Salih Zeki TOMBAK | Kasvetli ay

28 Kasım’da, Gebze’nin Tavşanlı mevkiinde, Kuzey Marmara Otoyolu inşaatında viyadük çöktü, 4 işçi monte edilmekte olan  beton blokla beraber 30 metre aşağıya düştü. Saatler sonra işçilerin üçünün ölü bedenleri beton bloğun altından çıkarılabildi. Bir işçi yaralı olarak hastaneye kaldırıldı.  Yaralı henüz hastaneye ulaşmadan, Gebze 1. Sulh Ceza Hakimliği olayla ilgili yayın yasağı koydu.

Salih Zeki TOMBAK
@sztombak
sztombak@yahoo.com

Bunu iki gün konuşacağız. Sonra artık unutulanlar arasına karışmış olan, fazla değil; sadece  bir hafta önce, 21 Kasım Çarşamba sabahı,  Zonguldak Kilimli’de, Rödavans sahasındaki özel ocaklardan birinde can veren 3 madenci gibi, üç inşaat işçisinin ölümü de unutmanın sisleri arasında kaybolup gidecek.

Çünkü işçi ölümlerinin sıradan ve önemsiz hale getirildiği bir çağda yaşıyoruz.

Çünkü Kilimli’de ölen Kenan Çavuş’un, Hasan Gençtürk’ün ve babası da 9 yıl önce bir maden kazasında, aynı sıradanlıkla ölen ve toplumun hafızasından, fırtınalı bir gecede bir şimşeğin akıp gitmesi gibi hızla silinip giden madenci Uğur  Gürtaş’ın  ve milyonlarca işçinin ölümüne, yıllar önce karar verildi.

Esasen karar vericiler, kana susamışlardı; ama ellerini, ayaklarını tutan vardı.

SOĞUK SAVAŞ

  1. Dünya Savaşı dünya pazarlarının yeniden paylaşımını amaçlıyordu. Ancak Avusturya’nın ilhakı, Belçika ve Fransa’nın işgalinden sonra Nazi Almanya’sının savaşın yönünü SSCB’ye çevirmesi başta İngiltere olmak üzere sosyalizmin azılı düşmanlarının yönettiği Batı’da ellerin oğuşturulmasına sebep oldu. Naziler sosyalizmi ezecek, bu esnada enerjisini  önemli ölçüde Doğu Cephesinde tüketecekti.

Ancak 23 Ağustos 1942 ile 2 Şubat 1943 arasındaKİ Stalingrad muharebeleri savaşın gidişatında  bir dönüm noktası oldu.  Nazi ilerlemesi durdu ve Nazi cephesinde henüz  Stalingrad’ın yası sürerken ; Kursk-Orel bölgesinde, 4 Temuz 1943’de başlayan ve 12 gün süren, tarihin en büyük tank savaşında,  Almanlar SSCB topraklarında bulunan birliklerinin yarısını ve zırhlı birliklerinin neredeyse tamamını  kaybettiler. Savaş tersine döndü. Ondan sonrası Kızıl Ordu’nun Berlin’e ilerleyişidir. Sosyalizmin Kızıl Ordu ile birlikte Avrupa içlerine ilerleyişinden dehşete düşen emperyalist batı,  nihayet Normandiya’dan ve İtalya’dan Nazilere karşı yeni cephe açmak zorunda kaldı. Batı’nın Berlin’e ilerlemesi ise, çoğu zaman Alman ordusunun şiddetli bir direniş göstermek yerine cepheyi açmasıyla  hızlanmıştır.  Birisi doğudan, diğeri batıdan ilerleyerek Berlin’de karşı karşıya gelen sözde müttefikler, bu defa birbirleriyle savaşmanın eşiğindedirler.

Nitekim binaların kolon ve kirişleri içindeki demirlerin erimesine yol açan şiddetteki  Tokyo Bombardımanı’ndan sonra teslim olmaya hazır olan Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan iki atom bombası, daha sonra Soğuk Savaş denilecek dönemin sıcak başlangıcı olmuştur.

Soğuk Savaş, artık çok sayıda ülkeye yayılan Sosyalist Sisteme, Kapitalist ülkelerdeki komünist ve ilerici güçlerin yükselişine ve sömürgecilere karşı verilen Ulusal Kurtuluş Hareketlerine karşı  kapitalist emperyalist sistemin yürüttüğü savaştır. Topyekün bir silahlı çatışmaya dönüşmez. Ama bölgesel savaşlar,  çatışmalar, kıtalararası balistik füzelerin gelişimi; biyolojik, kimyasal ve  nükleer silahlanmanın yarattığı dehşet dengesi ve silahlanmadaki  tırmanış ile; sosyalist sistemi silahlanmaya ve bu amaçla çok büyük kaynaklar ayırmaya zorlama; ekonomik, ideolojik, politik ve her gün yeni araçlarla çeşitlenen propaganda savaşlarından oluşan bir savaştan söz ediyoruz.

