Necmettin SALAZ | Öyküler – Devrimci nedir Ulen?

Çoğunlukla Anadolu’da “efendi insan tipi” dedikleri, o sıradan insan tipinin en iyi örneklerinden biriydi. Koşullar ne olursa olsun ekmeğini temiz çalışarak kazanmayı beceren, çoluk çocuğunu zor da olsa geçindiren bir emekçiydi. “Hayatında tanıdığın en yaratıcı insanları say” dense onun adını mutlaka listeye yazarım.

Şimdi burada yaratıcılığıyla ilgili detaylara elbette girmeyeceğim, ama ondan birkaç satır bahsetmeden de geçmeyeceğim. Üç kalp krizine direndi. İkincisine, yıllarca ekmeğimizi çıkardığı arabanın kapısını açarken yakalanmış, sesi evdeki televizyonun sesini bastıramayınca, o haliyle kendi kendini hastaneye götürmüş ve yırtmıştı kefeni.

Kardeşim Kadri’yle birlikte Ankara’daki by-pas ameliyatı sonrasında başında beklerken, “kendisine kan verenlerin tamamının komünist olduklarını ve artık damarlarında komünist kanı dolaştığını” söylememizi mecburen şakaya boğdu ve kendi kanının dıştan gelenden etkilenmeyecek kadar imanlı olduğunu söyledi.

Yaşamının son bölümündeki “HEP”liliğini saymazsak (DEP ve HADEP’e de “HEP” derdi.) sağcı bir insandı.

Komiser bağırdığında: “Necmettin hanginiz ulan?” diye, mazgaldan baktım, “Benim.” dedim. Oradaydı!

“Bak!” dedi. “Bak, baban ne diyor!”

Yakalandığımı duymuş, ilk nezaretimden haber almış, burnundan soluya soluya gelmiş, orada, komiserin yanında duruyordu. Beni orada görünce sararmış yüzünü çevirdi ve önceden demiş olduğunu tekrarladı:

“Dırnaklarını çekın, bi zarfa goyun, bana gönderın gomser beg, bele oğul olmaz olsun!”

Benden yana bakmadan tokalaştı komiserle, sonra yürüdü gitti…

“Duydun mu?” dedi komiser! Yanıtlamadım.

Babamın yaşadıkları geçti gözümün önünden. Bir başına dokuz kişilik ailesine nasıl da yetmeye çalıştığı geçti. Anlar bir gün beni, niye burada olduğumu anlar bir gün, o ve onun gibileri için nezarette olduğumu anlar diye düşündüm, anlar ve affeder.

Pekii ama nezaretten çıkınca nereye gidecektim ki ben? Eve ve durağa almazdı artık beni, kesinlikle almazdı. Zaten o denli sinirliyken eline geçmek hiç de akıllıca olmazdı. Barınacak yeni bir yer gerekiyordu. Anamdan, ailemden ayrı geçecek günlerin ucu görünmüştü. Artık ayaklarımın üzerinde duracak, yalnız yaşayacaktım.Üç beş dakika süren paniğim geçti; kendime rahatlıkla yetebileceğimi düşündüm.

İlk nezaret hayatımın doğal ortamına tam dönmüştüm ki komiserin odasından bu kez başka bir ses geldi:

“Komiser bey, komiser bey, biri beni takip ediyo, bir saati aşkındır nereye gitsem ısrarla peşimden geliyoo!”

Hepimiz birden ayağa kalkıp mazgalın önüne birikerek meraklı gözlerle şikâyetçiye bakmaya başladık. Aksanından, kılık kıyafetinden yabancı olduğu anlaşılıyordu, üstüne üstlük “nizami” diye tabir edilen tarzda tıraş olmuş, muhtemelen sivil giyimli bir subaydı. Komiser gayet sakin dinledikten sonra:

“Siz çıkın ve aynı şekilde yürüyün eğer kaçıp gitmediyse arkadaşlar enseler, alır gelirler.” Dedi ve sonra da zaten dinlemekte olan polislere talimatını verdi:

“İki sivil izleyin beyefendiyi, alın gelin kimmiş bakalım.”

Gitmelerinin üzerinden on dakika geçti geçmedi, bağırış çağırışlarla ayakta duramayacak ölçüde sarhoş ve bizim qırıx (kırık-serseri) diye tabir ettiğimiz tiplerden birini komiserin odasına ittiler.

