Sol Açık | Endüstrileşen futbolda taraftar olmak

Fenerbahçe’nin kendi sahasında oynadığı son iki maçında yaşananlar, Endüstriyel Futbol ve taraftarlık üzerine bir kez daha düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Ligde zor günler geçiren Fenerbahçe, iki hafta önce kendi sahasında karşılaştığı Ankaragücü’ne 3-1 mağlup oldu.  Takımlarının oynadığı futbolu beğenmeyen (beğenilecek bir yanı da yok) Fenerbahçeliler, ikinci yarının çok büyük bir bölümünde, eski teknik direktörleri İsmail Kartal’a yönelik tezahüratta bulunurken; maçın ardından görevine son verilen Cocu’nun istifasını istemişlerdi. Tepkiler bununla da kalmadı, Ankaragücü takımı top çevirirken ‘Oley oley’ tezahüratlarıyla kendi oyuncularını da protesto ettiler.

Dün akşam oynanan Alanyaspor karşılaşmasında ise Fenerbahçe erken bulduğu gollerle 2-0 öne geçti ve karşılaşma bu skorla sona erdi. Ama Fenerbahçe taraftarlarının bazı futbolculara yönelik protestosu son bulmadı. Maçın 53.dakikasında oyuna giren İsmail Köybaşı ayağına her top geldiğinde tribünler tarafından ıslıklandı.

Hatırlayacağınız gibi daha önce de Rizespor deplasmanında takım kaptanları Volkan Demirel ve Mehmet Topal, maçın ardından taraftarın küfürlü tezahüratına maruz kalmıştı.

Yukarıda saydığımız tüm bu yaşananlar, değişen taraftar profilinin de en yalın göstergesi. Taraftarlık, adı üstünde taraf olmak ile oluşan bir bağ. Bizlerin yıllardır yapmaya çalıştığımız, abilerimizden öğrendiğimiz şey, her zaman tezahüratlarda da dile getirdiğimiz gibi, ‘Yenilsen de yensen de taraftarın senle, üzüntünle sevincinle seninle birlikte!’. Ama son yıllarda durum çok daha farklı. Fenerbahçe’de sular taraftar cephesinde hiçbir şekilde durulmuyor.

Öncelikle, 3 Temmuz sürecinin mimarı Aykut Kocaman nasibini almıştı taraftarın bu tepkisinden. Göreve geldiği günden beri Fenerbahçe’yi ağır oynatmakla eleştirilen; fakat Fenerbahçe’yi şampiyon yapan, Avrupa’da yarı final oynatan ve yıllardır alamadığı Türkiye Kupası’nı kazandıran Kocaman, Alex De Souza’yı oynatmadığı için taraftarın yoğun protestosuna maruz kaldı. Geçtiğimiz sene de Fenerbahçe’yi 2. ve ligin en çok gol atan takımı yapan Kocaman, aynı eleştiriler yüzünden sezon başında gönderildi.

Yine Ankaragücü maçında yoğun sevgi gösterilerinde bulunulan İsmail Kartal, belki de Trabzon’da takım otobüsünün kurşunlanması olayı olmasa, forvetsiz bir şekilde mücadele ettiği sezon takımını şampiyon yapacak olmasına rağmen,  taraftar tarafından ‘çapsız’ ilan edilerek gönderilmişti.

Futbolun, reklam sektörü ile birlikte, bahis ve artan bilet fiyatlarının etkisiyle birlikte artık çok daha dar bir kesime hitap ettiği bir gerçek. Yıllık asgari ücretin 1.500₺ civarında olduğu bir ülkede, bilet fiyatlarının 100₺’ye yakın olan fiyatı işçi sınıfını ve doğal olarak taraftarların büyük bir bölümünü stadyumların dışına itti. Gündelik hayatlarında kapitalizm mülkiyet ilişkilerini çok iyi bilen bir kuşağında tribünlere dolmasıyla işin doğası tamamen değişti (bu terimi bir aşağılama olarak kullanmıyorum. Ama kabul edelim ya da etmeyelim verdikleri her şeyin, ödedikleri her kuruşun karşılığını almak isteyen yeni kuşağı başka türlü de tanımlamam mümkün değildi).

Kale arkası tribünlerin dışında kalan tribünlerdeki seyirciler, rahat koltuklarında ödedikleri yüksel bedelin karşılığı olan güzel futbol beklerken, bu durum hızla kendini taraftar olarak adlandırılan gruplara da yansıdı. Taraftarlık karşılıksız destek olmaktan çıkıp, ödenen maddi değerlerin karşılığında iyi futbol, bunun sonucunda da maçtan çıktıktan sonra da taraftarı mutsuz etmeyecek, onların sokakta gururla gezmelerini sağlayacak iyi skorlar beklemek haline geldi. Fenerbahçe tribünlerinde son birkaç yıldır yaşananlar bu sürecin basit bir özeti aslında.

Bu mantık, klasik şirket-müşteri ilişkisinden öte bir şey değil. Kulüpler şirket gibi yönetildikçe, benzer tepkilerin daha da çoğalmasına şaşırmamak lazım. Ana gelir kalemleri reklam, televizyon ve bahis gelirleri haline gelen kulüpler, stadyumları da kendi istedikleri gibi dizayn ettiler. Stadyumlar başta yüksek bilet fiyatları eliyle basitçe para kazandıracak bir araç haline gelirken, bilete yüksek bedel ödeyen müşteriler de kaliteli bir şov bekler hale geldi. Stadyumların çoğunu son dönemlerde stadyumların daha konforlu hale gelmesinden dolayı stadyuma akan ciddi bir müşteri kitlesi doldururken; kendini taraftar olarak nitelendiren kitle de farkında olarak ya da olmayarak bu sürece uyum sağladı.

Fakat Fenerbahçe taraftarına bir uyarı yapmak zorundayım: ‘taraftarlık bu değil!’. Taraftarlık skor ne olursa olsun, 90 dakika boyunca takımını desteklemek, yenilse de yense de takımının arkasında olmak. Özellikle söz konusu Fenerbahçe olunca uyarıyı daha yüksek sesle yapmaktan başka bir şey gelmiyor elden. Kendimize gelelim arkadaşlar. Başka Fenerbahçe yok!

Yazımın sonunda küçük bir not ekleyerek bitirmek istiyorum. Haklı olarak, bu yazıda bahsettiğim taraftar olgusuna şöyle bir itiraz gelecektir. Kulüplerin artık birer şirket olduğu bu ortamda, neden bahsettiğin gibi bir çaba içerisinde olalım ki? Kulüp başkanları, kulüpleri zararı sokup, arkasından bunun bedelini taraftarlardan, kombine ve lisanslı ürün olarak talep etsinler? Bunlar çok doğru ve yerinde sorular ama yazımın amacı mevcut durumu değerlendirmekten ibaret. Bir başka zaman bu konuda da çok daha detaylı tartışırız.