Batı bu savaşın başında, Hiroşima’yı atom bombasıyla vurmadan önce  ABD’nin öncülüğünde Dünya Bankası, İMF gibi kurumlar oluşturmuş, doları uluslar arası rezerv para olarak benimsemiştir. İşçileri sosyalizmin cazibesinden uzak tutmak için, kapitalist devlet, gelirlerin yeniden dağıtımında roller üstlenmiş, işçileri  siyasetten uzak tutan ama sıkı ücret mücadeleleri yürüten, güçlü  bir sendikal hareketi sistemin temel unsurlarından biri haline getirmeyi  kabullenmiştir.

Yüksek ücretlerin, sendikal, ekonomik ve sosyal hakların işçileri sosyalizmden büsbütün uzak tutamadığı; güçlü sendikaların pekala komünistlerin yönetiminde sert sınıf mücadelelerinin temel unsurlarından olabildiği görülmüştür.

Bu yüzden “Hür Dünya”nın sadece Türkiye,  Mısır, İran ve Latin Amerika ülkeleri gibi bağımlı ülkelerinde değil; merkez ülkelerde bile “darbe” gündeme gelmiştir. 1980’lerin başında, İtalya’da P2 (Propaganda Due) adlı mason locasının kontr gerilla, büyük burjuvazi, mafya,  askeri ve sivil yüksek bürokrasi  içindeki örgütlenmesiyle bir darbe hazırlığında olduğu ve çok sayıda katliam ve siyasi cinayet dahil suça bulaştığı ortaya çıkarılmıştı.

Sistem, işçilerin almasına gönülsüzce razı olduğu  haklardan ve kısmi özgürlüklerden rahatsızdı. Ancak Sosyalist Sistemin varlığı eline, ayağına frendi, prangaydı, kelepçeydi.

İNGİLTERE SAĞININ MADENCİLERLE İMTİHANI

İngiltere’de 1970’te Ted Heath’ın başbakanlığında kurulan ve Eğitim Bakanlığını Margaret Hilda Thatcher’ın üstlendiği  Muhafazakar Parti Hükümeti  1974’te İngiltere Ulusal Maden Sendikası ile karşı karşıya geldi.  İngiltere endüstrisinin enerji kaynağı %80’e yaklaşan oranda kömürdü. Gene de 1973 yılında İsrail ile Araplar arasındaki Yom Kippur Savaşı sonrasında, Petrol Üreten Ülkeler  Bırliği OPEC’in  kurulmasından  ve  ham petrolün varilinin 2.5 dolardan 25 dolara “fırlamasından” rahatsızdılar.  Muhafazakar hükümet, OPEC’i hizaya getiremeyeceği için, madencileri hizaya getirmek istedi  ve  ardı ardına iki büyük madenci greviyle iktidarını kaybetti.

Doğan Avcıoğlu; bu kargaşa içinde, Marksist sendikacıların liderliğindeki madencilerin, işçi sınıfının geniş kesimlerini de yanına çekerek ayağa kaldırdığı ve hükümet devirdiği bir ortamda, İngiltere’de bir “Askeri Darbe” ihtimalinin konuşulduğunu yazmıştı.

İşçiler siyasi taleplerle ayağa kalkabiliyorsa, mali sermayenin başını çektiği burjuvazi, “demokrasinin beşiğinde” darbe planlarını masanın üstüne koyuyor.

Thatcher’in Muhafazakar Parti liderliğine seçilmesinden sonraki en büyük politik hedefi; İngiltere işçi sınıfını “yoldan çıkaran” madencilerin  mücadeleciliği ve bu mücadeleciliğin taşıyıcısı Ulusal Madenciler Sendikası (NUM) ve sendikanın sosyalist önderliği oldu.

1984’te polisin güç kullanmasının sınırlarını genişleten yasal düzenlemeleri yaptıktan ve kömür stoklarını en üst seviyeye çıkardıktan ve NUM yönetimine MI5 elemanı Stella Remington’u sokmayı başardıktan sonra, 6 Mart 1984’te, İngiltere Ulusal Kömür Kurumu, kömür üretimini  yıllık 4 milyon ton azaltmaya, 20 maden ocağını kapatmaya ve 20 bin madenciyi işten çıkarmaya karar verdiğini ilan etti. Madenciler buna grev kararı ile cevap verdiler. NUM’un liderliğini sosyalist sendikacı Arthur Scargill yapıyordu.  İlk önce kapatılacağı söylenen Yorkshire bölgesinde başlayan  grev  İskoçya ve Galler’e yayıldı. Dünyanın her tarafında olduğu gibi madenci eşleri grevin fedakarlık yükünü omuzladılar.  Hükümet İngiltere Elektronik Dinleme Merkezi GCHQ’nun imkanlarını sonuna kadar kullandı. Zaten bu kurumun elemanlarından bazıları sayesinde hükümetin grevcilere karşı yasa dışı ve kirli uygulamaları ortalığa saçılabildi.

