Salih Zeki TOMBAK | Eski Kralları kim engelledi, yeni Kralları kim engelleyecek!

Toplumların, devleti yönetenlerin ideolojik, dini, siyasi veya şahsi amaçları için yarattıkları maliyetlere dayanma gücünün bir sınırı var mıdır? Dolayısıyla yönetenlerin ideolojik, dini, siyasi veya şahsi amaçlarını gerçekleştirmeleri toplum tarafından sınırlanabilir mi?

Salih Zeki TOMBAK
@sztombak
sztombak@yahoo.com

Tabii ki özellikle ikinci soruya “Elbette” denilecektir; “seçimler, imza kampanyaları, işçi grevleri, iş yavaşlatmalar, kitlesel protestolar, pasif direnişler; uzun yürüyüşler, bağımsız yargı,  uluslararası dayanışma eylemleri vb vb.  ne güne duruyor?”

Ben uzun süredir,  bu demokratik araçların olmadığı, kullanılamadığı veya bunların etkin olarak kullanılmasına henüz başlanamadığı koşullarda bir sınırlayıcı olabilir mi, sorusuna cevap arıyorum ve sanırım önemli bir engelleyici buldum:

Seçimlerin, imza kampanyalarının, yargının, uluslararası dayanışmanın ve işçi sınıfının da olmadığı bir dönemde!

Önce, az sonra künyesini vereceğim kaynaktan; tarihi, Osmanlı’nın askeri zaferleriyle övünme bahsi olarak tasavvur eden çoğunluğumuzu hayal kırıklığına uğratacak bir giriş yapalım:

“Clausewitz’den sonra askeri tarihçilik, ‘aristokratik toplumların kararlılığını ve yeteneğini küçümseme eğilimi’ sergileyerek, genellikle Napoleon öncesi savaşları göz önüne almaz. Hele Osmanlılara, Montecuccoli, Savoie Prensi Eugene veya Rus Mareşalleri Rumyantsev ve Suvarov’un ordularıyla boy ölçüşünceye değin, önemli bir askeri hasımla karşılaşmadıkları sonucuna varıp, daha da kısa yer ayırır.”

Burada Romanoffların Rus Çarlığı, Habsburgların Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu karşılaştırılmaktadır.

“Yine de, her üç imparatorluk için de, iklim, kötü hasat, hastalık ve tedarik kaynaklarından uzakta olmanın savaş meydanındaki başarıyı en az merkezi kumanda  veya yetersiz önderlik kadar belirlediği bir çağdı bu.”

Büyük seferler, elbette büyük hedefler; çok güçlü dini veya ideolojik kampanyaları gerektiriyordu. Ama daha önemlisi her büyük sefer, çok büyük ve kapsamlı vergilendirme kampanyaları anlamına geliyordu.

Aynı zamanda büyük seferler, büyük merkezileşme hareketleriydi.

BÜYÜK SEFERLER VE TOPLUMSAL GELİŞME

“Modern devletin gelişiminin katalizatörlerinden  biri olarak savaşın yeniden vurgulanması; mirasının izi modern dönemde de sürülebilecek evrenselcilik (cihanşumullük) iddialarıyla, sanayi-öncesi ve çeşitli etnik gruplar barındıran  toplumlarıyla, büyük imparatorlukların  ordularının  evrimi üzerine  bir dizi çalışmaya yol açmıştır.”

Askeri tarih alanındaki “Bu yeni yaklaşımın ürünlerinden biri, mutlakıyet koşullarında yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkinin farkına varılmasının yanı sıra, kırsal kesimde seferberliğin toplumsal maliyetlerinin ve sabit savaş koşullarının (kıtlıklar, istifçilik, açlık, hastalık ve göçebelik) kırsal nüfuslarda  yarattığı etkilerin anlaşılmasıydı.”

(…) “Hanedanlar, egemenlik iddialarını sürdürmelerini sağlayan, taşradaki son derece  dağınık  insan gücü ve kaynaklarına uyguladıkları baskıyı sürekli genişletemiyorlardı. – bu girişimi desteklemeyi tercih edenlerin omuzuna taşıyabileceklerinden fazla yük bindirmek dışında. Vergileri toplama hakkı ve buna  benzer diğer imtiyazlarla  ilgili pazarlık, savaşa gitmenin ayrılmaz bir parçasıydı ve anlaşılır bir şekilde, 17 ve 18. Yüzyıl Avrupası’nın  önde gelen birçok ailesinin servetinin kaynağıydı.”

  1. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı Toprak düzeninin, bir vergi toplama ve askeri örgütlenme olarak yetersizliği savaş alanlarında ortaya çıkmaya başladı. Geleneksel tımarlı sipahi, atı, kılıcı, oku, yayı ve mızrağıyla ucuz bir askerdi. Ancak ateşli silahların yaygınlaşmasıyla onun da zırh ve ateşli silah taşıması gerekti. Sipahilerin gücü buna yetmedi ve özellikle Anadolu’da savaş kaçkını sipahiler eşkıyalık etmeye, isyana başladılar. Çift bozma, yani işlemekle yükümlü olunan toprağı terketme şehirlere göç etmeler yoğunlaştı. Böylece tımarlı  sipahilerin yerini vergi toplayan mültezimler; ayanlar ve onların kapı kulu askerleri almaya başladı.

