Zeynel YILDIRIM | Gerilen ve gerileyen ilişkiler -İran

Geniş kitlelere açık olan bu metin benim için çok önemli çünkü ilk kez böylesine bir mecrada kendimi ifade etme imkanını edindim. Bu sebeple yapmış olduğum hataları affetmenizi ve deneyimsizliğime vermenizi isterim. Görüş ve katkılarınızı bizlerle paylaşabilirsiniz.

zeynel.yildirim@kuzgunportal.com @yldrzynl

İran, Ortadoğu’nun ve ön Asya’nın siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel anlamda önemli ülkelerinden biridir. Her ne kadar, adı daha çok savaşlarla, uluslararası krizlerle gündeme gelse de, İran büyük medeniyetlere ev sahipliği etmiş bir coğrafyanın modern zamanlardaki temsilcisidir. Bu yazının konusu ise yine İran’ın merkezinde olduğu bir uluslararası krizdir.

1979 Ortadoğu’da pek çok önemli gelişmenin yaşandığı bir yıl olmuştur. Irak’ta Baas Partisi’nin iki numarası ve ülkenin de facto lideri Saddam Hüseyin iktidara geldi. Yine aynı yıl Sovyetler Birliği sonunda büyük bir hüsran yaşayacağı Afganistan macerasına başladı. Öte yandan modern İran tarihini şekillendiren  en önemli gelişmelerde aynı yıl içerisinde cereyan etmiştir. Yüz yıllardır süren, 1926’dan itibaren Pehlevi Hanedanlığının kontrolünde olan, monarşi yıkılmıştır. Yine aynı yıl içerisinde, devrimin önde gelenlerinin hazırladığı anayasa referanduma sunulmuş ve halkın büyük bir kesiminin onayını almıştı. Yeni anayasasına istinaden ülke İran İslam Cumhuriyeti olarak adlandırılmaya başlamıştır.

KİTLE İMHA SİLAHLARI VE İRAN

Ayetullah Ruhullah Humeyni, kitle imha silahlarının üretiminin ve kullanımının İslami kurallara uygun olmadığını vermiş olduğu çeşitli fetva ve mülakatlarda belirtmişti. Fakat  İran-Irak savaşında Irak’ın uzayan savaşı bir an önce bitirmek maksadıyla defalarca kitle imha silahlarına başvurması ulemanın da görüşlerinde bir takım değişiklikler neden oldu. İran’da tıpkı bazı ülkeler gibi ‘ulusal güvenliğini garanti altına almak’ cümlesinin ardına sığınarak kitle imha silahları geliştirebilirdi. Tabi İran’ın uranyum zenginleştirme ve bir takım başka materyaller hakkında  Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminden kalma bir tecrübesi de vardı. Yani bugünlerde yaşadığımız problemlerin kökenine dikkatli baktığımızda Şah Muhammed Rıza dönemini ve ABD’nin bilgisi ve yardımıyla uranyum geliştiren İran’ı görebiliriz. Belki de bu sebeptendir ki, ABD bir türlü İran’ın kitle imha silahları konusunda ileri sürdüğü açıklamaları kabule yanaşmıyor.

ULUSLARASI ARENADAKİ GELİŞMELER

İran’da iki nükleer tesisin varlığı ilk kez 2002 yılının Ağustos ayında yurtdışında yaşayan bir grup İranlı tarafından fark edildi. 2003 yılında ise Uluslararası Atom Enerji Ajansı Natanz tesisinde çok yüksek zenginleştirilmiş uranyum kalıntılarına ulaştı. Uluslararası Atom Enerji Ajansı, İran’ın da tarafı olduğu ve 1968 yılında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşmasına göre İran’ın vermiş olduğu taahhütleri yerine getirmesini istedi. 2003 yılında İngiltere, Fransa ve Almanya ile yapılan müzakerelerin ardından İran uranyum zenginleştirme faaliyetini askıya aldı. Böylelikle İran nükleer programını dondurmayı ve UAEA’nın denetimlerini kabul etti. Bu olumlu gelişmeler Mahmud Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanılığı makamına gelmesiyle sekteye uğradı ve İran uranyum zenginleştirme faaliyetlerine kaldığı yerden devam etme kararı aldı. Bu gelişmeler üzerine Atom Enerji Ajansı İran dosyasını BM Güvenlik Konseyine havale etti. 2006 yılında ise BM İran’a yönelik ilk yaptırım kararını aldı. Ayrıca AB ve ABD’de İran’a yönelik tek taraflı yaptırım kararı aldılar. ( Djalili, Kellner, 2017 )

DİPLOMATİK ÇÖZÜM

Bu zaman zarfında P5+1 ülkeleri ve İran 2008 yılında Cenevre’de bir araya gelmiş fakat yürütülen görüşmeler İran’ı nükleer zenginleştirme programından vazgeçirmeye ikna edememişti. 2013’te ılımlı Hasan Ruhani iktidara gelene kadar, İran ve batılı devletler arasında defalarca görüşmeler yapıldı fakat kayda değer bir sonuç alınamadı. Tüm bu yaşanan sürecin İran halkına ve İran ekonomisine olan maliyeti ise inanılmaz boyutlara ulaştı. Ekonomik ve siyasal olarak köşeye sıkışmış; uluslararası arenada yalnızlaştırılmış İran için diplomasi masasına dönmek en akıllıca olan karardı ve Rehber Ali Hamaney’in de oluruyla Ruhani yönetimi diplomatik arenada P5+1 ülkeleriyle müzakereleri yürütme kararı aldı.