Thacher, “ işçileri öyle aç bırakacağız ki, siyasetle ilgilenmeyi unutacaklar” diyordu. İngiltere basınında Arthur Scargill “içimizdeki düşman” ilan edildi. Sendika gelirlerini kendisi için kullandığına dair iğrenç yalan kampanyaları yürütüldü. Bazı işçiler satın alındı ve grev kırıcı sarı bir sendika kurduruldu. Grevcilere karşı alışılmamış bir polis şiddeti uygulandı.

Thacher ve temsil ettiği güç odaklarının kömür üretimiyle bir sorunu yoktu. Onlar maden işçileri sendikasının sosyalist yönetimini bozguna uğratmak ve mücadeleci geleneği ezmek amacıyla hareket ediyorlardı.

Ve 1 yıl sonra,  3 Mart 1985’te, İngiltere tarihinin en büyük endüstriyel krizi,  işçilerin yenilgisiyle sona erdi.  Sendika yönetimindeki  istihbaratçı Stella Remington , MI5’in tarihteki ilk kadın başkanı oldu. Neo liberalizm  işçi yığınlarına karşı ilk büyük zaferini kazanmıştı. Artık işçi yığınları, sosyalizmin  cazibesine kapılmasın diye katlanmak zorunda kaldıkları  kazanımları geri almanın hazırlıkları tamamdı.  Kapitalizmin vahşi dönemine “Hür Dünya”nın  sadece askeri ve faşist rejimlerle yönetilen bağımlı çevre ülkelerinde değil; merkez ülkelerinde de geçişin şartları hazırdı.

Beklenen SSCB’de işaretlerini takip ettikleri çözülmenin tamamlanmasıydı. 1980’lerin sonunda frenlerinden tamamen kurtuldular.

İNGİLTERE’DEN SONRA TÜRKİYE, THATCHER’DEN SONRA ÖZAL

Her genç solcu Fransa’daki işçi ayaklanmalarını; barikatları bilir. Dar ve dolambaçlı sokakları olan Paris’in yıkılıp, birbirini dik kesen, düz ve geniş caddelerin neden açıldığını da. İşçi barikatlarına karşı top kullanabilmek için şehir yıkılıp yeniden yapılmıştır.

Peki, 15 Temmuz’dan sonra İstanbul dışına çıkarılan Maltepe  ve Hadımköy’deki iki Zırhlı Tugay’ın 15-16 Haziran’ın gösterdiği “ ihtiyaçtan” kurulduğunu da bilirler mi? Paris sınıf mücadelelerinden ne kadar etkilendiyse; İstanbul’da o kadar etkilendi.  Asıl patronu daima KOÇ grubu olan Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası MESS’in, yani sınıf mücadelelerinin komuta merkezlerinden birinin  başından siyasete giren Özal,  iktidar yılları boyunca, sınıf mücadeleleri tarihinde adı olan bütün fabrikaları İstanbul dışına çıkardı. Ne Demirdöküm bıraktı, ne Sungurlar, ne Pancar Motor!

Türkiye’de pek çok maden işletmesi var. Ama  mücadele tarihi içinde yeri olan iki maden şehri var. Birisi Yeni Çeltek, öbürü ve asıl öne çıkanı Zonguldak!

Nakşibendi, laiklik düşmanı, uç noktada Amerikancı Özal, Türkiye’nin en kıymetli kömür yataklarından vazgeçmeye; yapabilirse TTK’yı tamamen kapatmaya hazır GÖRÜNÜYORDU . Yeter ki, işçilerin mücadele geleneği  sona ersin!  Liberal, özgürlükçü, barışçı bir iş adamı olarak hafızamızda yereden İzak Alaton , Kozlu’da meydana gelen grizu faciasından sonra, adeta Özal’ın sözcüsü gibi konuşuyordu. TTK zarar ediyor. Ocaklar kapatılsın. İşçiler evine gitsin. Maaşlarını evlerine gönderelim daha iyi!  TTK’nın kömür verdiği ÇATES (Çatalağzı)  santralı; onun enerji verdiği Ereğli Demir Çelik de zarar ediyordu. Bu zincırin kar edeni, zincirin son halkasındakilerdi:  Demir çelik ürününü  kullanan beyaz eşyacılar, otomotivciler, inşaatçılar; yani MESS üyeleri ve en başta KOÇ!. Zincir esasen kamu işletmelerinden büyük sermayeye servet transferi amacıyla kurulmuştu ve öyle işliyordu.

