Necmettin SALAZ | Öyküler: Kürtmüşüz!

Altmışlı yılların sonunda ve yetmişli yılların ilk yarısında, tek başına dokuz kişilik ailesini geçindirmeye çalışan babamın yanında önce dolmuş, sonra da taksi durağında araba yıkadığımı hatırlıyorum. Yaşım “ilerlediğinde” yaptığım işler arasına otomobil lastiği onarmak da eklendi. Bunlar benim ilkokul, ortaokul ve lise yıllarımdı.

necmettin.salaz@kuzgunportal.com facebook.com/necsalaz

Ders çalışacak zamanı ve koşulları olmayan, ancak iyi bir araba yıkayıcısı ve sadece öğretmenleri dinleyerek sınıf geçen, iyi sayılabilecek bir öğrenciydim. Öğretmenlerimin beni sevdiğini, durağın önünden geçerken araba yıkayan öğrencilerinin yanağını sevgiyle okşadıklarını, bana moral verdiklerini hatırlıyorum.Durağımızın tam karşısında bir banka ve lojmanları vardı. Kadınları ve kızları çok iyi giyimli, çok güzeldiler. İkinci katta oturan kız benden iki sınıf alttaydı ve ben onu görünce bir başka oluyordum. Ayakkabıları yırtık, giysileri yırtık, elleri, o sert geçen kışlarda araba yıkamaktan çatlak çatlak olmuş bir yeni yetmeyken ne onu kendime ne de kendimi ona yakıştırabiliyor, ancak hayal kurmaktan da geri duramıyordum. Kurduğum hayaller arasında en çok, büyüyüp ehliyet almış, duraktaki en havalı araba olan Şahin Abi’nin altmış bir model Şevrolesiyle şehri turlayan, yolcu taşıyan, arabasını yıkayan çocuğa iyi bahşiş veren ve o kızın sevgilisi olmayı başarmış şoför hayali vardı. Her gece bunu kurar, sabah o arabayı yıkayan, ama iyi bahşiş alamayan çocuk olurdum.

Lise bire yazıldığım yıl babam bana kocaman kareleri olan bir takım elbise aldı. Ağzım kulaklarımdaydı. Sınıfımı geçersem yenisini umar oldum, ama olmadı. Sınıfımı geçtim, ama o yıl giydirilme sırası bende değildi. Elbisemin biraz küçülmüş haliyle ikiyi idare ettim. Üçe geçtiğim yaz benim de içinde olduğum bir kazada arabamız parçalandı. Ailemin geçimini sağlayan dört tekerlekli aygıt kendinden daha büyüğünün altına girdi, parçalandı. Yeni öğretim yılı başladığında, ceketimin sol kol dirseği yırtılmış, pantolonumun paçalarıyla ayakkabılarım arasına da epey bir mesafe girmişti. Artık o kızla karşılaşmak istemiyordum. Sınıfa girerken, sırada otururken utanıyor, tahtaya kalktığımda dirsekteki yırtığı gizlemek için çaba sarf ediyor, pantolonumu aşağıya doğru itip paçalarımla ayakkabımı birbirine yaklaştırmaya çalışıyordum.

İşte o yıl, yani lise son sınıftayken “O” çıkıp geldi. Durakta oturuyorduk. İki kişi kapıyı açıp girdiler. Biri otuz, otuz beş, diğeri ondan genç, ikisi de uzun boylu iri yarı, ikisinin de bıyığından alt dudağı görünmüyordu. Yaşlı olan konuştu: “Merhaba, durakla kim ilgileniyor arkadaşlar?” Yaşamımdaki birçok şeyi sıradanlaştıracak, yeni bir yaşama başlayacağım günlerin ilk sesi, ilk cümlesiydi bu. Babam yanıtladı: “Buyurun ağabey, ben yardımcı olayım.” “Ben” dedi dışarıdan gelen: “Ben buraya yeni tayin oldum arkadaşlar. Memurum, bu da kardeşimdir. O’nu da beraberimde getirdim. Bir tane arabamız var, isterim ki kardeşim de burada sizinle çalışsın, bedeli neyse öder, gereği neyse yaparız! Bizi de kendinizden sayar, aranıza alırsanız çok seviniriz.” O zamanlar bizim oralarda henüz taksi plakası denilen şey yoktu ve araba sayısı da zaten parmakla sayılacak kadar azdı. Durak bir ya da iki arabayı daha kaldırırdı. Babam olumlu yanıt verdi: “O bizim de kardeşimiz sayılır, buyursun başlasın, bedel dediğiniz de herkes nasılsa o da öyle.” Gidip çay söylemek her zamanki gibi bana düştü. Ertesi gün gelip başladı. Kırmızı bir Murat 124’tü arabası. Arabasını kendisi yıkadı, sıraya kendisi çekti, çayını söylemeye kendisi gitti. Başta ben olmak üzere hepimiz yadırgadık tavrını, ancak akşam evine gitmeden önce şaşırdığımız bir şey daha yaptı ve arabasını ben yıkamışım gibi diğer şoförler kadar para verdi.