Komiser bir bizimkine, bir de şikâyetçiye bakarak ve de adeta aşağılayan bir tarzda sordu:

“Bu muydu sizi takip eden?”

“Evet” yanıtı alınca da bozulduğunu hissettirerek:

“Yahu hem sizin yarınız kadar hem de itiverseniz düşecek ölçüde sarhoş, takmış kafayı ve ardınızdan yürümüş, abartmışsınız. Şimdi yapılacak iki şey var; ya davacı olursunuz sizi yarın mahkemeye sevk ederim ya da siz çeker gidersiniz. Ben bunu bir süre nezarette tutar, sonra yollarım, gider. Seçim sizin…”

Bu durumda bir şey netleşmişti. Her koşulda qırıx bizimle aynı nezarethaneyi paylaşacaktı. Adam düşündü ve ikinci şıkkı seçti, komisere teşekkür etti ve çekip gitti.

Kapıyı açıp içeriye ittiler, bir omuzu diğerinden biraz aşağıda, hepimizi sırayla süzdükten sonra etki yüklemeye çalıştığı bir ses tonuyla sordu:

“Ne ariyisiz ule siz burda?”

Arkadaşlardan biri yanıtladı: “Biz devrimciyiz, bir kavga oldu da o yüzden getirdiler bizi buraya.”Arkadaşın yumuşak ses tonundan cesaret aldı ve kükredi:

“Devrimci nedir ule?”

Ben tam aldık başımıza belayı diye düşünüyorken aynı arkadaş bu kez biraz sert bir tavırla kolundan tutup dip köşeye çekti ve: “Gel sana devrimciliğin ne olduğunu anlatayım.” dedi, biraz da zor kullanarak çökertti.

Oturdular, bazen fısıltıyla, bazen hafif yüksek sesle, yaklaşık bir saat konuştular. Arkadaşımız kalkıp yanımıza geldi, biz normal sohbetimize, şamatamıza, gırgırımıza döndük. O öyle çöktüğü noktada oturmasını sürdürdü, uzun uzun düşündü. Aradan bir süre daha geçtikten sonra komiser mazgaldan kafasını uzatıp bizimkine baktı, sakin sakin oturduğunu görünce polislere seslendi:

“Açın şu kapıyı!” Demir kapı gürültüyle açıldı, komiser yarı içeride yarı dışarıda durarak bağırdı:

“Sen! Hadi bakalım, yürü doğru evine git, seni bir daha buralarda görürsem böyle kolay kurtulamazsın!” Bizimki tınmadı bile.

Komiser anlamadığını varsayarak yineledi:

“Huuooop sana söylüyorum lan, hadi doğru evine.”

Şaşkına döndüğümüz bir yanıt çıktı qırığın ağzından:

“Getmiyem!”

“Ne demek ulan getmiyem? Aldırtma şimdi ayaklarımın altına!”

“Getmiyem işte, ben de devrimciyem, beni gardaşlarımdan kimse ayıramaz, ya onlar da çıkar ya ben de onlarla burada galıram!”

Komiser şaşkın, biz ondan beş kat şaşkın gülüşmeye başladık. Dönüp polislere çıkarmaları yönünde bir emir verdi. İki polis içeriye girdi, itişme kakışma başladı, ancak çıkaramadılar. Bağırtısı yeri göğü inletiyordu ki arkadaşımız komisere dönüp:

“Birkaç dakika izin verirseniz ben hallederim.” dedi. Yanıt beklemeden bizimkini aynı köşeye çekip kulağına bir şeyler fısıldadı. Kalktı bizimki, yine bir omzunu mümkün olduğunca aşağıya devirdi, hepimizi sırayla öptü, komisere ve polislere keskin bir ters bakış fırlattıktan sonra, topuğundaki metalin takırdayan sesleri arasında çekti gitti.

Yeniden başlayan gülüşmelerin ardından “Hadi bir saat içinde adamı devrimci yapmanı anladık, ama bir dakikada çıkıp gitmeye iknayı nasıl başardın?” diye sorduk arkadaşımıza. “Bir devrimci dışarıda daha yararlı olur, hemen çık git, öğrendiklerini başkalarına da anlat ve dışarıda bizim yokluğumuzu belli ettirme dedim.” deyince komiserin yeniden gürleyen sesi kahkahalarımızı yarıda kesti:

“Ulan helal olsun oğlum, Allah’ın zil zurna sarhoşunu da kaşla göz arasında komünist yaptınız ya vallahi helal olsun!”