Timur TÜRKER | Ne yapmalı? Neyi değiştirmeli?

Başlıkta ki soruları yaşadığımız ülkenin genel durumunu ve bazen de bireysel yaşamınızı baz alarak bu soruları içten içe kendinize zaman zaman sorduğunuzu hissetmekteyim. Bu sorular geniş kapsamlı ve aynı zamanda bazıları için acıtıcı ve tehlikeli sorulardır. Neden acıtıcı ve tehlikeli ? Çünkü bilim, kültür ve sanatın giderek erezyona uğradığı ülkelerde bu soruyu toplumun önemli bir çoğunluğu hiç sevmez ve tehlikeli bulur.

facebook.com/timurtr
@timurturker

Türkiye ve benzeri orta ölçekli/az gelişmiş ülkelerde ki insanların düşünüş ve algı sistemi şu şekilde işler; bireysel anlamda kişi, doğduğundan akıl, fikir ve kurgu yapabilecek yaşa gelene kadar, özelde aile, genelde içinde yaşadığı toplum ve çevre ile kurduğu sosyal ilişkilerin ona yüklediği birikimi sorgulaması ona “ölümden beter” gelir. Çünkü kişi ve toplumlarda özellikle soyut inançların asla değişmeyecek hüküm ve kuralları  onun tüm bilinç dünyasını kapladığı için onları sorgulayıp, hatalı olabileceğini ya da en azından revize edilmesi gerektiğini kabullenmek o kişi ve toplumda büyük bir “travmadır” ve kişi çoğu zaman bunu kabullenmek yerine ölümü bile seçebilir.

Seçiyor da. Nasıl mı ? Örnek vermek gerekirse orta doğu coğrafyasında yaşayan insanların önemli bir çoğunluğu “ölümü” seçmiştir. Ancak bu seçim “hadi biz gidelim intihar edelim” şeklinde değil, bu insanlar akıl, bilim yani rasyonel düşüncelere sırtlarını çevirdikleri için ölümü seçmiştir. Ve korktuğum o dur ki; son on altı yıldır ATATÜRK’ ün Türkiye Cumhuriyetine biçtiği akıl ve bilim yolundan tam tersi irrasyonel bir uçuruma doğru gittiğimizi akıl ve mantık ölçüleri ile hissetmekteyim.

Son on altı yıldır nefret ettiğim kelimelerden birisi, bir bahane bağlacı olan “ama” kelimesidir. Belki zaman zaman mecburen benimde kullandığım bu bahane bağlacı olan kelime ile tabi ki hangi cümleyi bağlayıp, nasıl bir anlam yükleyeceğinize göre durum değişmektedir. “Ama” bağlacı; cehaletin, bilgisizliğin ve soyut olanın, somut olan reel hayata hükmetmesi alanında kullanıldığında feci bir duruma dönüşmektedir. Bu aynı ekmek bıçağı ile ekmek kesilebildiği gibi farklı niyetlerle kullanılabilmesi gibidir. Konuyu biraz daha açalım;

İslam dünyasının 13.yüzyıldan başlamak üzere sistematik olarak sürekli çöktüğünü ve günümüzdeki felaket durumuna evrildiğini bu gün artık siyasal İslamcılar dahi mecburen, acı bir şekilde kabul etmiş bulunuyor.  Günümüzde Suudi Arabistan gibi vahabist bir şeriat çeşidi ile yönetilen ülkede bile ülkeyi yönetenlerin peş peşe dinsel reformist hareketlere girişmesi, İran’da artık bayan nüfusun önemli bir bölümünün başı açık gezmesi ve yine İran da bir çok reformun yapılması, Mısır da en tehlikeli siyasal İslamcı çeşidi olan ihvancıların tüm hatlarıyla çökmesi ve nihayet Türkiye de “islamiyetin güncellenmesi” konusunun devletin en yüksek tepesinden dillendirilmesi son derece önemli gelişmelerdir. Bütün bunlar bizlere bir şeyleri işaret diyor, bir şeyleri göze parmak misali ispatlıyor, dayatıyor. Nedir bu?

Bizim beş duyumuzla kavradığımız Dünya denen gezegendeki “zaman, doğa ve çevre”. İşte insanoğlunun asla ve kat’a yenemeyeceği fakat uyumlu yaşayabileceği üç kavram.  Daha iyi bir anlatımla; Arthur Schopenhaver’ın : “değişmeyen tek şey değişimdir” dediği gibi zaman ve mekân ( doğa/çevre ) öyle bir acımasızdır ki, insanlara dayattığınız, asla değişmez, değişemez dediğiniz statik kurallar ve kaideler, zamanın, doğanın ve çevrenin acımasız pençeleri arasında yavaş yavaş değişmektedir.

