24.4 C
İstanbul
Cumartesi, Ağustos 8, 2020

Ahmet ÇARPAR | Bağışlamak

Her geçen gün tekdüze bir hayatın yaygınlaşması, yaşamın alışkanlıkların alçısında donup gitmesi, insanı günden güne hayatın özüne ilişkin bazı kıymetleri fark edemez hale getiriyor. Alışkanlıkların yönlendirdiği, duyarlılığı zayıflayan bir hayatta düşünce de yüzeysel bakış açılarının ötesine uzanamıyor. Ancak, an gelir, sıradanlığın dışında bir karşılaşma aynılıkların yörüngesinde dönüp duran düşüncenin loş ve uyuşuk atmosferini dağıtıp insanı gündelik hayatta üzerinde hiç düşünmeye lüzum görmediği şeyi düşünmeye sevk ettiği olur. Karşılaşılan bu şey, bir vaka, bir insan olmanın yanı sıra bir metin de olabilir. Nihayette okumak da ‘karşılaşmak’tır çünkü.

@musahib

Geçtiğimiz günlerde rastladığım Jacques Derrida‘nın aynı başlık altında verdiği bir konferansın metni olan Bağışlamak kitabı, gerek affetme etrafında dile getirdiği meseleler gerekse çağrıştırdıkları yoluyla insana affetme ve bağışlama hakkında enine boyuna düşünmek için bir pencere açar. Anlaşılan o ki Derrida’yı bağışlamak üzerine kafa yorduran şeyin metinde de sürekli kendisine atıf yapılan Viladimir Jankélévitch‘in Lé Pardon ve L’Imprescriptible adlı eserleridir.

Derrida bağışlamanın ne olduğuna dair değerlendirmelerinin ilk aşamasında kelimenin sözlük anlamından hareket eder. Kelimeyi özellikle anlamca yakın olduğu kavramlarla irtibatlandırarak bağışlamanın mahiyetini aydınlatmaya çalışır. Bunun yanı sıra bağışlamanın hayatta karşımıza çıkabilecek bütün veçhelerinin birbirinden bağımsız olamayacağına işaret ederek affetmenin hakikatine dair kuşatıcı bir bakış açısı inşa eder.

Kuşkusuz ‘pardon’ sözcüğünün bir yandan (örneğin asansörden çıkarken birinin yanından geçmek zorunda olduğumda ‘affedersiniz’ dediğimde olduğu gibi) yaygın ve gündelik ve hafif denen tüm kullanımları ile diğer yandan ciddi, düşünceli, keskin kullanımları arasında bağ vardır.

Derrida bir başka açıdan, bağışlamak sözcüğüyle birçok dilde ortak anlam ve aynı kullanımda karşımıza çıkan “verme, armağan, bağış” kelimeleri arsındaki bağa dikkati çeker. Bağış (verme) ile bağışlama (affetme) davranışlarının müştereki olarak ilkece koşulsuz oluşlarını vurgular. Aslında Derrida bu kavramları yan yana getirdiğinde “bağış, armağan, verme” anlamındaki bağışlamak ile affetmek anlamına gelen bağışlamanın belirleyici farkını ortaya koymuş olur. “Bir biçimde geçmeyen bir geçmişe bağlı olan bağışlama (affetme) ‘bahşedilen bir verme’ deneyimine indirgenemez.” Böylelikle affetmenin, olan biteni unutmak anlamına gelmeyeceğinin bir mesele olarak insanın karşısında yer aldığını dile getirir.

Derrida’nın bağışlamak hakkındaki düşünceleri V. Jankélévitch’in bahsi geçen eserlerinde savunduğu tezlere karşı geliştirdiği karşılıklardan beslendiği söylenebilir. Jankélévitch’in özellikle Almanya’nın Yahudi soykırımı olayları bağlamında yoğurarak anlam atfettiği ”bağışlama”yı, olumsuzlayan, reddeden bir tutumu benimsediği görülür. Bir günahın, suçun bağışlanmasını ceza mantığına bir meydan okuma olduğunu savunur. Ona göre bağışlamak kötülük kadar güçlüdür. “Bağışlama” der Jankélévitch “ölüm kamplarında ölmüştür.

