Salih Zeki TOMBAK | Bana onun kellesini getirin!

Amerikan sinemasının ölümsüz türlerinden birisi “Vahşi Batı” öykülerinin anlatıldığı Western fimleridir. Tam sinema seyircisinin babacan, adil, cesur ve dürüst kovboy John Wayne’den sıkıldığı sırada;  daha çok, yüksek maliyetlerden kurtulmak için, İtalya ve İspanya’da çekilen ve Spagetti Western olarak anılan tür devreye girer. 1964’te Sergio Leone’nin yönettiği “Bir Avuç Dolar” ile başlayan, “Bir Kaç Dolar İçin” ve “İyi, Kötü, Çirkin” ile efsaneleşen tür, kahramanlarının da, Clint Easwood’un canlandırdığı karakterlerden de hatırlanacağı üzere,  dürüstlüğü şüpheli, bir parça kötü ve acımasız tipler olmasıyla geleneksel Western filmlerinden ayrışır.

Salih Zeki TOMBAK
@sztombak
sztombak@yahoo.com

Esasen türün tarih sahnesine çıkışı da bir skandal ve suçüstü vak’ası ile gerçekleşmiştir. Ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa, “Bir Avuç Dolar” filmini izledikten sonra, filmin yönetmeni  Sergio Leone’ye, “Çok iyi bir film yapmışınız. Ama filmin senaryosu benim” diyerek, senaryonun kendi  filmi YOJİMBO’nun senaryosundan araklama olduğunun gözünden kaçmadığını  duyurmuştur.  Ne yalan söyleyeyim, bu suçüstü, benim de milyonlarca sinema seyircisinin de Sergio Leone’ye minnettarlığını azaltmamıştır.

Onun açtığı yoldan çok sayıda yönetmen geçti ve çok iyi bir Western çekmek bir yönetmenlik standardı  oldu. Quentin Tarantino’nun 2012 yapımı “Zincirsiz”i türün,  son ve en parlak örneklerinden biriydi.  Köleciliğe karşı çıkışıyla adeta bir özgürlük mücadelesi destanı  algısı yaratan filmin kahramanları  aynı zamanda acımasız Ödül Avcıları’dır ve Türkiye’nin  her ilerici ve özgürlükçüsünün tüylerini, 1960’ların sonundan itibaren yaşananların acı hatırasıyla diken diken edecek şekilde, “yerinde infazcıdır.”

Zincirin ortadaki halkalarından birisini, muhteşem  Sam Peckınpah’ı,  “Bana Onun Kellesini Getirin” ile hatırlıyorum. Gene ödül avcılığı; yüksek dozda şiddet, tecavüz; ama 20. Yüzyılda geçen, atın yerini otomobilin aldığı, neredeyse kimsenin “iyi” olmadığı bir modern Western!

Hayır, sinema yazarlığına soyunmadım.  Sinema üzerine yazdıklarımın iki esin kaynağı var. Birisi son günlerde Türkiye’ye gelen Amerikan yöneticileri kervanının son halkası, “ ABD Dış İşleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı”nın 2 günlük Ankara ziyareti sonrasında,  Amerikan Büyükelçiliği’nden yapılan açıklamadır.

Elçilik, Amerikan Hükümeti tarafından, PKK Yöneticileri Murat Karayılan için 5, Cemil Bayık için 4 ve Duran Kalkan için 3 milyon dolar ödül konulduğunu ilan etmektedir. Tıpkı 19. Yüzyılda olduğu gibi; “Ölü veya diri” getirene!

İkinci esin kaynağım ise  HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin karşı açıklamasıdır: “Burası Vahşi Batı değil!”

ABD’nin etkisini arttırdığı; etkin olduğu her yer, “batı” olması şart değil; vahşidir, vahşetin kol gezdiği topraklardır.

BÜYÜK RESİM

ABD’nin etkisinin artışı üzerine konuşmak için, önce AKP dünyasının moda klişesiyle “büyük resme” bakalım.

