsiyet algısını silmeyi ve toplumu cinsiyetsizleştirmeyi  hedefliyor. Kültürün ve örfün ortadan kalkmasının sanki sözleşmeyle sağlanacağı algısı yaratılıyor. Bunun arkasında da batılı düşman güçlerin olduğu ve Müslümanlardan böylece intikam aldıklarını savunuyorlar. Halbuki  bu zihniyet yapısına sahip batılılarda da benzer tartışmalar yaşanmaktadır. Yani eril zihniyetin kadın sorununu bu şekilde manipüle edilerek görünmez kılınıyor. Sanki sorunun kadına bakış açısı sorunu değil de,  bunun üzerinden toplumun ahlaksızlaşacağı bir durum söz konusu imiş gibi yaklaşımlar sergileniyor. Nasıl oluyor da kadın ve erkek eşit olabilirler? Erkek muhakkak kadından üstündür. Bakın kuranda da “erricalu qavvamuna ala nisa-i” denmektedir diye erkeğin üstün olduğunu savunuyorlar.

Erkekler,  kadınların koruyup gözeticisidirler; çünkü Allah erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerle donatmıştır; bu ifadeden nasıl bir üstünlük çıkardıklarını onlara da sorsanız açıklayamazlar. Qavvamun ifadesini üstünlük olarak meallendiriyorlar. Halbuki qavvamun sözcüğü  qayyum sözcüğünün çoğuludur. Peki Qayyum ne zaman bir üstünlük sıfatı olmuş? Allah adına yalanlar uydurmaktan çekinmiyorlar.  Vazgeçin, din diye egolarınızı tatmin etmekten ve cinsiyetler üzerinden erkek cinsinin mutlak hegemonyasını teyit etmekten. Bu düşünce ve sonucu olan davranış ,hem Allah katında hem de insanlık normlarında sakat bir zihniyetin inşasıdır.

 

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