Salih Zeki TOMBAK | Otoriter Rejimler İktidardan Nasıl Uzaklaşırlar?

Otoriter rejimlerin iktidardan uzaklaşma süreçleri, siyaset biliminin en ilgi çekici konularından biri olmuştur. Bunda ülke içinde doğmasına yol açtıkları ve çoğu zaman birleştirdikleri demokratik muhalefetin zenginliği kadar, dünya demokrasi güçlerinin de ortaya koyduğu tepkilerin payı vardır.

Salih Zeki TOMBAK
@tombak_zeki
sztombak@yahoo.com

Ancak özellikle Batı’nın demokrasi güçlerinin tepkisi, pek nadir olarak ülkelerinin iktidarlarını otoriter rejimlere karşı tutum almaya ikna edebilmiştir. Malum batılı hükümetler, tekelci sermaye gruplarının belirleyici olduğu sermaye sınıflarına; onların dünyanın gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerine yaptıkları sermaye ihracının, başka bir deyişle yatırımlarının korunmasına; dış pazarlardaki çıkarlarının sürdürülebilir olmasına karşı; bu ülkelerdeki demokrasi ve özgürlüklerden, daha çok duyarlıdır.

Örneğin ABD açısından Suriye’deki BAAS rejimi yıkılmalı ve “diktatör Esad”ın Suriye’nin demokratik geleceğinde rolü olmamalıdır. Ama hiçbir ABD Başkanı’ndan Suudi Arabistan veya Birleşik Arap Emirlikleri veya Katar veya Mısır’da, General SİSİ’nin başında olduğu darbe rejiminin; yerlerini demokratik süreçlerde ortaya çıkmış demokratik hükümetlere bırakması yönünde bir açıklama duymayız.

Demokratik Değerler ve Emperyalizm

Dünyanın geri kalan bölümüne sürekli demokrasi, insan hakları ve hürriyetler dersi veren Batı Demokrasilerinin; hükümetler düzeyindeki Emperyal bakış açıları, işte o, “Dünya’nın geri kalan bölümündeki” otoriter rejimlerin, diktatörlüklerin çoğu zaman ömrünü uzatır.
Demokratik Hollanda ve genel olarak Batı, bir yandan eleştirir görünürken, bir yandan arkasında durmasa Güney Afrika’daki ırkçı beyaz azınlığın apartheid rejimi 1948’den 1994 yılına kadar ayakta kalabilir; Mandela 27 yıl hapis yatar mıydı?
Burada Batının emperyal iktidarları ile 200 yıllık sınıf mücadeleleri içinde ortaya çıkmış demokratik ve özgürlükçü kazanımları ve bu kazanımları koruyup geliştirmeye çalışan demokrasi güçlerini birbirine karıştırmamak; bu iki unsurdan birine odaklanıp diğerini yok saymamak önemlidir. Batı ne sadece emperyalizmdir; ne sadece demokrasi güçleridir.

Otoriter Rejimler Giderler; ama…

Kendi otoriter, baskıcı, ahlaksız rejimlerinden kaçan dünya yoksullarının veya siyasi mağdurların yönünü hep batıya çevirmesi; emperyalizmin değil; bin bir bedelle, emekle ve çoğu zaman kanla kazanılmış demokrasi ve özgürlük değerlerinin cazibesidir.
Aklı olan emperyalizmle mücadele ederken; demokrasi güçleriyle dayanışma içinde olur. Tabii ABD veya başka bir batılı hükümetle yaşadığı günü birlik ve iktidarını koruma amacıyla sınırlı itişmeleri anti-emperyalist mücadele olarak pazarlamaya çalışan diktatörlerin yöntemi; demokrasi güçleriyle dayanışma değil; kapalı kapılar arkasında gayrı ahlaki pazarlıklar ve ülke içinde demokratik bir alternatifin ortaya çıkmaması için bakıyı arttırmaktır.

Ama her ne yaparlarsa yapsınlar, diktatörler eninde sonunda iktidarlarını kaybederler. Bu cümle kaba bir determinizmi ifade etmiyor. Elbette bir dua da değil.
Diktatörler günün birinde iktidardan giderler; çünkü genellikle toplumun çok dar bir kesiminin çıkarlarının temsilcisidirler; gayrı ahlaki rejimler inşa ederler; gelir dağılımını aşırı bozarlar; halktan korkuları arttıkça güvenlik tedbirlerini arttırırlar ve giderek bir güvenlik ve istihbarat devletine dönüşürler ve nihayet halkın gözünü boyamak için anlattıkları “güçlenme” masallarına; halkın geleceği karardıkça daha parlak renklerle yeniden inşa ettikleri yalan bir tarih anlatısına kendileri de inanır ve dış maceralara girerler. Bütün bunların özet ifadesi olarak akıl ve sağduyudan sürekli uzaklaşırlar. Ve diktatörlük rejimleri, halk için her zaman en pahalı rejimlerdir.

Bunlar iktidarların meşruiyetini ve toplumsal desteğini aşındırır. Ama yıkılma; çözülme, devrilme başka bir şeydir. Ve şekilleri pek çoktur.
Zaten yazının başında söylediğim; bu konunun siyaset bilimi açısından çok ilgi çekici bir konu olmasının en esaslı nedeni de buradadır: Gidişin yolları çok çeşitlidir.

