Necmettin SALAZ | Öyküler : Siverekli Ali

Babamla ilişkim iyice kopmuştu. Her gözaltına alınışımda, çevresindeki gericiler iyice kışkırtıyorlar, bire beş katarak anlatıyorlar ve bana düşmanlığını derinleştiriyorlardı. Duraktaki yerimi kardeşim Kadri almış, babama yardım eder olmuştu. Bu iyi bir şeydi ve biraz olsun vicdanımı rahatlatıyordu.

Tabi arada bir bana harçlık getiriyor olması, işin bir diğer iyi yanıydı. İşsizdim ve bazen amcamlarda, bazen de arkadaşlarda kalıyordum. İşte o günlerden birinde, babamın arkadaşları arasında bize kafa yapısı olarak en yakın duran Hamit Abi (Çabuker) ile karşılaştık.

Rastlantı değilmiş, arıyormuş beni. Parkta oturup çay içtik, biraz havadan sudan konuştuktan sonra,

“Ne yapmayı düşünüyorsun, iş miş bir şey yapmayacak ya da okumayacak mısın?”

“Bu sene sınava girecem abi.”

“Pekii nasıl geçineceksin?”

“Okuldan artan zamanda taksicilik yaparım ya da başka bir şeylerle uğraşırım abi.”

Çok iyi bir insandı, beni ve arkadaşlarımı severdi. Van küçük bir yerdi o zamanlar, ortalıkta başıboş dolaşmamı istemiyordu ve bir şeyler kurarak gelmişti kafasında.

“Sana bir araba alalım, parasını ben peşin ödeyeyim, sen bana aydan aya öde. Ama senet yaparım ve senetleri de bankaya veririm, haberin olsun!”

Parasının derdinde değildi, işi ciddiye alıp çalışmamı istiyordu.

“Babam beni durağa almaz ki!”

“Olsun, başka duraklardan birinde çalışırsın.” dedi.

Aklıma Tayyip Abi geldi. O, Murat Taksi Durağı’nın sahibi Nazım Ertaş’ın akrabasıydı ve onunla gidersem alırdı beni durağa.

“Tamam, abi, al bir araba, yap senetlerini de. Hemen başlarım çalışmaya, bu yaptığını da unutmam.”

“Kalk gel.” dedi, birlikte gittik.

Alacağı arabayı seçmiş, avansı da yanına almıştı. Pazarlığı kendi yaptı, avansı verdi, borcumu otuz taksite bölüp kefilsiz senetlendirdikten sonra anahtarlarımı teslim etti.

“Hadi git başla, bir ay sonra senedin var.”

Gülüştük, ayrıldık. Gittim bir güzel yıkadım arabayı. Bir saat önce işsizdim, şimdiyse arabam vardı. Artık daha güçlüydüm. Murat Taksi Durağı’na Tayyip Abinin torpiliyle girdim, o gece birkaç arkadaşla arabayı “ıslattık” ve ertesi sabah başladım çalışmaya. İyi gidiyordu. Hesabıma göre her ay senedi öder, biraz da biriktirebilirdim.

Ama bir hesap hatası yapmış, nezarette geçireceğim günleri yekûndan düşmeyi  unutmuşum. Bir gün aldığım yolcuyu gideceği yere bırakıp durağa geldim ki iki “sivil” beni bekliyorlar. Kavga olmuş şehir merkezinde, yaralılar var, haberim bile yok, ama kimin umurunda. Nezarete girdim ki Tayyip Abi orada. Çoğu zaman olduğu gibi “adımız verilmiş”. Cuma akşam saatlerine denk geldiği için de alabildiğine kötü bir zaman. Pazartesiye kadar nezarethanede tutacaklar. Ben nezarette, araba durağın önünde, yatacağız. O dönem polis ikiye bölünmüş durumdaydı. Aydın, ilerici ve devrimci polisler POL-DER diye bir dernek kurmuşlar, karşısında da hemen tüm diğer alanlarda olduğu gibi, kendine ülkücü diyenlerin kurdukları POL-BİR vardı. Gözaltında geçireceğimiz zamanın “biçimini” de bu iki guruptan hangisinin nöbetçiler arasında etkili olduğu belirleyecekti. Mazgalın önünde bir adam belirdi birden. Önce uzun uzadıya süzdü bizi ve ardından sordu:

“Tayyip Kızılyıldız hanginiz?” “Benim.” dedi, Tayyip Abi

“Sen de Necmettin misin?”

“Evet” yanıtından sonra kafasını aşağı yukarı sallaya sallaya süzdü bizi. O, konuşmaya başlamadan önce, “muhtemelen POLBİR’li polislerden biridir, bir süre küfür edip gidecek” gibi bir kanaate kapıldım, ancak gür sesi yanılgımı suratıma çarptı:

“Bakın” dedi, “benim adım Ali, Siverekli Ali, POL-DER’liyem. Biraz önce Müdüriyetteydim, tezgâhı kurmuşlar; birazdan gelip sizi götürmenin planlarını yapilar.”

Arkasında oturan komiseri kasten “Şu p… da tezgâhın ortaklarındandır, onun için oturmuş bu saate kadar bekliyi. Sizi kendi elleriyle teslim etmenin tadını yaşayacak akli sıra. Ama…” dedi ve bir süre durduktan sonra elini beline atıp bir Ondörtlü çıkardı.

“Bu,” dedi “devletin silahi, aha bu da yedek şarjörüdür, mermiyi ağzına vermişem, emniyeti de açıktır.” Sonra diğer eliyle de öbür yandan bir silah çıkardı, o da Ondörtlüydü.

“Bu da benimkidir, mermisi ağzında, yedek şarjörü de cebimde. Şimdi ben buraya, nezarethanenin kapısının önüne birkaç sandalye atıp yatacağam. Gelsinler bakalım, işkenceye adam götürmek nasıl olurmuş göstereyim onlara!”

Şaşırıp kalmış, ne diyeceğimizi bilemez olmuştuk. Dediğini yaptı, yan odalardan birkaç tane sandalye getirip kapının önüne dizdi ve:

“Tuvalet ihtiyacınız olursa uyandırın beni, hadi iyi geceler” dedi, kısa bir süre sonra da horlaya horlaya uyumaya başladı. Hâl böyle olunca da ne gelen olabildi elbette ne de giden… Adamın fedakârlığı karşısında sabaha kadar tuttuk kendimizi ve tuvalete gitmedik. Sabah kalktı, önce tuvalete götürdü bizi. Ardından da Fırıncı İbo’dan lavaş ekmek ve Sütçü Fevzi’den otlu peynir alıp getirdi, kahvaltı yaptırdı bize. Biraz daha durduktan sonra:

“Bu akşam şubede ben nöbetçiyem, şimdiden sonra bir şey olmaz artık, akşama görüşürüz, bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sordu, teşekkür ettik ve çekti gitti.

Sevgili Ali Ağabeyle epeyce karşılaştık. Ancak en dramatiği, 12 Eylül sonrasında getirildiği Diyarbakır Cezaevi’ndeki karşılaşmamız oldu. Sıra dışı işkencelere tabi tutulanlardandı.