Serhat HALİS | Tren Kazaları ve İslamcılık

‘İslamcılıkla tren kazalarının ne alakası var’ demeyin. Çok alakası var. “Kaza-kader” metaforu, siyasal İslamın vazgeçilmezlerinden zira. İslamcılıkta kazalar, “takdiri ilahi” olarak görülen, kaçınılmaz şeyler olarak kodlanır zihinlere. Hem “kaderi” ve hem de “özgür iradeyi” varsayan “tevekkül” gibi mantık dışı kavramlarla kafa bulandırmaya çalışsalar da, durumun özü budur.

serhat.halis@kuzgunportal.com
@Serhat_Halis

Bu, sadece siyasal İslamcı iktidarın değil, onu besleyen halkın da temel motivasyonlarından biri. Yaşanan her olayı kaderle açıklamaya alıştırılmış milyonlarca insan var. Beyinlerinin ve kalplerinin en ince kıvrımlarına kadar “kaza-ölüm-alınyazısı” denklemiyle dolu insanlardan bahsediyoruz. Hal böyle olunca hiçbir olayı, mantıklı bir neden-sonuç bağıntısı içerisinde değerlendiremeyen, çoluk çocuğuyla millet bahçelerinde yatıp yuvarlanan yığınların ferasetine kalıyor ülkenin “kaderi”.

Yaşanan tüm musibetler, her şeyi belirleyen ilahi bir yaratıcının “bir bildiği vardır” kerametine devrediliyor. Böylelikle insan iradesinden bağımsız bu süreçlerin ağır bedelleri; sorumluları nezdinde ne maddi hayatta ne de vicdanlarda negatif bir bağlamda yer ediyor. Yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği onlarca kaza, “kaderlerinde bu varmış”, “alın yazıları böyleymiş” teraneleriyle geçiştiriliyor bu ülkede.

Sadece kaderci oldukları için değil, aynı zamanda çıkarcı oldukları için de, siyasal İslamcı politikalarla kazalar arasında doğru orantı var. Zira bu çıkarcılık, kazaları besleyen “malzemeden çalma” üzerine bina edilen bir şantiyecilikle örtüşüyor. Bunun üstüne bir de, seçime yetişsin diye, altyapıları tamamlanmadan açılan; havalimanları, tren hatları, otobanlar eklenince, yüzlerce insanın yaşamına mal olan ölümcül kazalar kaçınılmaz hale geliyor.

Peki ya buradaki ikiyüzlülüğe ve pişkinliğe ne demeli? Neredeyse her kazadan sonra sorumlular, yaşamını yitirenlere “Allahtan rahmet” dileyip, hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. İstifa eden yok, açığa alınan yok, soruşturulan yok, mahkemeye sevk edilen, tutuklanan yok. Çok nadiren kazada en az sorumluluğu olan bir-iki memur ya da görevli, formaliteden yargılanıyor, hepsi bu.

Kabul edelim, siyasal İslamın en iyi yaptığı şey takiye-aldatma. O kadar ki, milyonlar Türkiye’nin bir uzay üssüne sahip olduğunu sanıyor şu an. Çünkü teknolojide ileri bir noktada oldukları konusundaki propagandalarında çok cevvaller. Hatırlayın, daha geçenlerde sahneye çıkardıkları elektrik süpürgesini, bize “insansı robot” diye yutturmaya çalıştılar. Dans etmesi için çıkarıldığı sahneden düştükten sonra, çeşitli mutfak aletlerinin etli ekmekle kendisini hastanede ziyaret ettikleri şeyden bahsediyorum.

Oysa Türkiye’de, “Uzay Ajansı kurduk” dedikleri gün, sinyalizasyon sisteminden yoksun olduğu için trenler kafa kafaya çarpışıyor. Düşünebiliyor musunuz, çokça övündükleri ve ileri teknoloji olarak adlandırdıkları sistemde, hala kara trenlerdeki gibi telsizle iletişim sağlanmaya çalışılıyormuş. Teknolojileri de göz boyamadan öteye gitmiyor yani.

Her şeyleri modifiye aslında. Biraz kazıdığınızda altından o köhne ve miadı dolmuş çürümüşlük çıkıyor. Ellerinde bulunan tüm kurumlar çürümüş durumda. En basit bir yol düzenlemesi dahi yapmıyorlar, yapamıyorlar. Çünkü kamu ihtiyaçları için kullanılması gereken paralar, yandaşlara ve Diyanet’e aktarılıyor. İnsanların canlarını yitirmesi onlar için önemli değil. Önemli olan kendilerinin ve yandaşlarının artan serveti.  Kazalar ise ilahi bir takdir…

Oysa ekranlara çıkıp, insanlara “kaza-kader” ninnileri anlatan Hatipoğlu gibi tiplere verdikleri paranın onda birini ulaşımdaki altyapı düzenlemesine ayırsalar; bu kazaların hiçbiri olmayacak, insanlar yaşamdan kopmayacak. Ama bir siyasal İslamcı için insan yaşamından daha önemli olan şey, insanların dinle yoğrulmasıdır. O yüzden kamu yararına aktarıldığı iddia edilen milyarlarca liranın neredeyse tamamı Diyanet’e gidiyor. Kendileri sefa içinde yüzerken, dinle efsunlanmış milyonlarca aç insan, “abdesti ne bozar” gibi sorularla yaşam törpülüyor.

İşte bu yüzden siyasal İslamın egemen olduğu ülkelerde bu türden kazalar hem kaçınılmazdır, hem süreklileşmiştir, hem de olağanlaşmıştır.