Bu noktadan hareketle Derrida politika ve hukukun sahasına giren bugün failleri yok olmuş tarihteki kitlesel suçlar karşısında kurbanların varislerinin karşı karşıya olduğu bağışlamak, genel af, egemenlerin bağışlama hakkı gibi konulara değinir. Bu konular, toplumsal planda, bağışlama-bağışlanamaz olan, hukukun uygulanması ve adaletin tecelli ettirilmesi meselelerini gündeme getirir. Her şeyin affedilebileceği, bağışlanamaz hiçbir şeyin olmayacağı fikri elbette olanaksızdır. Merhamet edenlerin en merhametlisi olarak kendinden haber veren Allah, nihai ceza yeri olarak cehennemin varlığından söz açarak bir nevi bağışlanamaz olan şeylerin de mevcudiyetini gözler önüne kor. Denilebilir ki telafi edilemeyecek olanın affedilmesi adaletten daha çok zulmün açığa çıkmasına zemin hazırlar. Burada kamuoyunu ve toplumu ilgilendiren konularda affetmenin, merhamet etmenin bir haddi olarak adaletten sapmama işaretlenebilir.

Jacques Derrida, güçlü geleneksel bir kanaat olarak affın, ancak suçlu af dilerken mahcup olursa, itirafta bulunursa, pişmanlık duyarsa, kendi kendini suçlarsa, netice itibarıyla suçunun cezasını çeker, günahını öderse dolayısıyla af dilediği kişiyle özdeşleşirse bahşedilebileceği fikrinin aksine bağışlamanın olanaksız olanı yapmaya ve bağışlanamaz olanı bağışlamaya çağrıldığı zaman anlam kazanacağını savunur. Bağışlamanın hala bir anlama sahip olacaksa bunun kefaret, cezasını çekme hatta kurban temelinde belirlenmesi zorunluluğunu savunan Jankélévitch’e itiraz eder. İnsanlar arasında bir hata ve onu bağışlamak vuku bulduğunda ilk anda akla gelen bağışlamaya eşlik eden duygunun merhamet olduğudur. Fakat bedeli ödetilmiş, cezası çektirilmiş bir affetme, içinde merhametten daha çok öç barındırır.

Yakın geçmişte örneği var mıdır bilinmez ama Derrida’nın savunduğu bağışlamaya örnek bir tutumu İslam tarihinde birkaç örneğini görürüz. Kur’an’da, kardeşlerinin kendisine bütün yaptıklarına karşılık nihayette Hz. Yusuf‘un onlara “Bugün size yaptıklarınızdan ötürü bir kınama yoktur. Allah size mağfiret etsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.” diyerek affettiği nakledilir. Yine Hz. Muhammed (sav), Mekkeliler tarafından uğradığı tüm eziyet ve meşakkatlere karşı Mekke’nin Müslümanlarca fethedildiği sırada artık maddi ve askeri üstünlüğü elinde bulundurmasıyla kendilerine geçmişte yaşananlar için bir an misliyle karşılık verebileceğini zanneden Mekkelilere hitap ederken Hz. Yusuf’un kardeşlerine söylediği gibi “Bugün size kınama yoktur.” diyerek onları affetmiştir.

Gözlerimizi hilkatin ilk günlerine çevirdiğimizde insanın yeryüzündeki varoluşunun dahi bağışlanmayla zulmetten ışığa çıktığı, rayına oturduğu ve selamete kavuştuğu müşahede edilir. Zira Âdem aleyhisselam içine düştüğü itaatsizliğin, Allah’ın emrine muhalif davranmanın sonucunda Rabbine yöneldiğinde yegâne umduğu şey affedildiğine dair bir tecelliydi.

BENZER YAZILAR

EDİTÖR ÖNERİLERİ