19 C
İstanbul
Cuma, Ekim 23, 2020

Ahmet ÇARPAR | Yangından Yangına Artakalan

Bazı şiirler vardır ki şairin diğer verimlerini görmeye engel bir gözbağına dönüşür çoğu okurun elinde. Böylece şairin sesi, bir bütün olarak hakiki aksini bulamaz. Örneğin, Orhan Veli’nin “Anlatamıyorum”u, Ahmet Muhip Dıranas’ın “Fahriye Abla”sı, Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirleri, bu şairlerin anlaşılmasında çoğu zaman tekelleşen bir odak noktasını meydana getirdiği olmuştur kalabalığın nezdinde.

@musahib

Sezai Karakoç’un “Monna Rosa” şiiri de bu akıbetten payına düşeni alanlardan oldu kuşkusuz. Çoğu karşılıksız kalmış aşkın, “kaç aşktan tersyüz edilmiş aşık varsa” işte bunların, zaman zaman yüreğine merhem olarak da sürdüğü bu şiir, sözü edilen okurlar arasında, kendisinde teselli aranan bir şiir muamelesinin ötesinde bir idrake kavuşamadı. Oysa teselli pes edişi ve vazgeçmeyi de imler ve Umberto Eco’nun tespitiyle bizi teselli eden şiir kötü şiirdir. Ve avunmak için okumak, böylesi yönelimin sahibi bir okuru yatıştırsa da kitaplardan yaşama taşınabilecek bir değişimi, yeniliği kesintiye uğratır.   Nedir, teselli halindeki kişi de bir bakıma edilgendir. Tesellinin,  avunmanın karşısında insanın edilgenlikten sıyrıldığı, fail olarak durduğu alanın adı ise sabır olmalı. Ve okuma ediminin hakkıyla hayata geçmesi öznenin etkin olmasıyla ve uyanıklığıyla, anlamanın ise sabırla doğrudan doğruya bir ilgisi olduğu muhakkak.

Bundan birkaç yıl evvel, Sezai Karakoç’u dinleme fırsatı bulduğumuz bir toplantıda bir genç söz aldı ve etrafında ayyuka çıkan spekülasyonların da sevkiyle Monna Rosa’ya dair şaire soru yöneltti. Bu beklenmedik soru havayı biraz değiştirdi. Şair bu sorunun üzerine şiirin yazılış öyküsünü anlattı. O esnada, şimdilerde acar gazeteci olan biri eliyle, şairin anlattıkları not alınmış, bir haber sitesinde oradan da bazı ulusal gazetelerde, “Sezai Karakoç Monna Rosa’yı son kez anlattı” diye haberler çıktı. Ertesi hafta ise şair, kendisinden habersiz, sanki onunla röportaj havasını da yüklenen bu haber karşısında tenkidini dile getirdi. Şairin o gün Monna Rosa’yı tüm estetik arka planıyla ortaya koyması bile şiir etrafında şekillenen magazinsel okumayı dağıtmaya yetmedi.

Monna Rosa kitabındaki şiirler şairin gençlik döneminde kaleme aldığı ilk verimlerini oluşturuyor.(1951-1956)  Bu şiirler Sezai Karakoç’un yazdığı ilk şiirler olduysa da bunların bir kitap olarak yayımlanması en sonra olmuştur.(1998)

Kitap Rüzgâr şiiriyle açılır:

Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!
Gelin duvağından kopan bir rüzgâr…
Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;
Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar…

O ceviz dalları, o asma, o dut,
Gül gül, mektup mektup büyüyen umut…
Yangından yangına arda kalmış tut.
Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar.

Onu Yağmur Duası şiiri takip eder. Bu şiirler Sezai Karakoç’un tabiriyle vaftiz adı İkinci Yeni olan şiirin henüz olgunluğa ulaşmadığı yıllarda onun şiirinin özü ve imkânlarına dair yaslandığı zemini ve tekniği haber verir. Akabinde Aşk ve Çileler, Ölüm ve Çerçeveler, Pişmanlık ve Çileler başlıklarıyla Monna Rosa şiiri, akabinde bu şiir bütününün finali gibi Ve Monna Rosa isimli bölüm gelir:

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa

Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar

Rüyasında örümcek başlarsa ağlamaya

İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar

Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa

Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar

Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

1940’lı yıllardan itibaren Garip şiirinin yaygınlaşmasıyla bir bakıma imge şiirden kovulmuştu. Geçmiş asırların şiiri lanetlenen, ötekileştirilen bir bakış açısıyla sürekli yadsınıyordu. 1950’lere geldiğinde Sezai Karakoç’un Monna Rosa’daki şiirleri, klasik şiirin modern olanı yeni, başka ve özgün bir tarzda besleyişinin, imgenin yeniden şiirdeki esas mevkiine konumlanışının bir dönemeci sayılabilir.  Bu kitap, bir yönüyle şairin Leyla ile Mecnun adlı eserinin de adeta bir provası, özü gibidir.

Kitapta ayrıca Ve Monna Rosa isimli final bölümünden sonra yakın tarihlerde yazılmaları ve içerikleri bakımından Monna Rosa şiiriyle de bütünlük gösteren İşaret, Kader Yolu, Kayboluş şiirleri yer alır. Bunlar da kademeli olarak yitip giden şeylerin karşısında duyulan ıstırabın ve sabrın terennümünü dile getirir:

Etrafımız uçsuz bucaksız çöller
Yerler demir gökler bakır Madonna
Nehirler çekilmiş kurumuş göller
Aramızda deniz vardır Madonna!

Gelir gelmez Venedik’ten aynalar
Uçtu gökte kara kara kargalar
Ömrü biçti kılıç gibi levhalar
Bize kalan sade sabır Madonna
!

(Kader Yolu, 1956)

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