Zeynel YILDIRIM | Yeni Cepheleşme Türkiye’yi nasıl etkiler?

Bu hafta iki önemli gelişmenin uluslararası arenadaki etkilerini anlatmaya çalışacağım. İlk olarak, Cemal Kaşıkçı cinayeti sıcak gündem içerisinde yerini korumaya devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin batılı ortaklarıyla yapmış olduğu istişarelerin ardından ve özellikle Amerikan medyasında çıkan haberlerin Trump yönetimini zor durumda bıraktığı bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Her ne kadar CIA’nın  başkan Trump’a sunduğu rapor hakkında  farklı görüşler olsa da, batılı ülkelerin kamuoyları neslinde cinayete dair  akıllara takılan pek çok soru işareti geçen zaman içerisinde az çok cevabını bulmuş gibi. Kamuoylarından gelen baskıyı hafifletmek için olacak ki Almanya, Fransa ve Kanada gibi ülkeler sembolikte olsa Suudi Arabistan’a ve bu cinayette adı geçen yetkililere bir takım yaptırımlar getirdiler.

Asıl önemli gelişme ise geçtiğimiz hafta içerinde ABD’de cereyan etti. Amerika Birleşik Devletleri’nin Savunma ve Dışişleri Bakanları Senato’da basına kapalı bir oturuma katıldılar ve Senatörlerin kendilerine yönelttikleri soruları cevapladılar. Öte yandan, bu toplantıya katılması beklenen isimlerden olan CIA direktörü Gina Haspel ise oturuma katılmadı. Toplantının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Dışişleri bakanı Mike Pompeo, Amerikan medyasının dillendirdiği ‘ Kaşıkçı cinayetinin emrini Muhammed bin Selman verdi’ savının yanlış olduğunu belirtip, konuşmasını mealen şöyle sürdürdü: Suudi Arabistan, ABD için hayati bir müttefiktir. Eğer Senatörler ABD’nin Suudi Arabistan’a olan desteğini kesmek yönünde bir karar alacak olurlarsa, bu karar Yemen’deki ateşkes görüşmelerini etkileyebilir. Nitekim Senatörler de tıpkı Dışişleri Bakanı gibi düşünmüş olacaktır ki, oylama Trump yönetiminin istediği şekilde sonuçlandı!

Belirtmekte yarar var. Suriye krizinde hiç olmadığı kadar çözüme yakın ve Ortadoğu’yu bekleyen bir takım başka kriz noktalarının oluşum işaretlerinin ilk görülmeye başlandığı bir noktadayız. Yeni gelecek kriz İran ve Basra Körfezi bölgesinde cereyan etmesi muhtemel. Bu bakımdan Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’in gövdesini oluşturduğu ve bunun yanında Katar dışındaki Sünni-Arap Petro-dolar krallıklarının desteğine sahip bir settin oluşturulmak istendiğini söyleyebiliriz. Kendi içerisinde çeşitli kırılganlıklar barındırmasına rağmen bu ittifak ısrarlı biçimde Trump yönetimi tarafında destekleniyor ve ABD tarafından ortak bir hedefe yönlendiriliyor. Tabii olarak,  bu durum ittifak içerisinde çıkması muhtemel çekişmeleri perdeliyor.

Yeri gelmişken belirtmeliyim ki, ABD gücü yalnızca sert güçten ( hard power ) meydana gelmez, ABD için asıl önemli olan yumuşak güç yani ABD’yi var eden değerlerdir. Hatırlamakta yarar var, Tunus’ta başlayan ve tüm Ortadoğu sathına yayılan isyanların ortak bir hedefi vardı: demokrasi, daha fazla hürriyet, insan hakları, şeffaflık, hukuk önünde eşitlik vb. Arap halklarının bu talepleri ABD ve batılı hükümetlerin de dillerine pelesenk ettikleri kavramlar. Lakin gelinen nokta da, Arap halkları batılı devletlerce yüzüstü bırakılmış ve başta ABD olmak üzere neredeyse tüm batılı devletler bölgesel çıkarları uğruna kendilerini var eden asli değerleri bir kenara koymuş gibiler. Orta ve uzun vadede görülecektir ki, Batılı ülkeler yalnızca Ortadoğu’da değil, yer kürenin hemen tamamında muhatap aldıkları ülkelerin halkların/yönetimlerinin gözünde inandırıcılıklarını, samimiyetlerini kaybetme riskiyle karşılaşabilir ve bu takındıkları ikircikli siyasettin olumsuz etkilerine maruz kalabilirler.