Bu tavrını da hep sürdürdü, hep böyle gitti. Duraktan çok arabasında oturuyor, sürekli kitap okuyordu. Müşterilere herkesten daha saygılı davranıyor, yaşlıların binmesine yardımcı oluyor, hiç kimseye kaba davranmıyor, ancak henüz anlayamadığım nedenlerden dolayı duraktakilerden bazılarına daha yakın, bazılarına da alabildiğine mesafeli duruyordu. Beni, çaycı çocuğu ve durak kâtibini kolluyor, bize yapılan ve alışkın olduğumuz bazı kaba davranışları adeta kendine yapılmış sayıp müdahale ediyor ve garip biçimde hep baskın geliyor, en feodal, en etkili tiplere dahi taviz vermiyor, lafını asla sakınmıyordu. Her öğlen sonrası saat birde çok dikkatle radyo haberlerini dinliyor, suratı asılıyor ya da gülerek iniyordu arabasından. Arada bir çağırıp sohbet ediyordu benimle ya da öbür çocuklarla. İşte tam da öylesi günlerden birinde: “Gel” dedi, gittim. Havadan sudan sohbet etti önce, dinledim. “Verdiğim kitapları okuyor musun?” diye sordu. “Evet abi” dedim. “Pekii ne düşünüyorsun, beğenmediğin şeyler olmuyor mu içlerinde; hiçbir şey sorma gereği duymuyor musun?” dedikten sonra bir soru daha sordu: “Senin, babanın, ailenin, burada yaşayan birçok insanın, bu bölge insanının yani, Kürt olduklarını biliyorsun değil mi?” Midem kalktı! Kusacak gibi oldum. Bir anda bütün karizması yok oldu, gözümden düştü. Ne diyordu bu orospu çocuğu?! Ne diyordu bu hayvan oğlu hayvan?! Nasıl böyle aşağılayabilirdi bizi?! Bir kere Kürt kim, biz kim? Biz şehir merkezinde doğmuşuz ya!… Hem ben hem de babam Van’da, şehir merkezinde doğmuşuz. Şehirde, şehrin merkezinde doğan Kürt olabilir mi? Ne mantıktır bu, böyle bir şey nasıl söylenebilir?

Üstelik Orta Asya… Elde kılıç taa oralardan gelen atalarımızın at sırtındaki günlerini anlatan filmler, Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu, Karamurat. Hocalarım! Tarihçimiz, coğrafyacımız. İlkokul, ortaokul kitaplarım. Emin Oktay’ın yazdıkları, hepsi yalan mıydı? Ne diyordu bu, neler saçmalıyordu, deli mi, manyak mıydı? Kürtmüşüz. Pezevengin dediğine bak! Kürt’müşüz! Bazen yüzüme, bazen herhangi bir yere bakarak anlatıyor, anlattıklarına haklılık kazandırmak için bazı örnekler veriyordu. O konuştukça benim elim ayağım bağlanıyor, söylediği hiçbir şey yalan gibi, iftira gibi ve işin garibi aşağılama gibi durmuyor, böyle olunca da başımdan aşağıya kaynar sular dökülmeye başlıyordu. O konuştukça dedem ve kırsaldan gelen akrabalarımız canlanıyordu gözümde! Dedem hayatta olduğu süre içinde hiç Türkçe konuşmamıştı. Hep babamın, anamın, amcalarım ve halalarımın da anladığı “O dilden” konuşur, onlar da ona öyle cevap verirlerdi. O an tüm bunlar üst üste belleğimde canlanınca, adamın haklı olabileceğini düşündüm.