“Devletin savaşkanlığı ile savaşı finanse etme  yeteneği arasındaki hassas denge, yakın geçmişte tüm ayrıntılarıyla betimlenmiştir: ‘Kralın keyfi biçimde vergi koyma gücü üzerindeki  en basit, en etkili  denetim köylülerin ödemeyi reddetmesiydi. 1630 sonları ve 1640’larda, bu ödemeyi reddediş, hayret verici oranlara ulaştı ve Kralın iktidarını genişletmesine önemli bir engel işlevi gördü.( 9)

Bu durum , Osmanlı İmparatorluğu için de aynen geçerliydi.” (Virginia H. Aksan, Kuşatılmış Bir İmparatorluk, OSMANLI HARPLERİ 1700-1870, Sayfa:51-52,  Çev. Gül Çağalı Güven, İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı 2011)

Köylü, krala, padişaha, padişahın valisine, paşasına vergi vermeyi nasıl reddeder? Kitlesel olarak  toprağını terk ederek, böylece üretmeyi reddederek, ölümü göze alarak ve ayaklanarak veya ayaklanmış olanlara yardım ve yataklık ederek. Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan Yozgatlı Celal’in adıyla adlandırılan Celali ayaklanmaları 17. Yüzyıl ortalarına kadar devam etti. Ayaklanmaların bastırılmasının çok ağır toplumsal maliyetleri oldu; ama Osmanlı Devletinin de enerjisini tüketti.

BUGÜNE DÖNERSEK…

Elbette amacım uzun bir tarih yazısı kaleme almak değil.

Bütün güçlerin  tek adamın elinde toplandığı; başta TBMM olmak üzere, devletin ve sistemin yargısıyla, medyasıyla tek adam’ın mutlak kontrolüne girmiş olduğu; her türlü muhalefetin veya hak arayışının üzerine polis, jandarma, özel güvenlik güçleriyle ve şiddetle gidildiği; bu şiddeti aratmayacak ölçüde yandaş medyanın ideolojik şiddet ve linç kampanyaları düzenlediği bir Türkiye’de yaşıyoruz.  AKP hükümetlerinin 16 yılı aşan bir dönem boyunca izlediği yanlış ekonomik politikaların,  hukuksuzlukların ve yanlış dış siyasetlerin sonucu olarak çok ağır bir ekonomik krizin içine geri dönülmez bir biçimde girmiş bulunuyoruz.

Tek adam’ın “dünya liderliği”, “ümmetin liderliği”, “halifelik”, Yeni Osmanlıcılık ve benzeri hayallerine toplumun önemli bir bölümü inanıyor ve bunun için omuzlarına yük alabileceğini iddia ediyor. Halbuki bu hayalleri paylaşanların da, paylaşmayanların da omuzlarına çok ağır yükler bindi bile. Ve kaldıramayacakları yükler sırada.

Tek adam sistemi’nin israfını ve politikalarının maliyetlerini Türkiye toplumunun taşıyabilmesi mümkün değil. Ekonomi ve üretici sınıflar dizlerinin üzerine çökmeye başladı şimdiden.

AKP iktidarı ise krizin sorumluluğunu almak bir yana, krizin varlığını bile reddediyor.  Kriz hayat pahalılığı ve vergilerle çalışanların hayatını cehenneme çeviriyor. Önümüzde pek çok toplumsal ve bireysel trajedi yaşayacağımız kara bir kış var.

Halkın bu karabasanı sistem içi mekanizma ve araçları kullanarak  veya sistem içi muhalefete umut bağlayarak defetme imkanı görünmüyor. CHP ve İYİ Parti 24 Haziran gecesi, o güne kadar koruyabildikleri son güven ve umut  kırıntılarını da yok ettiler.

İş sanırım kışın en kara günlerinde, işini kaybedenlerin; ücreti pul olanların, köle muamelesi yapılanların, Tek adam sistemi’nin mutlakiyetçi iktidar hayallerinin ve onun adım adım inşa ettiği rejiminin maliyetini ödemeyi reddetmesiyle ülkenin kaderi kesin olarak değişmeye başlayacak.

  1. Ve 17. Yüzyılda kahramanlık sırası köylülerdeydi. Şimdi Tek adam rejimi’nin sadece tarihin çöplüğüne göndermeye değil; yeni bir dünya kurmaya da yeteneği olan işçi sınıfında kahramanca ileri atılma sırası. İşçiler ileri atıldığında çeşitli halk sınıflarının da yanlarında koştuğunu görecek.

699 hafta yasaklanmayan Cumartesi Anneleri buluşmasının 700. Haftasında yasaklanması; havaalanı işçilerinin en haklı ve insani talepleri dile getirdikleri için topluca gözaltına alınıp tutuklanması  boşuna değil.

Onlar da görüyor gelmekte olanı.