14.7 C
İstanbul
Salı, Kasım 10, 2020

Ahmet ÇARPAR | Sanatçı Ve Çağı

‘‘Kıyametin koptuğunu görseniz dahi elinizdeki fidanı dikiniz.’’

@musahib

Kıyamet henüz kopmadıysa da yeryüzünde insanlar söz ve davranışlarıyla sürekli kıyamete meyyal bir yaşantıyı çoğaltıyorlar. Başımızı nereye döndürsek, bakışımızı neye çevirsek bir distopya emaresi, bir kıyamet alameti. Hayır, konumuz salgın değil. Her küresel olanı kıyamet senaryolarıyla da tefsir etmeye teşne değilim.

Bir an için kıyametin koptuğunu hayal edelim. Yani insanların yaptıklarının hesabının görülmesi için kıyam ettirildiğini, beklenen kozmik değişikliğin vuku bulduğunu kısacası yaşadığımız yerin defterinin dürüldüğünü düşünelim.

Tam o sırada, tıpkı sinema tarihinin unutulmaz karakteri Leon gibi elinde bir fidan olan adamın şaşkınlığını ve onu toprakla buluşturma çabasını.Yazının alınlığına çektiğimiz sözden anlıyoruz ki inkılâbın, çalkantının en fırtınalısında dahi hayata, yaşamsal olana aracılık etmek elden gelebilecek en şık harekettir. İçinde şakır şakır bir ümit ışır.

 Haksız yere hapsedilmeye götürülürken o hengâmenin içinde zuhur eden bir gülümseme gibi. Ya da bir Rusya seyahati sırasında fenalaşmadan önce Fransız sosyalist yazar Eugene Dabit’nin ölümünden altı saat önce 40 derece ateşle oteldeki yatağından kalkıp elleri titreye titreye sakal tıraşı olması gibi. Hayatı umursamanın, büyük bir ciddiyetle yaşamanın şevki olabilir bu.

Yaşamı umursamayan ondan derinlikli ve ebedî bir eseri kotarabilir mi? Demek oluyor ki sanatçı, iç âleminde kaynattığı eserine hayatı umursama iştiyakını katık etmediyse ortaya çıkacak yapıtın ışığı cılız kalır.

Bazen bir yer için ‘Burada hayat yok.’ deriz veya tam tersi ‘İşte hayat burada.’ deyip sevinçleniriz. Sanatçının en başlıca iç hamlelerinden biri hayatı umursamak olduğunu söylediysek, peki bu hayat nerede?

Lafı İstanbul taksicileri gibi dolandırıp uzatmayalım. Hayat gerçektedir. Gerçekliğin içinde. Pencereyi açtığımızda, yürüdüğümüz sokakta, birlikte gördüklerimiz, birlikte sevinip ıstırap çektiğimiz insanların arasında kaynayıp durmakta olan gerçeğin. Çünkü sanatçı kendisi ile ötekiler arasındaki bitip tükenmez gidiş gelişlerde, vazgeçemediği güzellikle kopamadığı toplum arasındaki yolun ortasında yetişir.*

Bugün içinde bulunduğumuz devir günden güne abanan bir kıyamet misali tecelli ediyor olabilir. İnsanın bilhassa sanatçının görevi kıyametin içinde bile hayatı büyütebilmesidir. Bugünün geçer akçesi görünme budalalığına düşmeden. Albert Camus’nun red fikrinin de sahteleştiğini öne sürdüğü bir yerde ‘‘Sanatçılarımızın pek çoğu lanetlenmeyi de arzu ediyorlar, lanetlenmezlerse rahatsız oluyorlar, alkış ve ıslığı birlikte istiyorlar.’’ demesi boşuna değildir.

Albert Camus’nun Sanatçı ve Çağı adlı yazısında belirttiği, ait olduğu kuşağın içinde bulunduğu sosyal ve siyasal çerçeve bugün de geçerliliğini koruyor: ‘‘Düşük devrimlerin birbirine karıştığı, tanrıların öldüğü, ideolojilerin tükendiği, değersiz iktidarların her şeyi yıktığı, zekânın kin ve baskının uşaklığını yapacak kadar alçaldığı bir tarihin mirasçısı olan bu kuşak…’’

Böyle bir karmaşanın içinde yazarın görevini de açıklamaktan geri durmaz: ‘‘Ama yaşantısının büyün durumlarında ister geçici olarak ünlü ya da meçhul, ister tiranlığın altında ezilmiş olsun mesleğinin büyüklüğünü yapan iki zorunluluğu kabul etmek şartı ile yazar, kendisini doğrulayacak canlı bir toplumun varlığını duyabilir: özgürlük ve gerçeğe hizmet etmek. Kişisel aksaklıklarımız ne olursa olsun uğraşımızın soyluluğu her zaman yerine getirilmesi çok güç iki görevde kök salacaktır: bilinen üzerine yalan söylemeyi reddetmek ve baskıya karşı koymak.’’

Sanat bir kendi kendine konuşma olamaz. Karnımız doyduktan sonra hayatımızın daha müreffeh bir merhalesinde vakit geçirdiğimiz bir lüks ya da.

Kıyametin ortasında bizi sevinmeye davet ediyor Albert Camus.

‘‘Tarihimizin kızgınlık ve gürültüsü ortasında şunu diyeceğim: Sevinelim. Sanatçı olarak sevinelim, sağırlıktan ve uykudan uyandırılmışız, sefalet kan ve hapis önünde kuvvetle duruyoruz. Bu manzara karşısında günlerden ve çehrelerden aklımızda kalanları unutmuyorsak dünyanın güzelliği karşısında ezilenleri hatırlıyorsak, sanat kuvvet ve ihtişamını tekrar bulacaktır.’’

 

*Albert Camus, Sanatçı ve Çağı, Bilgi Yayınevi, çev. Yıldırım Keskin, Eylül 1965.

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