Salih Zeki TOMBAK | Türkiye NATO’dan ayrılacak mı ?

Devrimci değilseniz, Türkiye’yi NATO’dan ve Batı’dan uzaklaştırmak için ABD ile savaşı göze almazsınız.

Uzun süredir Türkiye’nin NATO üyeliği üzerine spekülasyonlar yapılıyor. Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkarılacağı veya Türkiye’nin Batı ekseninden uzaklaştığı, NATO üyeliğinden ayrılmaya hazırlandığı yönünde iddialar var.

Son olarak Recep Tayyip Erdoğan 12 Ağustos 2018’de, Trabzon’da, Türk siyasetinde İsmet İnönü ve Ecevit’in ABD’nin Türkiye’ye karşı tutumlarından duydukları hayal kırıklığının bir benzerini; kendi meşrebine uygun cümlelerle ifade etti: “Oyununuzu gördük ve meydan okuyoruz.”, “birileri kapıları kapatır, Mevlam başka kapıları açar.” Ve “Cevabımızı yeni ittifaklara, yeni ortaklıklara yönelerek veririz.”İsmet İnönü’nün “Yeni bir Dünya kurulur, biz de orada yerimizi alırız” cümlesine ve Ecevit’in “Duvar delinir, öbür tarafa geçeriz” cümlelerine ne kadar benziyor değil mi?Elbette bu cümleler dile gelinceye kadar yaşanmış uzun bir tarih var.

SOĞUK SAVAŞ NATO’SUNDAN BUGÜNÜN NATOSU’NA

Salih Zeki TOMBAK
@sztombak
sztombak@yahoo.com

NATO 1949 Nisan’ında, başını artık İngiltere’nin değil; ABD’nin çektiği kapitalist-emperyalist sistemin; Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki Demokratik Halk Cumhuriyetleri’nden ve Kapitalist ülkelerdeki komünist ve işçi hareketlerinden oluşan reel sosyalizme karşı bir savaş ve saldırganlık örgütü olarak kuruldu. Sosyalist sisteme daha sonra Küba ve Çin Halk Cumhuriyeti eklenecek ve nihayet 1960’lar da sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı ulusal kurtuluş ve bağımsızlık hareketleri de katılacaktır.
NATO bir yandan düzenli ordularla; nükleer silah potansiyeliyle açıktan; diğer yandan da “Süper NATO/Gladyo” örgütüyle yeraltında komünizme karşı saldırgan bir tarzda mücadele ediyordu.

Türkiye Cumhuriyetini kuran kadro, Kurtuluş savaşının en sıcak günlerinde bile, Londra Konferansında görüldüğü üzere, yerini Batı’nın yanında belirlemişti. Yunan işgaline verilen destek geri çekilirse, “silahlarını Şark’a”, yani Ekim Devrimi ile kurulmuş SSCB’ye çevirmeye hazırdılar. Komşudaki Komünizm, emperyalizmden daha öncelikli ve tehlikeli düşmandı.

Dolayısıyla 2. Dünya Savaşı’nın başında, dış ticaretinin %70’ini Nazi Almanya’sı ile yapmış; bu rejimle flört etmiş; savaşın akıbeti belli olduğunda bile faşist bloka karşı savaşa katılmakta ayak sürümüş; bu yüzden SSCB başta olmak üzere, müttefiklerin güvensizlik duydukları Türkiye’nin yöneticileri, savaşın hemen sonrasında Batı Blokunun yanında yer almaya fazlasıyla istekliydiler.

1950’de Kore halkına karşı sürdürülen savaşa, bu nedenle büyük bir piyade gücüyle katılarak; Mehmetçiğin ve Kore halkının kanıyla NATO’ya katılmayı başardılar. (Şubat 1952)
Türk Silahlı Kuvvetleri, uzun süre NATO’nun en kalabalık ikinci ordusuydu. Silah, mühimmat ve teçhizat büyük ölçüde Amerikan yardımıydı. Satın alabildiğimiz silah sistemlerinin tamamını NATO kaynaklarından sağlıyorduk.