1980’lerden başlayarak Dünya bütün olarak sağa ve otoriterliğe doğru kayıyor. Bu kayış SSCB’de sosyalizmin çözülmesiyle frenlerinden boşaldı.

Soğuk Savaş yılları boyunca, yaşamış olanlar yaşadıklarından, genç kuşaklar okuduklarından hatırlayacaktır: ABD’nin başını çektiği emperyalist kapitalist dünya  kendisine “Hür Dünya” der; kendisini demokratik değerlerle tanımlardı. Sovyetler Birliği başta olmak üzere sosyalist ülkeler ise “otoriterdi”, insan haklarından, demokrasiden  ve özgürlüklerden yoksundu.

Kapitalist-emperyalist dünyanın merkez ülkeleri dışında kalan  “bağımlı ülke” statüsündeki  ülkeleri gözünüzün önüne getirin: Solun yükselmesini önlemek ve böylece genel olarak Batı’nın ve özellikle ABD’nin  çıkarlarını korumak için, 1946 sonrasında,  askeri ve faşist darbelerin yapılmadığı; diktatörlükle yönetilmemiş ülke neredeyse yoktur. Türkiye, Mısır, Irak, Suriye, İran, Arjantin, Şili, Uruguay, Panama, Portekiz  vd vd.  İspanya  ABD’nın desteğinde Franko faşizmini, Güney Afrika ABD ve Avrupa desteğinde Irkçı  Apartheid rejimini  yaşamış; İtalya,  P2 Locası’nın ABD desteğinde darbe girişiminden kıl payı kurtulmuştur. Afrika bir bütün olarak “Hür Dünya”nın en vahşi sömürgeci ve yeni sömürgeci, ırkçı politikalarına maruz kalmıştır. Uygar Fransa 10 milyonluk Cezayir’de 1 milyon kişiyi işkenceden geçirmiş ve öldürmüştür.

ABD Hür Dünya masalını dünyaya anlatırken siyahi vatandaşlarına karşı ırkçı bir ayrımcılığın en vahşi, en utanç verici uygulamalarını terk etmek  için, milyonlarca Afro-Amerikalı’nın en ağır bedelleri ödeyerek yürüttüğü eşitlik ve özgürlük mücadelelerine rağmen  1970’li yıllara kadar direnmiştir.

Başta Vietnam halkı olmak üzere, Laos ve Kamboçya halklarının emperyalist saldırganlığa ve vahşete karşı verdiği yiğit mücadele ve bu mücadeleye, ABD içinden yiğitçe omuz veren barış savaşçılarının desteği, ABD hükümetini, insanlık suçlarıyla dolu bu savaşı bitirmeye mecbur bırakmıştır.

Bütün batı sistemi, solun kendi ülkelerindeki  yükselişini önlemek için “süper NATO”  olarak tanımladıkları, Gladyo benzeri isimlerle anılan; örgütlenmesi gizli; yasalarla bağlı olmayan, ülkelerin solcu yurttaşlarına karşı işlediği şiddete dayalı suçların resmi makamlarca himaye edildiği suç örgütlerini “demokratik sistemlerinin bir parçası” yapmışlardır.

Bir saldırganlık örgütü olarak NATO’nun provokasyonlarını;  savaş kışkırtıcılığını, bölgesel çatışmaları ve “Darbe organizatörlüğünü” de bir kenara not edelim.

Türkiye ise NATO üyesiydi. Süper NATO Kontr gerilla örgütlenmesiyle, Özel Harp Dairesiyle ülkeyi sürekli darbe ortamına hazırlayan operasyonlar, cinayetler, katliamlar, sabotajlar yapıyor ve asla soruşturmaya maruz kalmıyordu. Neredeyse her on yılda bir, emperyalizmle bağımlılık ilişkileri yüzünden krize giren bir birikim modeline sahiptik. Krizin bedeli yüksek devalüasyonlarla halka ödetiliyor; işçi sınıfının ve emekçilerin muhtemel itirazlarını bastırmak için milli ordu Amerikancı darbeler yapıyordu. Darbe dönemlerini “normal”  sağ iktidarlar, yolsuzluk, ahlaki çürümüşlük izliyor ve 10 sene geçmeden sistem yeniden duvara tosluyordu.