Nihayetinde , bir uluslararası ilişkiler kuralı olarak, kimsenin tam olarak istediğini alamadığı, fakat sonuçları itibariyle tüm imzacı tarafları memnun eden bir anlaşma ortaya çıktı. 14 Temmuz 2015’te imzalanan bu anlaşma İran toplumun hemen tamamında büyük bir memnuniyele karşılandı. Yıllardır yaptırımlarla mücadele eden ve ekonomik olarak dünyayla tam olarak bütünleşememiş olan İran ekonomisi için bu anlaşmanın yeni fırsatlar yaratması kaçınılmaz olarak görüldü. Öte yandan P5+1 ülkeleri İran’ı 10 yıl için dahi olsa nükleer çalışmalardan uzak tutmayı, var olan tesisleri tekrar uluslararası gözetime açmayı ve belki de en önemlisi Ortadoğu’nun daha da istikrarsız hale gelmesine vesile olacak bir nükleer yarışı önlemiş oldular. Ayrıca batılı ulusal şirketler içinde yeni bir yatırım sahası açılmakta ve dinamik İran pazarı dünya ekonomisine kazandırılmaktaydı. Üstüne üstlük, İran’ın sahip olduğu petrol ve doğal gaz rezervlerinin dünya pazarlarına daha kolay ulaşmasıyla beraber, petrol fiyatlarında da kısmi bir düşüş yaşandı. Sonuç itibariyle geleceğe dair çizilen karanlık tablonun köşesinde de olsa bir umut ışığı belirmişti.

2015 ve 2017 yılları arasında bu anlaşmaya karşı bir takım çatlak sesler tüm imzacı taraflarca dillendirildi. Örneğin, Ayetullah Hamaney İran’ın Amerika’ya yönelik politikalarında bir değişiklik olmadığını ve ABD ile bölgesel mücadeleye kaldıkları yerden devam ettiklerini belirtti. Aynı şekilde Amerika’da ve diğer imzacı ülkelerde de anlaşmanın aleyhinde görüş belirten kimseler oldu. Ortadoğu’ya bakacak olursak başta Suudi Arabistan ve İsrail olmak üzere Amerika’nın müttefiki olan ülkeler anlaşma aleyhinde söylemde bulundular.

TRUMP YÖNETİMİNİN TUTUMU

En nihayetinde düğüm Donald Trump’ın 2016 başkanlık seçimlerini kazanmasıyla çözüldü. Seçim kampanyası boyunca uğradığı her durakta bu anlaşmanın aleyhinde konuşan ve ‘tarihin en kötü’ anlaşması olarak tanımlayan Trump verdiği sözü tuttu ve ABD’yi anlaşmadan tek taraflı olarak çekti. Trump yönetimi anlaşmadan çekildi çünkü oval ofise göre İran nükleer silah edinme çalışmalarına ara vermemişti. Gizli de olsa bir şekilde çalışmalarına devam ediyordu. Hem zaten 10 yıl sonra kaldığı yerden devam edebilirdi. Ayrıca bir de İran’ın terörü finansa etme ve uzun menzilli füzeler geliştirme çalışmaları vardı. Bu saydığım nedenler öne sürülerek, ABD’nin anlaşmadan çıkması bir şekilde temellendirilmiş oldu. Öte yandan, 2015 yılından itibaren UAEA gözetimde olan ve sıkı şekilde izlenen İran aleyhinde her hangi bir rapor yoktu. Sonuçta Amerika’da şahinler bir kez daha galebe çalışmıştı.

TRUMP BU KARARLA NEYİ AMAÇLIYOR ?