ABD’nin eski tanklarını, araçlarını, toplarını, savaş gemilerini hibe etmesi sonucu TSK bünyesinde ciddi bir bakım-onarım sektörü gelişti; Kırıkkale Ana Bakım Tamir Komutanlığı, Arifiye Tank Fabrikası gibi. Denize asla çıkmayan, deniz üstü ofis işlevi gören gemiler çoğaldı.

Subaylarımız, özellikle kurmay olanlar NATO Karargahlarında diğer NATO subaylarıyla birlikte çalıştı. Çoğu değişik rütbelerde ABD’ye davet edildi, eğitimlerden geçirildi. Belki devşirilmeye çalışıldı.

TSK’nın teorik eğitim külliyatı çoğu Amerikan; pek azı Alman talimnameleriydi. Güneydoğuda yaşanan uzun süreli savaş boyunca TSK, sahadaki bilgi ve deneyimlerini ilk orijinal talimnameler olarak literatüre dahil etti.

NATO üyeliği Türk Ordusu’nun zihniyet dünyasında çok güçlü bir anti-komünist şekillenme yarattı. Buna karşılık TSK’nın savaşma imkan ve kabiliyetlerine yaptığı katkının ne kadar alt düzeyde olduğu; ilk savaşma ihtiyacı ortaya çıktığında görüldü. 1967 Kıbrıs krizinde çıkarma gemilerimizin olmadığını farkettik ve bir ABD Başkanın’dan ilk tehdit mektubunu aldık. Başkan Johnson’ın “NATO silah ve teçhizatını orada kullanamazsınız”, diyen mektubundan sonra ilk şaşkınlığı yaşadık ve İsmet İnönü’nün yukarıda işaret ettiğimiz cümlesi zihinlere kazındı.

İkinci şaşkınlık 1965 seçimlerinden sonra TBMM’ye giren Türkiye İşçi Partisi Milletvekillerinin ortaya çıkardığı ülkedeki NATO-Amerikan Üsleri gerçeği idi. ABD’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin haberi olmadan yerleştirdiği nükleer başlıklar taşıyan Jüpiter Füzeleri yerleştirdiğini, bu füzeler Küba Krizi nedeniyle sökülürken; Türkiye’den kalkan Amerikan U-2 casus uçaklarının varlığını, Sovyetler bu uçaklardan birini düşürünce öğrendik.

1974 Kıbrıs “Barış Harekatı” sonrasında ise TSK Amerikan ambargosuna maruz kaldı ve Ecevit müttefikimizi “duvar delmekle” tehdit etmek ihtiyacı duydu.
Bu arada Süper NATO, daha sonra Özel Harp Dairesi adını alacak olan Seferberlik Tetkik Heyeti adıyla Türkiye kontr-gerillasını oluşturmakta; 6-7 Eylül olaylarını tertiplemekte; 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin meşrulaştırmak amacıyla 1 Mayıs 1977, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas katliamları gibi kanlı faaliyetleri örgütlemekteydi. Tabii bu kirli işler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı elemanlar kullanılarak yapılmaktaydı.

İHTİYACIMIZ VAR MI?

Türkiye’de gelişmiş bir tekstil sektörü var. Askerimizi giydiriyoruz. Son yıllarda çok sayıda zehirlenme vakası ortaya çıktıysa da, ordunun beslenmesinde kimsenin yardımına ihtiyaç yok.

