Salih Zeki TOMBAK | Tahran’da gerçekte ne oldu?

“Başkan ve adamlarının” birden bire zihni açılmış görünüyor.
Erdoğan’ın Amerikan Wall Street Journal’de (WSJ) yayınlanan 11 Eylül 2018 tarihli makalesinin mürekkebi kurumadan, Mevlut Çavuşoğlu’nun makalesi New York Times’ta sahne aldı.

Salih Zeki TOMBAK
@sztombak
sztombak@yahoo.com

Yazıların her ikisinin de konusu İdlib ve her ikisi de Batı’ya ve özellikle ABD’ye “Köprüden önce son çıkış” uyarısı ve müdahale çağrısı yapıyor Ve kuvvetli bir vurguyla sadakat vadediyor!Ve elbette her iki makalenin de Dış İşleri Bakanlığı uzmanlarınca kaleme alındığından şüphe yok.

İDLİB KUŞATMASI: SURİYE SAVAŞININ SON AŞAMASI!

Sanırım herkes biliyor ama İdlib konusunu kısaca özetleyeyim. İdlib,Hatay’a ve Lazkiye’ye bitişik bir Suriye şehri. Suriye’nin, savaşın başında teröristlerce işgal edilen Halep, Hama, Rakka ve benzeri şehirlerinin; Suriye güçlerince kurtarılması esnasında, rehin tuttukları sivillerin hayatı üzerinden pazarlık yaparak, bazan silahsız; bazan sadece hafif silahlarla şehri terk eden terör örgütü militanlarının son toplanma bölgesi. Suriye içinde Astana Sürecinde Rusya,İran ve Türkiye’nin belirlediği 4 çatışmasızlık bölgesinin sonuncusu. Diğer üç çatışmasızlık bölgesi, teröristlerden temizlendi ve Suriye’nin yegane meşru gücü olan Suriye silahlı kuvvetleri, Rusya ve İran’ın desteğinde bu son terör yuvasını da temizlemek ve yeniden vatan topraklarına katmak üzere İdlib’i doğu, güney ve güneybatısından kuşattı. Bölgede El Nusra bakiyesi örgütlerin, Çeçen ve Uygur kökenli ve diğer “yabancı savaşçı” denilen terör gruplarının ve Türkiye ile irtibatlı olan, Türkiye’nin “silahlı muhalif” olarak adlandırdığı örgütlerinin 50 bin civarında silahlı elemanı olduğu söyleniyor.

“Silahlı muhalif” gibi, her türlü yoruma açık ve her devlet için olduğundan çok daha fazla kendisi için tehlike arzeden bir kavramın, 40 yıldır kendi topraklarında bir savaş yürüten Türkiye tarafından kullanılması ilginçtir. Ancak Türkiye’nin 7 yıldır izlediği Suriye politikaları “ilginçliklerle dolu” olduğu için bu noktaya sadece dikkat çekip geçiyorum. 7 Eylül’de Tahran’da gerçekleşen Rusya, İran, Türkiye Zirvesi öncesinde Lazkiye’deki sivil ve askeri hedeflere saldırı düzenleyen teröristlere karşı Rusya Federasyonu hava kuvvetleri unsurları ve Suriye topçusu bombardımana başladı. Böylece Suriye savaşının sona ermesi imkanı belirdi.

ERDOĞAN OPERASYONA NEDEN KARŞI?

Ancak Türkiye bombardımanı ve bombardımanın Tahran Zirvesi öncesinde başlamış olmasını kesin bir tutumla eleştirdi. Bu eleştiriler, İDLİB’in kırsal kesimiyle birlikte en fazla 1 milyon 300 bin civarında olan nüfusunu aşırı şişirilerek 3.5-4 milyon olarak ifade edilerek ve sivil halkın operasyonda katliama maruz kalacağı ve nihayet büyük bir göç dalgasının yaşanacağı iddiasıyla gerekçelendirildi.