ÇANKAYA’NIN ŞİŞMANI, İŞÇİ DÜŞMANI!

Bu slogan 1991’de Ankara’ya doğru yürüyüşe geçen Zonguldak Madencisinin sloganıydı. Yürüyüş, iş makinaları, polis ve jandarma barikatlarıyla, tehditlerle ve başta GMİS Genel Başkanı Şemsi Denizer olmak üzere işçiyi çoktan satmış, zaaflı sendikacıların marifet ve yalanlarıyla durduruldu. İşçi zafer için çıktığı yürüyüşten geriye bozgun havasında döndü. Şemsi Türk-İş Genel Sekreteri yapıldı.  Ve Rödovans uygulaması başlatıldı. 1990’ların sonuna doğru, uygulama başlarken, “Kan çıkar” demiştik. İlk öldürülen Semsi Denizer oldu. Ve sonra binlerle işçi…

Rödovans, kısaca  maden ruhsatı olan kamu veya özel kişi veya kurumların, ruhsatlarını başkasına kiralamasıdır. Zonguldak’ta TTK’nın bazı sahalardan çekilmesi ve bu sahaları özel firmalara kiralaması; onların da sahayı alt taşeronlara, onlarında daha alt taşeronlara ve en altta aile işletmelerine kadar küçülen işletmecilere kiralamasıdır.  Sahaya girmiş; en büyük kiracı E. Demir’in firmasının  silahlı adamları tarafından durdurulup sorguya çekilmiş ve arazide köstebek yuvası gibi binlerce irili ufaklı ocağı görmüş biri olarak yazıyorum bu satırları. TTK’nın 31 bin işçisi 7500’e inerken; kadınların, 12-13 yaşında çocukların, emekli işçilerin uyduruk tahkimatlarla, her an göçük yaşanabilecek şartlarda; yetersiz havalandırmalarla, eski püskü malzemeyle yapılmış, kol kuvvetiyle kullanılan vinçlerle kömür çıkarttıkları bir Vahşi Batı manzarasıdır yaşanan.

Kömür işinde çalışanların sayısı gene aşağı yukarı geçmişteki gerçek maden işçisi kadardır. Kömür üretimi de TTK’nın ürettiği yıllar kadardır. Ancak bu sahalarda sendika yok. Bu işletmelerde iş güvenliği yok.  Ne var?

Çok sıkı denetim var. Zonguldak’ın içinde hiç kimse, cebinde E. Demir’in irsaliyesi olmadan 1 ton kömürü 500 metre taşıyamaz. Taşımayı denerse kömüre de el konulur, araca da…

Çok sık gerçekleşen ölümlü maden kazaları var.  Bir ara önce Kilimli’de, sonra Zonguldak merkezde faaliyet gösteren, gene Demir’lere ait  bir hastane  vardı. Maden kazasında ölen ve yaralananlar bu hastaneye kaldırılır ve ölüm raporları kaza dışında başka bir gerekçeye bağlanırdı.

Bir de maden kazalarını ört bas etmeye yarayan basın var. Kaza mı oldu? Haber “Kaçak ocakta kaza” veya “denetimsiz ocakta kaza” diye verilir. Halbuki mümkün mü rödovans sahasında, silahlı adamların devriye gezdiği dağ başında kaçak ocak açıp işletmek? Zaten maksat maliyeti, can pahasına aşağı çekmek; kömürü  çıkarıp, E. Demir’in belirlediği fiyattan ona getir de, nasıl ve hangi şartlarda çıkarırsan çıkar! Denetim ise sadece kömürün nakliyesi esnasında ve mutlak bir kesinlikle gerçekleşiyor.

Sonuç: GMİS başta olmak üzere bütün sendikal hareketin gözü önünde Zonguldak madencisinin mücadele geleneği sıfırlandı. Sendikal örgütlülük bitirildi. Kömür üretimi düşürülmeden  TTK’nın işletme ve işçi sayısı aşağı çekildi. Maliyetler aşırı düşürüldü.  Sonra Rödovans uygulaması Soma’ya ve her yere taşındı. Bu günlerde basında Rödovans uygulamasının yasaklanacağı haberlerini okursanız; yalan olduğunu bilin. Rödovans, Thatcher’ın, Özal’ın, Erdoğan’ın ve elbette KOÇ grubunun rüya modelidir. Yasaklanamaz. Sadece bu yolla örgütlülükten temizlenmiş havzalarda, rödovanstan beter özelleştirmeler gündeme gelebilir.

Kasım Kasvetli ay! Birliğin, dayanışma ve mücadelenin zayıfladığı şartlarda, her ayın kasveti var.

Hava dönsün istiyorsak, Zonguldak’da yerinden çıkarılan çiviyi, yerine çakacağız!