Serhat HALİS | “Tuhaf Bir Yaratıktır Geçmiş”; Tüm Zamanlarda Ve Her Yerde

Dedemin, sürgünde yaşadığı dokuz yılın ardından geri dönüşü, çocukluk yıllarımın arka fonunda inleyen ince bir ağıt gibi kalmış o büyük soykırımın sonrasına dayanır. Havanın, suyun ve nihayet toprağın perisi olduğuna inanan bu insanlar, lanetli bir heyula gibi asırlarca kendilerini takip eden o geçmişe doğru kaçmışlar.

serhat.halis@kuzgunportal.com facebook.com/serhat.halis @Serhat_Halis

Dedemi, o verimli ovayı geride bırakıp, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan dağların kuzeye bakan yamacına geri getiren şeyi biliyorum, ama konumuz bu değil. Konumuz, yüzyıllardır dağlar arasındaki vadilere sıkışmış birkaç yüz bin insanın, yılın altı ayını karlar altında uyuyarak geçiren toprağı, neredeyse hiç çirkinleştirmemiş olmaları. İşte bu çok nadirdir ve insan doğasına aykırıdır.

Tolstoy’un karlı bir Moskova gecesinde bitirdiği “Diriliş” romanı; “Avuç içi kadar bir alana sıkışmış olan birkaç yüz bin insan, üzerinde yaşadıkları toprağı bozup çirkinleştirmek için uğraşıp durmuşlardı” cümlesiyle başlar. On dokuzuncu yüzyılın bitimine on üç gün kala sonlanmış bir eserin ilk cümlesi olduğuna bakmayın. Bu cümle, aslında tüm zamanlara aittir, hem de her şeyiyle…

Bir araya gelmiş her insan çirkinleştirir. Tolstoy’un dediği gibi belki önce üzerinde yaşadığı toprağı; ama sonra ve en çok kendini… Oysa tek tek her insan masumdur, avuç içi kadar bir alana sıkışınca çirkinleşir ve bu durum şimdiye aittir. Şimdiyi sevmeyişimizin ve hayatı hep geçmiş zaman kipiyle yaşıyor olmamızın nedeni bu olsa gerek. Geçmiş çoğumuz için hep özlenen ve bir daha asla erişilemeyecek olan bir madalyon gibi sallanıyor dimağımızda. Zira “tuhaf bir yaratıktır geçmiş”; şimdiki zamanlarda ve her yerde…

Bu yüzden hep “şimdiki zamanlardan” geçmişine kaçmak ister insan. Bunun için en iyi yol yalnızlıktır. Yalnızlık, “şimdiki benle geçmiş arasına atılmış en kudretli köprü” diye tanımlanır filozoflar deryasında. Tolstoy da ömrünün son demlerinde yalnızlığa mihman oldu. Kimselerin bilmediği Astapovo adındaki küçük bir tren istasyonunda, bir demiryolu bekçisinin kulübesindeki döşekte ölümü beklerken; başta karısı olmak üzere, insanlardan kaçıyordu.

Ne var ki bu civarlarda ne Astapovo istasyonu var, ne de ölümü beklerken kulübesini bizimle paylaşacak bir bekçi. En iyi ihtimalle eve kapanabiliriz. Bu satırları, otuz iki yaşındayken altı ay boyunca evden hiç çıkmamış biri olarak yazıyorum. Bu altı ay sonunda; müzisyenliğinin sağlamlığı konusunda bütün kefaletleri üstüme alacağım sanatçı dostum Güneş Demir, ‘gözlerimi kocaman açıp, sürekli onlara bir şeyler anlattığımdan ve bunun ürkünçlüğünden’ bahsedecekti. Anlaşıldı ki ben yalnızlığımda başarısız biriyim…

Emily Elizabeth Dickinson da, 1862 sonbaharında,  kendini eve kapattığında otuz iki yaşındaydı. Yaşamını yitirdiği 1886 yılına kadar da bir daha hiç dışarı çıkmadı. Yirmi dört yıllık tercihi bir mahpusluktu bu. Yaygın kanıya göre, karşılıksız bir aşk neticesinde yaşadığı büyük acı, O’nun önce içine sonra da evine kapanmasına neden oldu.

Dickinson’ın yirmi dört yıllık yalnızlığı, benim altı aylık yalnızlığım gibi başarısız değildi elbette. Başarılı bir yalnızlık, başarısız bir kalabalıktan daha yeğ midir bilemem; ama Dickinson, bugün Amerika(n) şiirinin önemli köşe taşlarından sayılır. O’nu bu noktaya taşıyan şey, yalnızlığındaki başarıdır.