Bununla birlikte, bundan daha normal ve meşru başka bir şey olabilirmiş gibi, Dışişleri Bakanı’nın “Kimse kimseyi kandırmasın. Suriye İdlib’i ele geçirmek istiyor” açıklamasıyla ağızdaki bakla ortaya çıkmaya başladı. AKP iktidarı İdlib’den sonra Afrin, El Bab, Cerablus, Dabık gibi TSK tarafından elde tutulan bölgelerin boşaltılmasının isteneceğini düşünerek “kartlarını açtı”: Suriye’ye kesin olarak istikrar gelinceye kadar buraları boşaltmayız!
Tabii AKP iktidarı’nın anladığı istikrar, Esad’ın olmadığı, ÖSO’nun bu bölgeleri elde tuttuğu ve belki genişlettiği bir ortamdır. Böyle bir ortam yoksa bölgeden çıkmayacak, gerekirse Suriye’nin meşru ordusu ile savaşacaktır. Nitekim bu niyetler AKP’nin iki ortağı, Bahçeli ve Destici tarafından da dile getirildi.

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Lavrov ise “Astana’da bunların kökünü kazımanın planlarını beraber yapmıştık” sözleriyle eleştirileri cevaplandırdı. Lavrov’un sert ifadelerinin, aslında zirvede olacakların habercisi olduğuna bir kaç gün sonra, bütün dünya aynı anda şahit oldu.

CANLI YAYINDA SKANDAL!

Zirvenin sonunda devlet başkanları arasında, sonuç bildirisi üzerine yapılan nihai müzakere tv kameraları önünde ve canlı yayında gerçekleşti. Son derece gergin görünen Erdoğan’ın “Ateşkes” talebini Putin, “Aramızda terör örgütlerinin temsilcisi yok. El Nusra yok, Suriye Ordusu yok. Dolayısıyla biz onların adına konuşamayız” sözleriyle reddetti. İran Devlet Başkanı Ruhani ise, Erdoğan’ın adlarına ateşkes talep ettiği “silahlı muhalif”leri için, “silahlarını yere bıraksınlar. Muhalefetlerini barışçı yollardan yapsınlar” cevabını verdi ve zirveyi kapattı.

Erdoğan’ın sürekli “yakın dostum” dediği ve stratejik ortak ilan ettiği Rusya devlet Başkanı ve “ikinci evim” dediği İran’ın devlet Başkanı, kendisine neden canlı yayın sürprizi yaptılar ve neden Erdoğan’a “Terör örgütlerinin” temsilciliği imasında bulundular? Burada sağlam bir neden olduğunu ve her iki başkanın Erdoğan’a görülmemiş sertlikte bir teşhir uygularken, O’nun tepkisinden endişe etmediklerini düşünebiliriz.

Öfkenin nedeni AKP iktidarı’nın “II. Abdülhamit’in dehası” diye övdükleri; esasen tam bir yenilgiler dizisinden ibaret olan ve Osmanlı topraklarının yarısına yakınının kaybına engel olamadığına bakılırsa başarısız olduğu aşikar olan dış politikasını tekrarlamakta olmasıdır. II. Abdülhamit gücünü neredeyse tamamen kaybetmiş bir imparatorluğu, bir sömürgeci büyük devlete karşı öbürüne; diğer sömürgeci büyük devlete karşı bir başka sömürgeci büyük devlete yanaşarak korumaya çalışan bir padişahtı. Bu dengesiz politika; devletin gücünü tamamen yitirmesiyle ve büyük devletlerin “Doğu Sorunu” adını verdikleri Osmanlı Devletinin paylaşılması konusunu kendi aralarında anlaşarak çözmeleri sonucunda, rakkasa hareket gücünü veren zembereğin boşalmasıyla olduğu gibi, sağdan sola ve soldan sağa hareketin sonuna gelindi; devletin tamamen yıkılması sadece bir zaman sorunundan ibaret hale geldi.

Erdoğan Hükümeti Suriye’de bir yandan Rusya’nın ve İran’ın onayı ve desteği ile “Fırat Kalkanı ve Afrin Harekatları” yaparken; Ağustos ayındaki Pastör Brunson kriziyle iyice görünür hale gelen ekonomik kriziyle başa çıkabilmek için ABD ile ilişkileri yumuşatma çabalarına girişti. El altından heyetlerin gidip geldiği temaslarda ne sözler verildi, ne vaadlerde bulunuldu bilmiyoruz. Ancak Erdoğan’ın iktidarını koruyabilmek için ekonomik krizi atlatmaya, bunun için de ABD’nin desteğini almaya mecbur olduğu açık. Dolayısıyla ABD bu defa kucağını açmış bekliyor değilse de, bu niyetin ifade edildiği; bu amaçla S-400’lerden vazgeçmek ve Suriye’nin parçalanması için yeni bir işgal ve çatışma planı dahil, bir dizi konunun masaya konduğu konuşuluyor.