Çoğu zaman ortalama bir insan ömrü bu kahredici değişimi görememektedir bile. Ancak günümüz iletişim ve teknoloji çağında bilgiler, olaylar çok hızlı aktığı için özellikle 1989 da Berlin duvarının yıkılmasından sonraki tek kutuplu kapitalist Dünya da hormonlu bir şekilde hızla gelişen iletişim ve teknolojinin etkisi ile artık son otuz yılda Dünya da ve Türkiye de ki gelişmeleri incelediğinizde, Dünyanın ve Türkiye’nin son otuz yılını yaşayıp, olayları kronolojik olarak aklınızdan bir film şeridi gibi değerlendirdiğinizde zamanın, doğanın ve çevrenin “hükümleri değişmeyen, değişmeyeceği” iddia edilen dini inançlar ve kimi ideolojilere çok acı ve ölümcül darbeler indirdiğini görmekteyiz.

Şimdi “ama” bağlacındaki olumsuz anlamı biraz daha açalım.

İslam dünyasının 13.yüzyıldan başlayarak safha safha ve sistematik olarak çökmesini cehalet içindeki birisine söylediğiniz zaman size vereceği cevap ( isterseniz deneyin ve görün ) çoğunlukla “ama” diye başlar. Bu kişilere göre de islam dünyası çökmüştür, “ama” sı kalmıştır. Aslına bakarsanız bu çöküşü kabullenmeleri ve anlamaları için bile bir elli, altmış sene geçmiştir. “Çöküşü” kabullenmelerinden sonra “ama” dan vazgeçmeleri içinde galiba bir elli, altmış sene daha geçmesi gerekmektedir. İşte Türkiye de sorun tam da buradadır. Bam teli burada. Toplumumuzun  maalesef önemli bir bölümü “ön görüsüzlük” içindedir. Yaptıkları, yapacakları seçimler ve uygulamaların ileride önlerine getireceği felaketler hakkında en ufak bir fikirleri olduğunu sanmıyorum. Fikirleri olmadığı gibi bu olumsuzlukları önceden gören toplumun “ön görülü” öncü dinamiklerini de “hain” ilan etmiş bulunmaktalar.

Onlara göre de  islam dünyası çökmüştür “ama” bu çöküş batı ve Siyonizm yüzünden, örneğin Arap Lawrance gibi casuslar v.s. yüzünden olmuştur deyip kestirip atarlar. Halbuki yazının başlığındaki gibi “ne yapmalı ?neyi değiştirmeli ?” şeklinde sorunun köklerine gitmek istemezler. Çünkü gittikleri zaman körü körüne inandıkları sabit fikirler çökecektir. Bu nedenle diyebiliriz ki, dini kullanarak gündelik hayatın tüm alanlarını düzenlemek, bununla devleti ve toplumu yönetmek isteyenlerin son yüz yılı değil, “son elli” yılını yaşamaktadır. Şu anda sadece on beş, yirmi yılda bile yaşadıklarımızı değerlendirirsek; “ama”, “kandırıldık” diyenlerin zamana, doğaya ve çevreye çok acı bir şekilde yenildiklerini görürsünüz.  Bakmayın siz öyle şimdi gümbür,  gümbürdediklerine .

Bu gün “gümbürdüyorlar” ama ATATÜRK gibi düşündüğünüzde ise o müthiş ön görünüz devreye giriyor ve bu kuru gümbürtünün eninde sonunda derin bir sessizliğe bürüneceğini biliyorsunuz. Tam da burada ATATÜRK’ ün şu meşhur sözünü hatırlatmak yerinde olacaktır: “Bir gün benim sözlerim akıl ve bilimle çelişirse, siz bilimi seçiniz” Müthiş değil mi ? 1950 ler den beri unutturulmaya ve bir sürü iftira atılmaya çalışılan bu deha insan giderek tam aksi yönde her geçen gün fikirlerine ve ideallerine daha fazla sarılmaya çalışılıyor. Dünyada pek çok liderin, diktatörün heykelleri yıkılmasına, denizin dibini boylamasına rağmen, Atatürk; küçücük çocuklardan tutunda, her yaştan insanımız daha fazla sevgi gösterisinde bulunmaktadır.

Ulusumuz er ya da geç; bir şekilde ezici çoğunlukla doğruları bulacak ve bu karanlık dolu günler geride kalacaktır. Bunu ümit etmiyorum, bunu ATATÜRK gibi düşünerek görüyorum. Yalnız bunu belki görürüz belki göremeyiz ancak bu gerçekleşecektir. Toplumu cehalet ve akıl dışı yöntemlerle uçuruma sürüklemek isteyenler mutlaka yıkılacaktır…