İlk gençlik yıllarında neşeli ve dışa açık olan Dickinson, şiirsel gelişimini, çeşitli isimlerin kendisine hocalık yapmasıyla kazandı. Bunlardan biri de evli bir din adamı olan Charles Wadsworth’du. Rivayet odur ki Dickinson, Wadsworth’a olan karşılıksız aşkı nedeniyle içine ve sonunda da bir daha hiç dışarı çıkmamak üzere evine, hatta odasına kapandı.

Emily, Wadsworthla ilk kez, ailece gittikleri Philadelphia gezisinde tanıştı. Bu yüzden daha sonra Wadsworth’dan “Philadelphia’m” diye bahsedecekti. Uzun yıllar boyunca Wadsworth’a olan aşkının acısını içinde hissetti. Yazdığı şiirlerin bir kısmı Wadsworth’a olan aşkının izlerini taşır. Ki bunların tamamı yara izidir. “Kalbim Unutacağız Onu” da bunlardan biridir mesela ve bu kadar sade bir şiirden beklenmeyecek kadar da dokunaklıdır, derindir.

Kalbim, unutacağız onu,
Bu gece, sen ve ben.
Ben ışığı unutayım,
Onun sıcaklığını sen.

Unuttuğun vakit söyle bana,
Ola ki düşüncem donar.
Acele et, oyalanırken sen,
Hatırlayabilirim tekrar.

Bir insanı, hayatının sonuna kadar inzivaya çekilmeye itecek kadar büyük bir aşk ve bir insanı yeryüzünün en iyi şairlerinden yapacak kadar büyük bir elem. Emily’nin yalnızlığı, hiç kuşkusuz geçmişine bir kaçıştı. Emily, bu kaçışı şiirlerine ilmek ilmek nakşetti, zira usta bir şairdi O; tüm zamanlarda ve her yerde…

Hayatının yedi yılını Amherst Academy’de aldığı eğitimle geçiren ve o tarihten beri sürekli şiirler yazan Dickinson’ın, yaşıyorken ne yazık ki sadece yedi şiiri yayımlanır. Hatta ölünceye kadar esas şiirlerinin varlığı bilinmez. 1886 yılında Dickinson’ın ölümünden sonra odasına giren kız kardeşi, O’na ait bin sekiz yüz civarında şiirle karşılaşır. 1890 yılında şiirlerinin ilk seçkisi yayınlansa da; esaslı bir cilt olarak basıldığını görmek için, 1955’e kadar beklemek gerekecektir.

Her ne kadar bilinen iki fotoğrafında siyah kıyafetli olsa da, Dickinson, eve kapandıktan sonraki hayatının neredeyse tamamını beyaz bir elbiseyle geçirdi. Neden bilinmez ama belki de bu karanlık çirkinlikten sıyrılmanın çaresini aradı o beyazlıkta. Dickinson’ın insanlardan kaçışı, Tolstoy’un Diriliş romanının ilk cümlesinde bahsettiği ‘bir araya gelmiş insanların çirkinleştirici etkisi’nden mi kaynaklanıyordu bilinmez, ama O’nun şiirleri, sonbahar yağmurlarının bile temizleyemediği bu “çirkin yapışkanlığı”, biraz olsun unutmamı sağlar.

Unutmak istemediğimiz ise hepimizin ayrı ayrı kendi geçmişidir. Oysa bu çirkinliğin yaratanı da hepimizin geçmişlerinin toplamıdır. Yani tuhaf bir yaratıktır geçmiş; tüm zamanlarda ve her yerde…

Tuhaf bir yaratıktır geçmiş,
Yüzleşmek onunla
Bir esrimeyle ödüllendirilir,
Ya da bir utançla

Silahsız çıkan varsa karşısına
Emrederim ona, kaç!
Küflü cephanesi hâlâ
Karşılık verebilir!

Emily Dickinson (1830–1886)

Dedemi, o verimli ovayı geride bırakıp, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan dağların kuzeye bakan yamacına geri getiren şeyi biliyorum, ama konumuz bu değil. Geçmiş, şimdi ile gelecek arasında bir yerde sıkışmış durumda zira. Bu sıkışmanın karşısında ise, bağrında her zaman bilinmezlik taşıyan gelecek durur. Tolstoy’un Diriliş romanının son cümlesi o yüzden şöyledir: “Hayatın bu yeni döneminin nasıl sonuçlanacağını gelecek gösterecek”(Moskova-17 Aralık 1899).

Serhat HALİS’in “ULUS – Bir Sınırda Hapsolmak, Sağ Marksizimle Polemik” Kitabını satın almak için lütfen Kitap görseline tıklayınız.