Ortadoğu’da cepheleşme

Bu gelişmelerin gölgesinde kalmakla birlikte, İsrail Devleti yukarıda bahsettiğim makro ittifakın altyapısını oluşturmaya devam ediyor. Bu bağlamda, İsrail’in bölge ülkeleri neslinde diplomatik olarak tanınması faaliyetlerine ve halkla ilişkiler çalışmalarına kaldığı yerden devam ettiğini belirtmeliyim. Hafta içerisinde, Çad Devlet Başkanı yaklaşık 40 yıl süren uzun bir aranın ardından İsrail’i ziyaret etti ve görüşmenin ana meselesi olarak güvenlik konularının ön plana çıktığı belirtildi. İsrail için bölgedeki devletler ve Arap halkları veya genel olarak İslam alemi ile iyi ilişkilere sahip olmak yalnızca kendi güvenliği için değil, bahsettiğim İran karşıtı ittifakın devamlılığı içinde kritik maiyettedir.

Türkiye açısından da oluşum aşamasındaki bu ittifakın kritik olduğundan bahsetmekte yarar var. Geçtiğimiz hafta İsrail Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, İsrail’in Ankara’ya yeni bir büyükelçi ve İstanbul’a da bir konsolos atamayacağı duyuruldu. İsrail, Türkiye ile olan diplomatik ilişkilerini ikinci katip seviyesine düşürdüğünü açıkladı. Türkiye’nin Gazze konusunda takındığı tavır nedeniyle bu kararın alındığı belirtildi.  Bu durumu tamamlayan bir diğer gelişmeyse yine bu hafta içerisinde Suriye üzerinden Türkiye’ye yönelik bir diğer hamle de kendinin gösterdi. Suriye’nin kuzey ve doğu sınırında Suriye Demokratik Güçlerinden oluşturulacak sınır muhafızlarının eğitim ve lojistik ihtiyaçlarını, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile diğer Körfez ülkelerinin üstleneceği haber ajanslara düştü.

Bu gelişmeleri iyi değerlendirmekte yarar var, çünkü İsrail tarafından atılan bu adımlar yalnızca Gazze konusunda Türkiye’nin takındığı tavır ve buna İsrail’in bir yanıtı olarak değerlendirilirse eksik kalır. Türkiye’nin Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından Suudiler ile gerilen ilişkileri ve Mısır ile de uzunca bir süredir süregelen gergin ilişkileri İsrail tarafından çok iyi okunmaktadır. Keza Türkiye’nin SDG’ye yönelik tutumu Körfez devletleri tarafından yakından takip edilmektedir. Bu bağlamda, ittifakın sağlıklı bir şekilde meydana gelmesi için İran ve Katar karşıtlığının yanı sıra Türkiye karşıtlığının da geçer akçe olabileceğini belirmekte yarar var.

Böyle bir senaryonun varlığında, Türkiye’nin bölgede çözüm bekleyen pek çok hayati meselenin daha da çetrefilli bir hal alması muhtemeldir. Örneğin, Türkiye’nin Suriye sınırında özerk, Kürt güçlerin kontrolünde bir bölgenin yaratılması daha da olasıdır. Üstelik bu konuda Türkiye ile ABD YPG’ye yönelik tutumlarında açıkça ayrı düşmüşken ve Rusya konu hakkında bir takım muhlak ifadeler öne sürerken. Son ABD yaptırımların olası bir sonucu olarak, İran’ın da Suriye’deki etkisinin azalması ile birlikte Türkiye’nin YPG’ye karşı olası bir müttefiki bölgeden bir şekilde uzaklaştırılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’deki karbon kaynakları arayışları ve alternatif enerji hatları konularında Türkiye’yi dışarıda bırakacak bir grup oluşabilir. Bu nokta da akıllara ‘Türkiye neler yapabilir?’ sorusu geliyor. Öncelikle, Türkiye bölgedeki genel gidişatı lehine çevirecek güce sahip olamayabilir, fakat orta kuvvetli bir devlet olarak Türkiye kendisi ile bir cephe oluşturmaya namzet devlet veya devletler ile hayati gördüğü meseleler de bir çözüm üretebilir. Örneğin, YPG karşısında İran ve Suriye merkezi iktidarı ile kısa süreli de olsa bir sözbirliği yapılabilir. Aksi yönde gelişmeler olması durumunda, Türkiye’nin hiçte arzulamadığı bazı oluşumlar ile karşı karşıya gelmesi olasıdır.