Giderler ama nasıl?

Birincisi kendiliğinden gitmezler ve geldikleri yoldan gitmezler.
İkincisi ülke içindeki muhalefetin yükseldiği, yükselmeye devam ettiği ve iktidarın sertleşmesinden yılmadığı gibi, kendisi de sertleşmeye başladığı; ancak iktidarı değiştirmeye henüz yetmediği bir aşamada iktidarın içerideki kurumsal suç ortakları veya dış destekçileri, çoğu zaman birlikte halkın yıkıcı güç eksiğini tamamlarlar. Böylece diktatörlüğe karşı halk muhalefetinin sistem dışına çıkmasının da önüne geçerler. Buradaki yaratıcı senaryoların neredeyse tamamı demokrasi dışıdır ve çoğu kriminaldir.

Üçüncüsü dış maceraya kalkışır ve öyle başarısız olurlar ki, iç ve dış desteklerini tümüyle ve bir anda kaybederler. Arjantin Cuntası mesela 1982’de Malvinas (Falkland) ve Güney Georgia adalarını topraklarına katmak üzere işgale kalkıştığında; İngiliz emperyalizmini doğru analiz edememişti. İngiltere donanması ile Arjantin açıklarına geldi ve Cuntanın bu macerasına 6 haftada o kadar kesin şekilde son verdi ki; Arjantin, adalardaki işgale son vermekle kurtulamadı; teslim olmak zorunda kaldı. Bu cuntanın da sonu oldu. Başta General Galtieri, tutuklandılar, yargılandılar ve uzun hapis cezalarına çarptırıldılar. Tabii cuntanın sonu demek, demokrasinin kurulması demek değil.

1974’te Kıbrıs’ta Yunan Cuntası’nın Kıbrıs hükümetine karşı giriştiği darbe ve bu yolla Enosis girişimi de benzer bir sonuç yarattı. Tabii ABD ve İngiltere’nin hiç değilse, bir süre yol verdiği Türkiye’nin askeri müdahalesi ile darbe başarısız oldu. Adanın tamamı Yunanistan’a bağlansın istenirken, Kuzey Kıbrıs adanın Güneyinden kesin şekilde ayrıldı. Cunta rezil oldu ve kendi astları tarafından tutuklandılar. Yargılanıp mahkum edildiler. Emperyalizm Paris’te yaşayan Karamanlis’i Yunanistan’a Başbakan atadı. Halkın ödediği ağır bedeller sağ bir “yeni demokrasi” kurularak boşa çıkarıldı.

Bugünün Gündemine gelirsek…

KuzgunPortal’da ilk yayınlanan yazım, Kurtuluş Savaşı esnasında, savaşa önderlik eden askeri ve siyasi heyetin, desteğine ve dostluğuna en çok ihtiyaç duydukları ve bu dostluktan faydalanmaya başladıkları bir dönemde, 1921 başındaki Londra Konferansı’nda SSCB’ye karşı, İngiltere ile gizlice anlaşma çabalarını anlatıyordu.

Böylece yaşadığımız günlerde, AKP Hükümeti’nin ABD’ye karşı Rusya Federasyonuyla yaşıyor göründüğü yakınlığın aldatıcı olduğunu, Cumhuriyetin sınıfsal kodlarına dönerek anlatmayı istemiştim.

O yazıyla ilgili olarak sevgili editörüm, güncel konularda yazmamın daha isabetli olacağını söylediği için; şimdi yazıyı güncelle irtibatlandırayım:

AKP Hükümeti çok dar bir sermaye kesiminin hükümetidir. Ekonomik politikaları iflas etmiştir. Mevcut krizden ülkeyi çıkarma ihtimalleri sıfırdır. Saray rejimi Türkiye tarihinin en pahalı; en masraflı iktidarıdır. Türkiye bu masrafı uzun süre karşılayamazdı. Nitekim karşılayamıyor. Ortada ne devlet geleneği bıraktılar; ne devlet adamı; ne dış politikada zerre kadar tutarlılık.

Neredeyse ilişkili olduğumuz her devletle kavga çıkardılar. Ama şimdi Suriye’de hem ABD ile, hem Suriye-İran ve Rusya Bloğu ile karşı karşıya gelmekte olduğumuz bir dış macera içindeyiz. PKK ve ABD tarafından çok ciddi şekilde silahlandırılmış ve Suriye rejimi ile de ilişkilendiğine dair haberler okuduğumuz PYD ile savaşmak için ABD’nin yol vermesini istiyoruz.

Ve AKP iktidarı Suriye topraklarından “istikrar sağlanıncaya kadar”, yani hiç çıkmayacağımızı ilan etti; 50 bin civarındaki radikal İslamcı katillerin kontrolündeki İdlib için ile ateşkes çağrısı yaptı. Çağrısı Putin tarafından anında reddedildi.
Ekonomik kriz, toplumsal muhalefete karşı acımasız bir baskı; dış askeri macera, dünyanın ve bölgenin bütün güçlü aktörleri nezdinde ağır bir güvenilmezlik ve birikmiş hesaplar… Nasıl olur bilmem; ama geliyor gelmekte olan.

Sağın alternatifi sağ; AKP’nin alternatifi bir kısım AKP’linin başını çektiği yeni bir partileşme olursa, yazık olur ödenen bedellere.