“Kendi gemini kendin yap”, “kendi uçağını kendin yap” kampanyalarıyla ve çıkarma gemileriyle başlayan, Aselsan’la katlanan ve bugün Tank yapma eşiğine gelen; İHA yapan, denizaltı siparişleri alan, MİLGEM projesiyle fırkateynler üreten, Atak Helikopterlerini satacak aşamaya gelen bir savunma sanayi var. Ordunun topunu, mühimmatını, tüfeğini Türkiye kendisi yapıyor. Sonuç olarak NATO’dan silah mühimmat ve teçhizat beklentisi asgariye inmiş durumda. Tabii ki pek çok ülke gibi Türkiye’nin de bütün silah sistemlerini kendisinin üretmesi mümkün değil ve gerekli de değil. Bazılarını satın alır ve bazılarını satarsınız. Ama savunma sanayinin geldiği gelişme düzeyinin en çok da NATO’da ve ABD’de rahatsızlık yarattığı ve ünlü kumpas davalarıyla stratejik bir kuvvet olmanın eşiğine gelmiş Deniz Kuvvetlerinin ve MİLGEM’in yaratıcısı komuta heyetinin hedef alındığı kesindir. Kumpas davalarının üç ortağı hatırlardadır.

NATO’DA DEĞİŞİM…

Bu arada Sovyetler Birliği’nin sükutu sonrasında NATO’nun tanımlı düşmanı kalmadığı için dağılması beklenebilecekken; bu saldırganlık örgütü düşmanlarını yeniden tanımladı ve böylece kendisine yeni bir varlık temeli yarattı. Buna göre NATO, terörizm, bölgesel istikrarsızlıklar, kitle imha silahlarının ve bunları fırlatma araçlarının yayılması; ayrılıkçı etnik milliyetçilik, radikal dinci akımlar, örgütlü suç, uyuşturucu ve insan ticareti ve kitlesel göç gibi sorunlarla mücadele edecekti.

Bu çerçevede TSK Bosna’da, Kosova’da, Afganistan’da, Irak’ta NATO görev kuvvetlerinde yer aldı.

Bu arada sadece NATO’da değil; ABD’nin NATO’ya bakışında ciddi değişimler ortaya çıkmaya başladı. ABD Karadeniz’de en büyük NATO Donanması olan Türk Deniz Kuvvetleriyle değil; Bulgaristan ve Romanya ile; Suriye’de Suudi Arabistan’ın sponsorluğunda PYD ile; Doğu Akdeniz’de MISIR ve İsrail ile, elbette el altından El Nusra-El Kaide ve IŞİD ile, Türkiye’nin içinde ise Gülen Cemaati ile (tabii yollar ayrılıncaya kadar AKP ile) iş tutmayı tercih etti. Ve son olarak NATO zirvesinde AB üyelerini NATO’yu dağıtmakla tehdit etti.

Bu dönem içinde ABD’nin Afganistan’da Suudilerle birlikte inşa ettiği El Kaide, I. Ve II. Irak savaşından sonra, uygun ortam yaratıldığı için Irak’a ve Suriye savaşı için Suriye’ye taşındı.

TÜRKİYE DIŞLANABİLİR Mİ?

Burada yazının girişinde işaret ettiğimiz sorulara dönebiliriz. Türkiye NATO’dan dışlanacak mı? NATO’nun bütün görev kuvvetlerinde yer alan ve özellikle İslam coğrafyasındaki görevler için, NATO’nun nüfusu Müslüman tek üyesi olarak stratejik önemi olan Türkiye’nin NATO’dan dışlanması veya başından itibaren proje ortağı olduğu F-35’lerin verilmemesi veya satın almak istediği silah ve silah sistemlerinin satışından kaçınılması ittifak mantığına uymaz. Esasen bu tutum neredeyse tamamen ABD’den kaynaklanmaktadır. Türkiye NATO’dan dışlanamaz ama kendisinin NATO’daki varlığını sorgulamaya her gün biraz daha fazla itilebilir.

