20.5 C
İstanbul
Perşembe, Temmuz 9, 2020

Ahmet ÇARPAR | Gılgamış Destanı

1872 yılında British Museum’ın bir odasında önündeki çivi yazısı tabletleri okumayı sökmeye çalışan George Smith, kutsal kitaplarda da yer alan “tufan olayı”na ilişkin parçaları okumayı tamamlamış ve aynı yılın aralık ayında Nuh Tufanı’nın bu Mezopotamya versiyonununa ilişkin çalışmasını Society for Biblical Archaeology’nin bir toplantısında sunmuştu. Nakledilenlere göre G. Smith bu çalışmasıyla Kitab-ı Mukaddes’in gerçekliğine dair bir kanıt bulduğu hissine kapılıp gönenmiştir de.

@musahib

Evet, George Smith’in okuduğu bu tabletler insanlık tarihinin ilk yazılı belgesi kabul edilen Gılgamış Destanı’ından başkası değil.

Smith’in tabletleri okuduktan sonra Kitab-ı Mukaddes’in gerçekliğine ilişkin bir kanaate varmasına benzer bir alımlamayla İslam’a alerjisi olan bazı okuyucuların elinde, Kuran’ın benzersizliğini kündeye getirme çabasıyla da çay-kahve sırasındaki sohbetlerde Gılgamış Destanı hakkında bazı sözler fışfışlandığı da olmuştur.

Ne ki; bir anlatının, bir  metnin kıymeti hakkında itikatlarımıza uyumu nispetinde karar kılmak veya onu işlevsel bulmak, okumaktan çok metni denetlemeyle ilgilidir ve bu çabanın okumakla pek ilgisi yoktur.

Bütün bunların sebebi halk arasında Gılgamış Destanı deyince akla gelenlerin tufan hadisesiyle sınırlandırılmış olmasıdır. Aslında bu arkaik anlatı tufan olayından daha kapsamlı ve geniş buudlara sahip.

Hikaye şöyle:

Uruk şehrinin kralı Gılgamış, üçte iki tanrı üçte bir insan yaratılışta, güçlü, heybetli ve mükemmel bir varlıktır. Fakat o iktidarını kötüye kullanarak kadınlara tecavüz eden insanlara zulm eden bir zorbadır. Uruk halkı onun bu adaletsizliğini tanrılara şikayet eder ve yardım isterler. Bunun üzerine tanrılar Enkidu’yu yaratırlar. Enkidu ise üçte iki hayvan, üçte biri insan olan bir varlıktır. Enkidu ormanda büyür ve hayvanlarla yaşar. Bir gün bir avcının onu fark etmesiyle Gılgamış Enkidu’dan haberdar olur. Onun Uruk’a getirilmesi için avcıyla bir kadın gönderir. Kadın, Enkidu’yu baştan çıkararak onu bir bakıma ehlileştirir ve şehre getirir. Gılgamış ve Enkidu dövüşürler fakat yenişemezler. Sonrasında kuvvetli bir sevgi ve bağlanmayla dost-kardeş olurlar. Böylece ikisinin serüvenleri başlar. İki tanrısal yaratığı (canavar Humbaba ve Göklerin Boğası) ortadan kaldırırlar. Tanrılar bunu bir çeşit aşağılama olarak algılar ve bir rüya sonucu Enkidu hastalanır ve kısa süre sonra ölür. Gılgamış hayatta en sevdiği varlığı kaybetmenin acısıyla uzun bir süre ıstırap içinde kalır. Ölümün bir gün gelip çatacağı fikrini kabullenemez ve ölümsüzlük arayaşına yönelir. Bu safhadan sonra Tufan olayı anlatılır. Hikayeye göre ölümsüz olmayı başarabilen tek insan bu tufan hadisesinden sağ kalan Utnapiştim ve karısıdır. Gılgamış onu aramaya koyulur ve nihayette bulursa da ölümsüzlük diye bir çare olmadığını kesin olarak ondan öğrenir. Utnapiştim ona sadece bir gençlik otu verir fakat Gılgamış bu otu Uruk’a dönüş yolunda bir yılana kaptırır. Sonuç olarak Gılgamış, yazgısını kabul etmiş olarak Uruk’a döner ve ömrünün geri kalanının burada geçirir ve ölür.

Gılgamış Destanı’nı diri kılan şey kuşkusuz insanlığın deneyimlerinin ana çizgilerine tekabül eden tarafları barındırmasıdır.

Bu ilk yazılı metin, kendinden sonra ortaya çıkan antik yunan mitolojisi başta olmak üzere birçok mitik hikayenin üzerinde etkili olmuştur.

Gılgamış’ın mitik karakterlerden farklı olarak gerçekten yaşadığı düşünülüyor.

Destan vb. epik türlerin konu olarak genellikle köken, tarih sahnesine çıkış gibi unsurları merkeze aldığı düşünülürse Gılgamış’ın yönü ve arayışı geçmişe doğru değildir, geleceğe doğrudur. İnsanoğlunun yazgısının kaçınılmaz bir parçası olarak beliren ölüm meselesine odaklanır.

Burada dikkati çeken bir diğer nokta Gılgamış’ın, Enkidu’nun ölümüyle  gelen ayrılığın derin üzüntüsü,  bir ölüm ötesi inancıyla teselliye kavuşturulmaz. Gılgamış yazgısını kabullenmiştir.

“Onun en eski devir ve efsanelerden belirgin farkı, evrenin ve insanlığın doğuşu gibi son derece soyut ve genel konulardan çok, sonluluk yahut ölüm olayıyla karşı karşıya kalan insanın güçsüzlüğü ile açmazını; bu olayın insanda yarattığı aşk, ihtiras, fedakarlık, sadakat, dostluk, ihanet, kaçış ve yiğitlik çeşidinden duygu durumlarını çarpıcı biçimde işlemesidir.”

Gılgamış zalim bir kralken, “öteki”nin varlığıyla bir denge bulur. Enkidu bir bakıma ona ayna olur. Gılgamış’ın tutumu da bu açıdan bakılınca korku-kapalılık ve dışlayıcılıkla değil açıklıkla bağdaşır. “Gılgamış ancak gücünü vahşi Enkidu’yla birleştirerek bütün bir birey olur ve uygar adamın bencil ihtirasları uygar olmayanın bilgeliğiyle yumuşatılır. (…) Tiran Gılgamış, vahşi adam Enkidu’nun ortaya çıkmasıyla birlikte kahraman Gılgamış olur.” diyen Alberto Manguel anlatıya şöyle bir yorum getirir: “Tabletleri deşifre eden George Smith ve meslektaşları, Gılgamış Destanı’nı, Kitab-ı Mukaddes’in Batı toplumunun başlangıcına dair anlattıklarını tasdik eden bir metin olarak okumayı seçtiler. Destanın çekirdeğindeki hikaye, yani mutlak hükümdarın yetkilerinin sorgulanması, onlar için çok az önem taşıyordu. Kraliçe Viktorya’nın hüküm sürdüğü topraklarda, insanlığı vahşi bir “öteki”den öğrenen ve onunla güçlü bir dostluk kuran bir kralın hikayesi, insanlara nerdeyse anlaşılmaz gelmiş olmalıdır.”

Evet, bünyesinde insanın serüveninin ana çizgilerini taşıyan bu ilk yazılı metin, arkeolojik bir kalıt olmanın çok ötesinde daha birçok açıdan insanlığımızın gölgede kalan taraflarına canlı bir biçimde ışığını düşürmeye devam ediyor.

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