Zeynel YILDIRIM | Türkiye ve Arap dünyası ilişkileri 1923-1980

Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nın ardından yıkılmasıyla Ortadoğu’da bir ‘iktidar boşluğu’ ortaya çıkmış ve çıkan bu iktidar boşluğu uzun yıllar boyunca Britanya ve Fransa tarafından doldurulmaya çalışılmıştır. Fakat her iki ülke de boşluğu doldurmaya çalışırken türlü güçlüklerle karşılaşmıştır. Bu güçlükler hem bölgenin iç sebeplerinden hem de dış güçlerin müdahalelerinden kaynaklanmıştır.

Britanya ve Fransa’nın II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda bölgeyi terk etmeleriyle, Ortadoğu’da yeni bir istikrarsızlık rüzgarı esmiştir. Örneğin, 1948’ün Mayıs ayında son Britanya askerinin Filistin’i terk etmesiyle, Ben Gurion liderliğinde kurulan İsrail Devleti bölgesel sorunların daha da karmaşık bir hal almasına vesile olmuş ve Arap-İsrail savaşları yeni bir istikrarsızlık unsuru olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Ortadoğu bölgesine olan yaklaşımı ise uzun yıllar stabil bir politika çerçevesinde sürdürülmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, bölgenin kendi içerisinde cereyan eden mücadelelerin tarafı olmamaya azami dikkat göstermiş ve yine dönem boyunca  tüm bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirme arayışında olmuştur.

Bu amaçladır ki, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan 1937’de bölgesel istikrarın devamlılığı ve güvenlik adına önem teşkil eden bir anlaşmaya imza atmışlardır (Sadabat Paktı). Yaşanan bir takım olumlu gelişmelere rağmen Türkiye ve Arap devletleri arasındaki ilişkiler belirli bir çizginin ötesine geçememiştir.  İlişkilerin gelişmesine engel olduğu belirtilen sebepler her iki tarafın takip ettiği politikaların sonucu olarak değerlendirilebilir.

Öncelikle, Türkiye’de var olan bir yanlış değerlendirmeyi düzeltmekle işe başlamakta fayda var.  Arap devletleri bir bütün değildir, kendi içerisinde farklı politikalar takip eden devletlerden meydana gelir. Bu devletlerin neredeyse tamamı İngiliz ve Fransız mandası tecrübesine sahiptir, fakat özellikle Avrupalı güçlerin bölgeyi terk etmeleriyle birlikte birbirlerinden farklı yollar takip etmişlerdir. Örneğin, Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır sosyalist ve Arap milliyetçisi politikalar takip ederken, Körfez monarşileri daha ziyade Amerika Birleşik Devletleri ile uyumlu bir dış politika sürdürmüşlerdir.

Türkiye, parçası olduğu NATO ve ABD ile olan ikili ilişkilerine istinaden İsrail’i bir devlet olarak tanımış ve yine İsrail ile olumlu olarak nitelenebilecek bir dış münasebetlere sahip olmuştur. Arap devletlerinin İsrail’e olan tutumları göz önüne alındığında, Türk-İsrail ilişkilerinin varlığı Türk-Arap ilişkilerini doğal olarak olumsuz etkilemiştir. Öte yandan, Türk kamuoyunda bir iftihar gibi takdim edilen ‘tarihi bağlar’ ifadesi, Arap halklarına bazı kötü hatıraları çağrıştırmaktadır.

Her ne kadar, Türkiye bu ifadeyle var olan ilişkilerin bir adım öteye görülmesini amaçlasa da, Arap tarafı bu söylemi genellikle Türkiye’nin emperyalist niyetinin açık bir ifadesi olarak yorumlamaktadırlar. Bu anlayış farklılığı Araplar ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişimine olumsuz sirayet etmiştir. Bir diğer unsur ise Türkiye’nin laik devlet kimliğidir. Bölgedeki genel kanı Türkiye’nin İslamiyet’ten uzaklaştığı yönünde olup, tabii olarak bu durum ilişkilere olumsuz tesir etmiştir.

Meselenin öteki tarafından baktığımızda ise başka bir durumla karşılaşmaktayız. Örneğin, Bağlantısız devlet ile koordineli bir ilişkiye sahip olan Cemal Abdülnasır’ın NATO ve İsrail karşıtlığını bilemeyen yoktur. Öldüğü 1970 yılına dek Arap dünyasının tartışmasız lideri olan Cemal Abdülnasır’ın bu politik çizgisinin diğer Arap devletlerinde karşılık bulduğu da bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Haliyle NATO üyesi olan, Bağlantısızlar ve Sovyetler Birliği ile sıcak ilişkilere sahip olmayan Türkiye ile Cemal Abdülnasır etkisinde olan Arap devletleri arasında ilişkilerin istenilen seviyeye gelmesi pekte olası değildi. Öte yandan, Nasırizmin etkisinde olmayan Körfez monarşileri ile de Türkiye sıcak ilişkilere sahip değildir.

Bütün bu saydığımız noktaların dışında Türkiye ve sınır komşusu olan devletlerin kendi aralarında var olan bazı sorunların da ilişkilere olumsuz etki yaptığı bir gerçektir. Örneğin, Türkiye ve Suriye arasındaki olan Su Sorunu.

1964 yılındaki Johnson mektubu ve ABD’nin Kıbrıs sorununa yönelik tutumu dolayısıyla ve ayrıca ABD ile Sovyet Birliği arasındaki ilişkilerin Detente ile yumuşaması Türkiye için bazı fırsatları da beraberinde getirmiştir. Bu gelişmeler, Türkiye’ye Araplar ile olan ilişkilerini geliştirmesine fırsat yaratmıştır. Nitekim Türk hükümeti, 1967 Arap-İsrail savaşında ABD’ye İsrail’e yardım ettiği gerekçesiyle üslerini kullandırmayacağını bildirmiştir. Ayrıca ilki Rabat’ta toplanan İslam İşbirliği Konferansları’na katılarak İslam dünyası ile omuz omuza olduğunu göstermek istemiştir. Mevcut ilişkilerin geliştirilmeye olan ihtiyacı her iki tarafça bilinmesine ve değerlendirilmesine rağmen, ülkelerin  arasındaki mesafenin hızlıca kapatılması pek kolay olamazdı ve olmadı da.

1980 yılına kadar Türkiye’nin Arap dünyası ile olan ilişkileri belirli sınırlar çerçevesinde ilerlemiştir. Her iki tarafta yakın ilişkiler geliştirmek konusunda şüpheci olmuştur. Türkiye’nin bölgeye bakış açısı farklı partilerin iktidarın da dahi pek değişmemiş, dış politikanın muhtevasını korunmuştur. Bölgedeki kuvvet dengesi aleyhine bozulmadıkça veya bölgeden kendisine bir tehlike yönelmedikçe, Türkiye bölgede cereyan eden gelişmelerden kendisini uzak tutmaya azami gayret göstermiştir.