Türkiye’nin NATO üyeliği tarihi, sık sık bu üyeliğin kendisine ne faydası olduğunu sordurtan bir tarihtir. Bugün bu yöndeki sorular daha kuvvetli olarak sorulmaktadır.
Bu soruların, üstelik tehdit üslubuyla Cumhurbaşkanı’nın ağzından dile getirildiği esnada Türkiye’de en az 15 adet NATO üssü vardır. Bu üslerden birisi Ayazağa’da karargahı olan bir uluslararası kolordudur. NATO Hava Komutanlığı, İncirlik, Radar üsleri, Limanlar, Bataryalar, Hava üsleri vb. Bu yıl yapılan ve Trump’ın olay çıkardığı NATO Zirvesinde İzmir’deki NATO üssünün büyütülmesine ve yeni roller üstlenmesine de karar verildi.

BAĞIMSIZLIK VE DEMOKRATİKLEŞME İÇİN

20 yaşımdayken duvarlara Türkiye İşçi Partisi’nin “NATO’ya Hayır!” afişlerini yapıştırmış ve bu yüzden savcı önüne çıkmış biriyim. Ülkenin bağımsızlığı ve demokrasimizin gelişmesi için bu örgütten çıkmanın şart olduğunu düşünüyorum. TSK mensubu subayların yaygın olarak NATO üyeliğini sorguluyor olmasından bu bakımdan memnunum. Türk subaylarının zihniyet dünyalarında NATO üyeliğinin sorgulanıyor olmasında yukarıda örneklerle anlatılan, tarihin açıkça düşmanlık olarak tanımlanabilecek şu iki olayın da sarsıcı etkisi vardır. NATO ortak tatbikatında TCG MUAVENET firkateynini Amerikan Uçak gemisi Saratoga kasten ateşlenen iki füzeyle vurdu beş denizcimiz şehit oldu, 20 denizci yaralandı. ABD özür bile dilemedi.

Süleymaniye’de Türk Özel Kuvvetleri personeli, ABD askeri ve Barzani Peşmergesinin ortak operasyonuyla esir alındı, başlarına çuval geçirildi. ABD makamları bu yüzden de özür dilemedi.

Peki Türkiye NATO’dan ayrılabilir mi; ayrılır mı?

Türkiye’nin her siyasi eğilimden yöneticileri; bunu sağcılığın her renginden yöneticileri diye de söyleyebiliriz; tercihlerini Cumhuriyet tarihi boyunca BATININ DEMOKRATİK DEĞERLERİNDEN YANA DEĞİL; AMA EMPERYALİZMLE İŞBİRLİĞİNDEN YANA yapmışlardır.
Girebildikleri hiçbir emperyalist örgütten çıkmazlar. Nitekim ABD ile ilişkilerin tarihte görülmemiş ölçüde gergin olduğu bu günlerde de, bazı Amerikan makamlarıyla gerilim yaşanırken, bazılarıyla bu gerilimden uzak ilişkiler sürdürülmektedir. Başkanla savaşın eşiğindeyiz, ABD Savunma Bakanlığı ile her şey normal. ABD ile kötüyüz, İngiltere ile ve yakın zamanda “Eyyyy Almanya” dediğimiz Merkel Hükümetiyle bahar yaşıyoruz. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD ile ilişkileri onarmaktan sözediyor.

İsmet İnönü’nün “Yeni bir dünya” kurulsun isteği hiç olmamıştır. Bülent Ecevit sosyalizme doğru duvar delen değil; sosyalizmin önüne duvar çeken sağcı bir siyasetçi idi.

Erdoğan ise günlük ihtiyaçlarına göre ittifak değiştirir. SU-24 uçağının düşürülmesini önce şahsen üstlenmiş ve hemen ABD’yi, NATO’yu yardıma çağırmış bir siyasetçidir.

Suriye’yi Rusya ile savaşıp yenmeden kimse işgal edemezdi. Nitekim öyle oldu. Türkiye’deki Amerika çok güçlüdür. Devrimci değilseniz, Türkiye’yi NATO’dan ve Batı’dan uzaklaştırmak için ABD ile savaşı göze almazsınız.

Dolayısıyla yakın zamanda ve Erdoğan’ın tercihiyle Türkiye’nin NATO’dan ayrılması beklenemez; ayrılmak için her türlü şart, sebep ve imkan olduğu halde.