Serhat HALİS | ABD Nedir ?

1531 yılının serin bir Ocak sabahında 168 kişiden oluşan ordusuyla Atlantik’i geçmek için İspanya’dan Güney Amerika’ya yelken açan Pizarro ve adamları, Güney Amerika’da bugünkü Peru topraklarına vardıklarında 80 bin kişilik İnka ordusunu yenerek, İnkaların tüm servetine el koydu ve büyük katliamlar gerçekleştirdi.

serhat.halis@kuzgunportal.com
@Serhat_Halis

Güney Amerika’da Pizarro’nun katliamları sürerken, kuzeyde de benzer bir süreç yaşanıyordu. Ancak bu katliamların en sitemlisi, birkaç asır sonra adına ABD denecek olan devletin tekelinde gerçekleşti.

ABD büyük mezalimlerle kendisini var etti. Daha kuruluş aşamasında milyonlarca Kızılderiliyi aileleriyle birlikte yok etti. İlk aşamada “size huzur, barış ve medeniyet getireceğiz” vaadiyle işe koyulan ABD, en acımasız yöntemlerle yerlileri katletti, sürgüne gönderdiği milyonlarca Kızılderiliye dağıttığı battaniyelere ise çiçek mikrobu bulaştırdı. Afrika’dan getirdiği siyahileri köle olarak en ağır işlerde çalıştırıp, yaklaşık 30 milyonunu sistemli olarak katletmekten de geri kalmadı.

Kuruluşundaki bu mirası sırtına alan ABD, 20. ve 21. yüzyıllarda da karakterinin gereğini yerine getirecekti.

Takvimler 6 Ağustos 1945’i gösterdiğinde ise ABD’nin demokrat başkanı Truman’ın emriyle Hiroşima’ya atom bombası atıldı. Bomba sabah saat 08:15’te Hiroşima semalarından bırakıldı. Zira bu saatte öğrenciler okula, çalışanlar işlerine gitmek için sokaklarda olacağından, ölü sayısı da artacaktı. Bu ayrıntıların hepsi günlerce düşünülmüştü. Aynı bombadan, üç gün sonra Nagasaki’ye atıldı ve böylece ABD bir hafta içinde yüzbinlerce sivil insanı öldürdü, milyonlarcasını yaraladı ve sakat bıraktı.

Aynı yıl Almanya’da ise savaştan kaçan çoğu kadın ve çocuğun sığındığı Dresen kentini iki gün boyunca havadan bombalayan ABD, yaklaşık 200 bin çocuk ve kadını katledecekti.

ABD 1950-53 yılları arasında 4 milyon Koreliyi, 1950’de Guatemala’da 200 bin kişiyi, 1953 yılı İran’ında gerçekleştirdiği darbeyle on binlerce İranlıyı, 1950-59 arası 60 bin Kübalıyı, 1960 yılında Kongo’daki katliamda 3 milyon Kongoluyu, 1965-66’da Endonezya’da yarım milyondan fazla Endonezyalıyı, 1970-75 arası Kamboçya ve Laos’ta 1 milyon sivili, 1962-1975 Vietnam savaşında 3 milyon Vietnamlıyı, 1973’te Şili’de gerçekleştirdiği darbede 5 bin Şililiyi, 1974-1983 arasında 30 bin Arjantinliyi, 1977’de El Salvador’da 70 bin Salvadorluyu, 1981-1990 arasında Nikaragua iç savaşında 50 bin Nikaragualıyı, 1983 Lübnan katliamında 15 bin Lübnanlıyı, 1989 Panama işgalinde 3 bin Panamalı sivili, 1991 Irak işgali sırasında bir ay içerisinde 85 bin ton bomba atarak, 113 bin sivil Iraklıyı, 2001 Afganistan işgalinde yaklaşık 150 bin sivil Afkan’ı, 2003 Irak işgali sırasında ise on binlerce Iraklıyı öldürdü.

Bu katliamların hepsinin kullanışlı bir gerekçesi vardı: “Huzur, barış ve demokrasi götürmek”. İşgaller için ise uydurulmuş bir sürü bahane bulmak işten bile değildi. CIA bunun için çalışıyordu. 2003 Irak işgali öncesinde Irak’ta nükleer silah tesislerinin var olduğu ileri sürülmüş ve bu argüman işgalin temel gerekçesini oluşturmuştu. Savaş sonrası bunun yalan olduğu açığa çıktı.

Oysa Saddam’a 1985-89 yılları arasında lisanlı biyolojik ve kimyasal silah göndererek, on binlerce Kürt’ün katledilmesine neden olan ise yine ABD idi.

Yeşil kuşak oluşturmak ve Sovyetlere karşı savaşmak için, bugünkü IŞİD’in içinden doğduğu El Kaide’yi kurmak adına, yaklaşık 3 milyar dolar harcayan ABD, İslami terörü dünyanın başına musallat eden devlettir aynı zamanda.

Doğada iradeye sahip her organizmanın bir mizacı vardır. Iradeye sahip organizmalar olarak devletlerin de öyle. Her devletin kendine özgü bir karakteri vardır. ABD’nin karakteri de budur. Katliamlar ve sömürü onun vazgeçilmezidir. Zira o kapitalist-emperyalist piramidin tepesinde oturur.

ABD için etik, insan hakları, vicdan, merhamet, yardım, demokrasi, adalet yoktur. Onun için sadece kendi çıkarları vardır. Bu çıkarları doğrultusunda yeri gelir “a” ile yeri gelir “b” ile ortak çalışır. Yani “a”yı ve “b”yi kendi çıkarları için kullanır. Bu çıkarları doğrultusunda bebekleri öldürmekten, kadınlara tecavüz etmekten, insanlara işkence etmekten, milyonları açlığa mahkum etmekten, küçücük bedenlerin üzerine örttüğü battaniyelere virüs bulaştırmaktan geri durmaz. ABD girdiği herhangi bir yere ora insanının kaşı gözü hatrına girmez. Oradan çıktığında ise geride bir enkaz, bir posa kalır.

Tüm bu yasanmış geçmişe rağmen hala uzak denizlerin ötesinden gelen ABD’nin dünyanın tamamına ya da belirli bir toprak parçasına huzur ve demokrasi getireceğini ummak, kelimenin en naif anlamıyla biraz fazla hayalcilik olur. Bu hayale herhalde yaşasaydılar bugün İnkalar bile teslim olmazdı.

Zira İnka efsanesine göre tanrı Virochia bir gün, barış ve huzur getirmek için uzak denizlerin ötesinden İnka topraklarına gelecektir. Bu inanış, 1531 senesinde sadece 168 kişiyle İspanya’dan Güney Amerika’ya yelken açan Pizarro ve adamlarının, 80 bin kişilik İnka ordusunu yenmesine, İnkaların tüm servetine el koymasına ve büyük katliamlar yapmasına neden olacaktı.

İlginç bir şekilde uzak diyarlardan gelen “beyaz adamın” “barış ve huzur” getireceğine yönelik inanç ve umut “üçüncü dünyada” hep tazeliğini korudu.

Serhat HALİS’in “ULUS – Bir Sınırda Hapsolmak, Sağ Marksizimle Polemik” Kitabını satın almak için lütfen Kitap görseline tıklayınız.