Bu çapta manevraların duyulmaması; sızmaması, sızdırılmaması mümkün değil.
Ancak Erdoğan’ın makalesi, adeta Rusya’nın SU-24 Uçağının düşürülmesinin hemen arkasından ABD ve NATO’nun desteğini talep etmesini aratır kıvamdadır.

“İdlib operasyonu ufukta gözükürken, uluslararası toplum sorumluluğunun farkında olmalı. Pasif kalmanın bedeli ağır olur. Suriye halkını Beşşar Esed’in merhametine terk edemeyiz.” (…) “İdlib köprüden önce son çıkıştır. Eğer Avrupa ve ABD şimdi harekete geçmekte başarısız olursa, sadece masum Suriyeliler değil; tüm dünya bedel ödemeye katlanacaktır.”
ABD ve Avrupa’yı, İdlib’deki teröristlere karşı operasyona hazırlanan Suriye, Rusya ve İran’a karşı harekete geçmeye çağıran ve operasyonun sonuçlarıyla tehdit eden Erdoğan hükümeti; bir yandan da İdlib’deki TSK askeri varlığını takviye ederek Suriye ve müttefikleriyle savaşa hazırlanmaktadır.

Suriye’yi parçalama hedefine ulaşamamış ABD emperyalizmine ise, son bir askeri seçenek; Suriye’yi Avrupalı emperyalistlerle birlikte işgal etme fırsatı takdim etmektedir.
Bu defaki, uçak düşürmeden daha ağır bir provokasyondur. Çavuşoğlu ise, NYT’de yayınlanan makalesinde Erdoğan’ın tezlerini tekrarladıktan sonra, kendilerinin bölgedeki gerçek ABD müttefiki olduğuna, Amerikan vergi mükelleflerini iknaya çalışmaktadır.

II. ABDÜLHAMİT’İN  SİYASETİ

Tahran zirvesinin Erdoğan’ın yaşadığı hezimetten ziyade, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde emsali yaşanmamış bir skandal şeklinde tamamlanmış olmasının gerisinde, WSJ’deki kendi imzasıyla yayınlanan sözleriyle İktidarın izlediği dış politikanın zavallılığı var. Ve tabii Dış işleri Bakanı’nın ABD’ye verdiği bağlılık sözleri var. Devletler kendi halklarının çıkarlarını korumak ve geliştirmek için ulusal dış politikalar izlerler. Bu politikalar uzun vadeli, tutarlı, güven inşa eden, dengeli ve incelikli politikalar olursa, kalıcı dostluklar kurulur.

Şahısların devletin dış ilişkilerini, kendi iktidarlarını koruma esasına göre yürütülen politikalara dönüştürmeleri halinde, sözkonusu şahısların ve çevrelerinin birikimsizliğinin de katkısıyla dış politika “kucaktan kucağa” politikasına dönüşür. Şu anda olan budur. Zemberek boşalmakta ve rakkasın salınımı giderek mesafe ve süre olarak daralmaktadır. Hareket edemez hale gelinmesi yakındır.

Peki, Rusya ve İran, Erdoğan’ın yüzüne baka baka ve bütün dünyanın gözü önünde bu operasyonu nasıl gerçekleştirdi? Türkiye’nin dostluğunu gözden mi çıkardılar?

Gözden çıkarılan şey Türkiye’nin dostluğu değil; Erdoğan ve yakın çevresidir. Bütün dünya, sadece yandaş medya takip edebilen Türkiye halkı gibi değil! Herkes Saray rejiminin ülkeyi ve kendisini soktuğu batağın farkında.

ABD gibi, AB gibi, Rusya ve İran da, AKP iktidarını son kullanma tarihi gelmiş bir siyasi figür olarak görmeye başladı. Muhtemelen AKP’nin devlet içindeki müttefikleri açısından da durum böyledir.