Kürt değilsek eğer, dedem niye hiç Türkçe bilmiyor ya da konuşmuyordu? Dedemin yaşadığı dönemdeki aile pratiğimizle, hocaların, kitaplarımın anlattıkları tutmuyordu birbirini. Adam haklıydı. Demek ki Kürt’üz biz. Yani Kürt’müşüz! On altı yaşımın içindeyken, yer yer, zaman zaman duyup da pek kendim(iz)e yakıştıramadığım gerçek, o saat itibariyle bu, çayını kendi söyleyip arabasını kendi yıkayan, bıyıkları alt çenesine varan Türk şoför tarafından yüzümün ortasına yapıştırılmıştı. Türk olarak bindiğim arabadan Kürt olarak inmiştim. Allak bullaktım.

“Demek böyle. Demek biz Türk değiliz, demek Kürt’üz!” diye düşüne düşüne bir o yana bir bu yana yürüyüp durdum. Bu “keşif”le birlikte yaşamımda çok ciddi değişiklikler oldu. Gün geldi yaşadıklarımı pişmiş tavuğun yaşamadığına inandım. O, bir gün geldiği gibi, abisinin yeni tayin edildiği yere gitmek için yola koyulduğunda, ben de Kürtlüğümün “tadını” çıkarmaya başladım. * * * Aynı yıl “74 affı” diye bilinen affın çıkmasıyla birlikte, okulumuza aynen onun bıyıkları gibi bıyıkları olan epeyce bir öğretmen geldi. Hiçbiri bizim eski öğretmenlere benzemiyordu. Bizimle konuşuyorlar, top oynuyorlar, okul çıkışı birlikte yürüyorlar, kolumuza girip çalıştığımız yerlere geliyorlar, ailemizden insanlarla, oradakilerle tanışıp sohbet ediyorlar, gülüp şakalaşıyorlar ve sonrasında da sözü döndürüp dolaştırıp ülke sorunlarına getiriyorlardı. Herkesin önceleri tip, giyim kuşam ve davranışları itibariyle yadırgadığı bu insanlar, giderek sevilen, aranılan dostlar haline geldiler.

Esnafın bir kısmıyla, diğer bazı öğretmenler rahatsızdı bunlardan: “Bunlar gomonist, çoluk çocuğun ahlakını bozacaklar” diyorlar, ama dedikleriyle de kalıyorlardı. Böylece “sosyal aktivite” dedikleri şeylerle uğraştırmaya başladılar bizi. Biri tiyatro grubu kurdu, beni de aldı. Öbürü okulun hiç kullanılmayan bodrum katını resim ve heykel atölyesine dönüştürdü. Bedenci olan pestilimizi çıkarmaya başladı. Hemen hepsi ders saatlerinin dışında da zaman ayırıyorlardı bizlere. Velilerimizin zevkle izledikleri, Gogol’un “Müfettiş”ini oynadık. Bir de içini demir tellerle güçlendirdiğim bir alçı heykelcik yaptım aşağıdaki resim- heykel atölyesinde. Hepsi aynen onun gibiydiler, her fırsatta kitap okuyor, okumamızı, düşünmemizi sağlıyorlardı. Not hiç sorun değildi onlar için. Zayıflarımızla ilgileniyorlar, eksiklerimizi tamamlıyorlardı. Sayelerinde daha iyi birer öğrenci olmanın yanısıra Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Çernişevski, Dimitr Dimov ve benzeri birçok yerli ve yabancı yazarı okuduk. Ardından da Marx’ı, Lenin’i ve Stalin’i!… Önce emekçiliğimizi ve kökenimizi sindirdik, yoksulluğumuzun kaynağını öğrendik. Okuduk. Okudukça da ne yapmamız gerektiğini anladık. Tam da o sıralarda Van’da bir dernek kurulmuştu. Oraya gidip gelmeye başladık. Çoğalıyorduk, çok hızlı çoğalıyorduk. Çoğaldık, çoğaldık, çoğaldık…

Lise son sınıfın ikinci yarısında, kolumdaki yırtık sorun olmaktan çıkmıştı. Artık utanmıyordum. Artık o yırtığın ve yerine yenisinin alınamayışının sebeplerini bilen, gözü pek bir devrimciydim. Dernekte çok iyi abiler vardı, “arkadaş” diyorlardı bana, göğsüm kabarıyordu. Hep “arkadaşları” kaldım onların. Halen de öyleyim. O günden bugüne yaklaşık otuz beş yıl geçti. Nedendir “hiç kendime sormadım”, ama halen ve her koşulda iri kareleri olan ve babamın aldığıyla aynı renkte bir elbise bulundururum gardırobumda. Eskidikçe yeniler, kolunun yırtılmasından önce mutlaka değiştiririm. Yaşadıkça da bunu yapmaya devam edeceğim