Necmettin SALAZ | Öyküler: Dayak vaziyeti alll !

Hücremizin, kapısı da dahil olmak üzere, ön tarafının tamamı demir parmaklıktı. Kapı olan bölümün üzerinde kocaman bir kilit asılıydı. Tam karşımızda, hücremize en az elli metre ileride kocaman, alabildiğine yüksek bir duvar, duvarın en üst kısmında da birkaç metre aralarla ve demir parmaklıklarla kaplı pencereler görünüyordu. Bir süre sonra o pencerelerden ışık süzülmeye başladı.

Tek katlı bir yerde olmadığımız belliydi, kalkıp bakmak istedim ama ayaklarım beni taşıyamayacak ölçüde yaralıydı ve sızlıyorlardı, başaramadım. Uyandığımızın üzerinden yarım saat geçti ya da geçmedi, heybetli bir ses duyduk:

“Koğuuuuş kaaalk!”

Yan taraflardan, altımızdan ve üstümüzden kıpırtılar, ayağa kalkan insanların çıkardığı doğal sesler duyduk. Bu komutun anlamını ve ne yapmamız gerektiğini bilmiyorduk. Yine de en iyi durumda olan ameliyatlı arkadaşımız kalktı ve yan taraflarda bakarak ne
olup bittiğini öğrenmeye çalıştı, ancak bir şey göremiyordu. Tam o sırada ve yine çok yüksek bir sesle:

“Birinci kat birinci hücre yedi kişilik mevcuduyla emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!” diye bağıran ve tutuklu olduğu anlaşılan birinin sesini duyduk. Onu aynı hücreden kendi kendini “bir”, “iki”, “üç”… “yedi sondur komutanım!” diye sayarak tekmil veren insanların sesleri izledi. “Birinci kat onuncu hücre” tekmilinden sonra ayak sesleri başka bir kata yöneldi, ikinci katta da aynı şeyler oluyordu, kısa bir süre sonra kapımızda bir yüzbaşı,
bir üsteğmen, çavuş ve erler belirdi. Bir arkadaşımız ayakta ve iki kişi oturur vaziyetteydik. Şaşırmış gibi yüzümüze bakıyorlardı. Çavuşun biri:

“Kalksanıza ulan orospu çocukları!” diye gürledi. Kalktık. “Soldan say!” dedi, alt kattakiler gibi, bir, iki üç dedik, durduk. Yüzbaşı yanındakilere:

“Bunlar yeni galiba?” diye sordu.

“Evet komutanım.”

“İyi, eğitin çocukları, baksanıza bir şey bilmiyorlar.”

“Emredersiniz komutanım.” diye bir ses duyduk, çekilip yandaki hücrelere doğru gittiler. “Dördüncü kat onuncu hücre” duyduğumuz son tekmil olunca, dört katlı ve kırk hücreden oluşan bir yerde olduğumuzu anlamış olduk.

Aradan bir saat kadar zaman geçmişti ki hücremizin önünde son bulan ayak sesleri duyduk. Bir çavuş ve birkaç da erdi gelenler.

Ellerinde kalaslar ve coplar vardı. Kalktık, yine ne yapacağımızı bilmeden öyle duruyoruz. Bakıştık, akşamki ekipten değildi hiçbiri.

“Şöyle yaklaşın bakalım ulan!” dedi çavuş, parmaklıklara doğru yaklaştık. Adlarımızı, ne iş yaptığımızı, hangi davadan yargılandığımızı sordu sırayla, sonra da sırayla İstiklâl Marşı’nı bilip bilmediğimizi.

Sıra bana geldiğinde öğretmen olduğumu ve tabi ki bildiğimi söyledim.

“Daha gelir gelmez yanlış yaptınız ulan amına koduğumun çocukları, kim ya da hangi rütbeden asker gelirse gelsin ayağa kalkacaksınız!”dedi, bir süre yüzümüze baktıktan sonra talimatlarını birbiri ardına sıraladı, sayım düzeninin nasıl olacağını vs. anlattıktan
sonra:

“Anlaşıldı mı?” diye sordu.

“Anlaşıldı!” dedik.

“Anlaşıldı komutanım, diyeceksiniz ulan, anlaşıldı komutanım!”

Ses etmedik, birbirlerine baktılar ve çavuş yanındakine başıyla işaretini verdi, er bağırdı:

“Dayak vaziyetiii alll!”

Dayak yemeyi anladık tamam da, bu “vaziyet” nasıl alınacak, onu bilmiyoruz işte! Biz içeride, onlar dışarıda ve aramızda demir parmaklıklar var. Ama öğrenmemiz uzun sürmedi, önce ellerimizi parmaklıklardan dışarıya uzattık, patlayıncaya kadar vurdular, sonrada sırtüstü yatıp ayaklarımızı çıkardık. Zaten akşamdan parçalanmış el ve ayaklarımın sızısı yeniden beynime dolmaya başladı.

Çığlıklarımız bütün cezaevinden duyulana kadar devam eden bir falaka faslı yaşadık. Sonra birkaç marşın yazılı olduğu kâğıtları içeriye atıp:

“Bunlar yirmi dört saatte ezberlenilecek, yoksaaa…” dediler ve gittiler.

Burası bir cehennemdi.

Burası bir cezaevi falan değil, düpedüz bir kamptı.

Ayaklarımız öyle dışarıda kaldı bir süre, çekecek dermanımız yoktu. Ellerimizi yere dokundurmadan, kollarımızın yardımıyla kendimizi geriye çekmeyi bir süre sonra başarabildik. En genç olan arkadaşımız ağlıyordu, ameliyatlının yüzü bembeyazdı.

Öğlen saatleri, içinde birkaç nohudun dolaştığı kirli bir suyu yemek diye verdiler. Bir metal self-servis tabağının içindeydi ve üçümüz için bir tahta kaşık vermişlerdi. Yemeği mahkûmlar dağıtıyorlardı ve yemeğimizi veren arkadaş alçak sesle kim olduğumuzu,
nereden getirildiğimizi falan sordu. Yanıtladık. Bir süre burada tutulup “gerekli eğitimlerden” geçirildikten sonra koğuşlara gönderileceğimizi söyledi, dediği gibi de oldu.