Böyle bir BÜYÜK RESİM’den geliyoruz.

YENİ BÜYÜK RESİM:TOP YEKÜN SAVAŞA DOĞRU

Sosyalist sistem, bu sahte demokrasi dünyasının freniydi. İşçiler komünizmin cazibesine kapılmasın, ücret mücadelesine ve fabrika içi mücadeleye hapsolsunlar diye; iç talep büyüsün diye, gelir dağılımı mekanizmasının sistem içi bir unsuru haline getirilmiş güçlü sendikalarda örgütlüydü; yüksek ücretlere  ve sosyal haklara sahipti. Sosyalist sistem çözülmeye başladığının işaretlerini 1980’lerde vermeye başladı.  İngiltere’de Demir Leydi Thatcher maden işçilerinin sendikasına o yıllarda saldırdı. Bu ilk işaret fişeğiydi ve şimdi başka bir Büyük Resme doğru ilerliyoruz.

ABD en yetkili isimlerinin ağzından, bundan sonraki savaşın Çin Halk Cumhuriyeti ile olacağını ilan ediyor. ÇHC başta olmak üzere RUSYA ve  İRAN gibi ülkelere karşı Ticaret Savaşı yürütüyor.  Pasifik’te en güçlü donanmasını oluşturuyor.  GUAM adasını büyük bir askeri üs haline getirdi. Japonya’yı  ve Güney Kore’yi, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı hızla silahlandırıyor.  1980’lerin sonunda imzalanan silahlanmayı, orta ve uzun menzilli füzelerin üretimini sınırlandıran anlaşmaları artık tanımayacağını ilan ediyor.

Emperyalist devletlerin büyümelerindeki ritm farklılıkları, eşitsizlikler,  dünya pazarlarının ve kaynaklarının yeniden paylaşımını amaçlayan, bölgesel çatışmaların  ve genel savaşın yollarını döşüyor. Savaşa yönelen bir dünyada, kapitalist ülkelerin siyasi rejimleri olağan dönemlerin politikalarından ve hukukundan uzaklaşıyor. Irkçılık, anti-semitizm,  yabancı düşmanlığı, mültecilere, Müslümanlara  ve Türklere husumet, sağ ve otoriter eğilimler, dünün demokratik rejimlerinde güç kazanıyor.

ULUSLAR ARASI İLİŞKİLERDE NAZ VE CİLVENİN SONU

İşte bu yöneliş içinde Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya  ilişkilerinde ilginç gelişmeler yaşanıyor.

AKP iktidarı uzun süredir,  ABD’yi baş düşman ilan ediyor görünse de, gerçekte ABD ile arasındaki ilişkileri koparacak, geri dönülmeyecek şekilde zedeleyecek adımları asla atmadı. İncirlik başta olmak üzere hiçbir üssü kapatmadı. Askeri ilişkiler neredeyse hiç bozulmadı. Buna karşılık Rusya ile yakınlaşmayı, ABD ile ilişkilerde bir alternatifmiş gibi göstermeye çalıştı.

Türkiye daima Batı’nın nüfuz alanındaydı.  Ülkeyi buradan koparıp başka bir stratejik bloka taşımak isteyenin Batı ile savaşmayı göze alması gerekir. Suriye’yi koparmak isteyenlerin Rusya ile savaşmayı göze almasının gerektiği gibi. Sahte anti-emperyalistlerin sınırı şudur: Devrimci olmayanlar emperyalizmle savaşamaz.

Nitekim dünyada gerilimler artar ve Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşma gerçek bir ayrılık zeminine oturmanın eşiğine gelirken, Türkiye’ye yönelen trafik hız kazandı.  Anlaşması imzalansa ve bir miktar ödeme yapılmış olsa da S-400 hava savunma sistemi anlaşmasının gerçekleşme ihtimali hızla azalıyor.