Trump yönetimi bu anlaşmadan çekildi ve iki aşamalı bir plan çerçevesinde İran’ın çeşitli sektörlerini hedefine alan yaptırımları yürürlüğe koydu. Trump yönetiminin öncelikleri arasına koyduğu üç nokta var ki söylemeden geçmek olmaz. Birincisi,  Obama yönetimin İran rejimini dünyaya entegre ederek açma girişimlerinin aksine, Trump rejimle direk olarak mücadele etme peşinde. Yani Trump İran’da bir devrimi amaçlarken, Obama yönetimi daha ziyade evrimsel bir yol tutmuştu. İkinci olarak, Trump İran’ın bölgesel etkinliğinden ziyadesiyle rahatsız ve bu rahatsızlığını çekinmeden dile getiriyor. En nihayetinde İran’ı ekonomik bir kıskaç içerisine almayı ve tekrar masaya oturmayı ama bu kez ABD’nin çerçevesini çizdiği bir anlaşmayı istiyor. Son olarak Trump ABD’nin İsrail büyükelçiğini Kudüs’e taşınması kararında ve Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerinde bir kez daha gösterdi ki, ABD için önemli olan geleneksel müttefikleriyle sağlıklı bir ilişki sürdürmektir. ABD’nin bölgesel çıkarları için hayati önemde olan müttefiklerini küstürmenin ve ilişkileri riske atmanın yersiz olacağını düşünüyor.

Kanaatimce, alınan bu kararın ne İran’a ne ABD’ye ne de bölgesel barışa bir katkısı olacaktır. İran konusunda üç başkan danışmanlık yapmış CIA’nın eski analisti Bruce Riedel’in ileri sürdüğüne göre, ‘Birleşik Devletler otuz yıl boyunca İranlıları neyin harekete geçirdiğini ve onlara neyin ilham verdiğini bilmeden İran’la ve onun devrimci ideolojisiyle baş etmeye çalıştı.’ ( Kinzer, 2010 )

İran rejimi gücünü devrimin ardında 40 yıldır sürdürebiliyorsa bunda bir takım nedenler vardır. Rejim, en başından beri yarattığı düşman miti etrafında kendi dünya görüşüne uygun bir toplum ve devlet yaratmayı amaçladı ve bunda da büyük oranda başarılı oldu. ABD karşıtlığı rejimin devamlılığı için kaldıraç görevi gördü. Trump yönetiminin aldığı en son karar rejimin kendini yeniden yaratmasına ve güçlenmesine katkı sağlayacaktır. Yani Trump yönetiminin hedeflediği rejim değişikliği, kanaatimce, yakın zamanda olmayacak gibidir.

İran ekonomisi Trump’ın son yaptırım kararları olmasa dahi zordaydı. 2017 yılı sonunda İran’ın hemen her yerinde gördüğümüz halk ayaklanmaları bunu gösteriyordu. Ruhani yönetimi, İran halkına vaat ettiği ekonomik refahı sağlayamadığından ve ayrıca ayyuka çıkan rüşvet skandallarıyla zor durumdaydı. Öte yandan ulusal para birimi Riyal’in hatırı sayılır değer kaybının önünü alamadığı için Merkez Bankası yönetiminde ve çeşitli bakanlıklarda değişikliğe gidildi ve fakat istenen sonuç alınamadı. Amerika’nın uygulamaya koyduğu son yaptırımlarla birlikte İran’ı daha zor günlerin beklediği bir gerçek.

AB VE TÜRKİYE’DE KRİZİN YANSIMALARI

Stefan Zweig’ın dediği gibi ‘Bir evren iki parça olduğunda, çatlak tek tek bütün bireylerden geçer.’ İran ve ABD arasında yükselen tansiyonun Türkiye ve AB için de güçlüler yaratıyor. Örneğin, Avrupalı pek çok firma İran’ı terk etmeye başladı, çünkü bu firmalar ABD pazarında da varlık gösteriyorlar ve ABD ile İran arasında bir tercih yapmak zorunda kaldıklarında tercihlerini ABD’den yana kullanacakları aşikar. Öte yandan anlaşmanın diğer tarafları ve İran yönetimi imzalarının arkasında durmaya devam ediyorlar. AB anlaşmanın devam etmesi için elinden gelen çabayı göstereceğini belirtiyor ve İranlı ortakları da benzer bir tutum içerisindeler. Lakin ABD’nin taraf olmadığı bir anlaşma ne kadar sürdürülebilir?

Türkiye ise bir yandan İran ve Rusya ile birlikte Astana sürecini yürütüyor, öte yandan ABD ile son aylarda gerilen ilişkilerini tamir etme amacında. Zira ABD Türkiye’nin içerinde bulunduğu zor durumu anlamış olacak ki Türkiye’yi yaptırımlardan geçici süreyle muaf tuttuğu ülkelerin listesine koydu. Ankara’nın ne ABD’den ne de İran’dan, komşusu ve Suriye gibi hayati bir meselenin çözümünde ortağı olması nedenleriyle, yana açık tavır koyması zor görünüyor. Bu nokta da, Ankara’nın işinin hiçte kolay görünmediğimi belirtmeliyim.

Kaynaklar

Kinzer,Stephen (2010). Ezber Bozmak. İstanbul: İletişim Yayınları.

Djalili, Mohammad-Reza; Kellner,Thierry (2017) 100 Soruda İran. İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları.

Roskin, Michael; James J. Coyle (2004) Politics of the Middle East Cultures and Conflicts. New Jersey: Pearson Prentice Hall.