Ukrayna Ortodokslarının Rus Ortodoks Kilisesinden ayrılarak, bağımsız bir kilise oluşturması iznini Ukrayna Başbakanı’nın İstanbul ziyaretinde Ekümenik  Fener Patrikhanesinden almış olması , Rusya’nın Türkiye’ye karşı güveninde ciddi bir gedik açtı. Kaşıkçı cinayetinin de, Erdoğan rejimi ile ABD arasındaki yakınlaşmada bir rolü olduğu görülüyor.

İran’a karşı 4 Kasım’da başlayan yeni yaptırımlarla ilgili olarak, 6 aylık muafiyet tanınan 8 ülke arasında Türkiye’nin de olması,  Saray rejimi için, yerel seçim sonuna kadar  hiç değilse enerji tedarikinde, döviz darlığı dışında ek bir sorun yaşanmayacağı anlamına geliyor.

ABD ise bölgede Irak işgali ve Suriye savaşı ile hızla güçlenen, savaş deneyimi artan ve bölgenin en geniş nüfuz alanına sahip ülkesi haline gelen; hatta İsrail sınırına dayanan İran’ın gücünün geriletilmesi için, ekonomik yaptırımlarla yetinmeyecek. ÇHC’nin en önemli enerji  tedarikçisi konumundaki  İran’da iç kargaşa yaratmak ve başarabilirse parçalamak, ABD hedefleri arasında görünüyor. Böyle ciddi bir gerilim, bölgedeki bütün güçlerin, saflarını netleştirmeye zorlanması anlamına gelir. Bir veya iki yıl önce naz ve cilveyi kaldıran ilişkiler artık sürdürülemez.

ABD Türkiye’yi hızla kendi safında yeralmaya zorladı ve bu yönde ciddi mesafe almış görünüyor. İran’a  karşı gerçekleşecek askeri ve siyasi operasyonların  Türkiye’yi Rusya’nın müttefikliğine terk ederek gerçekleştirilmesini beklemek akla uygun değil.

İran’ın içinde güçlü bir muhalif aktör olarak  PEJAK’a ve Suriye’nın Kuzey Doğu’sunda donatılması, eğitilmesi ve kurumsal gelişimi için, büyük yatırım yaptığı YPG’ye ihtiyaç ortadayken ABD’nin PKK önderlerine karşı bir sürek avı düzenleyeceği veya böyle bir kampanyayı teşvik edeceği düşünülemez.   Gene de Türkiye’ye ucuz bir jest yapma ihtiyacı duyumlu olmalıdır.

Bu jestten ümitlenip Mümbiç’e ve Fırat’ın Doğusuna orduyu sevketmeye kalkmak,  o kararı verenler  için ağır sonuçlar yaratır.

Erdoğan, ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı olduğunun farkında. Bu yüzden kendisi için Halk Bank, yeni soruşturmalar ve Hakan Atilla, hatta Zarraf  paketini; müttefiki durumundaki TSK içinse Fırat’ın Doğusundaki Kürt bölgesel varlığının ABD tarafından terk edilmesini talep ediyor; PKK önderleriyle ilgili jesti elinin tersiyle iter gibi yapıyor.

Burada sorun şudur: ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. Erdoğan bunu ABD’nin kendisine ihtiyacı var diye okuyor. Bu iki okumanın, AKP rejiminin ülkeyi getirdiği iflas eşiğinde bir ve aynı şeymiş gibi göründüğü süre Erdoğan’ın sandığı kadar uzun olmayabilir. Üstelik artık, Rusya ile dostluğun kazançlarına sırtını dayayarak pazarlık etmesi hızla imkansız hale geliyor.  Rusya’nın bölgenin güçsüz ve etkisiz bir aktörü olmadığını unutmayalım.

“Bana Onun Kellesini Getirin” cümlesi, bugün, bölgenin üstünde dolaşan  hayalettir. Gerçekte  kim, kimin kellesini talep ediyor, bilemeyiz.