Necmettin SALAZ | Öyküler : “Çavayî heval?” (Nasılsın arkadaş?)

Yine o Van Merkez Polis Karakolu’nun, mazgalı komiserin odasına bakan nezarethanesindeyiz ve kaç kişi olduğumuzu şu an hatırlayamıyorum.

İçimizden biri Ankara’da mühendislik okuyor. Metropollerde kavgalar, eylemler ve nezaretler görmüş, tecrübeli. Yaz tatili için Van’a, ailesinin yanına gelmiş. Gelir gelmez de kavgaların içinde bulmuş kendini. İşte yine o kavgaların birinden sonra gözaltındayız ve o gece, malumunuz, “gereği üzere” nezarethanede kalacağız. Dip köşede, gecenin ilerleyen saatlerinde uyuyabilmeyi de hesaba katarak sırtımı duvara yaslayıp ayaklarımı uzatmış bir halde, gırgırı ve şamataları dinliyorum.

Mühendis başını dizlerime koyup ayaklarını mazgaldan yana uzatmış, dolayısıyla yüzü de mazgala bakıyor. Bir yandan bana laf yetiştirirken bir yandan diğerleriyle şakalaşıyor, mazgaldan bakıp laf atan, şakalaşan ya da bir şeyler soran polislerle de o ilgileniyor. Nezarethaneye suskunluğun egemen olduğu bir sırada, birinin mazgaldan içeriye baktığını gördük.

Hepimizin yüzü bir anda o tarafa doğru döndü. Bembeyaz suratlı bir adamdı bakmakta olan. Nizami tıraşından, düzgün Türkçesinden hareketle en azından başkomiser olması gereken üst düzey bir emniyet görevlisi olduğu anlaşılıyordu. Bizim mühendisin bacaklarını uzatıp yatıyor olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmek amacıyla uzun uzun baktıktan sonra sordu:

“Maşallah, keyfiniz yerinde görünüyor, bir emriniz, bir isteğiniz
var mıydı acaba?”

Mühendis istifini bozmadan yanıtladı:

“Keyfimiz çok iyi, bir isteğimiz de yoktur daykatten…”

Polisin yüzü bir anda bembeyaz kesildi. O beyaz yüzlü, çok düzgün Türkçe konuşan adamın aksanı bir anda değişti ve Kürtçe sordu:

“Çi? Dayka mın nî..?” (Ne? Anamı mı s…yorsun? ) Kafasını salladı salladı ve ekledi :

“Ka rabe vere heval, ka vere!” (Kalk gel bakalım arkadaş, gel bakalım!)

Ardından anahtarı istedi polislerden ve kapıyı açtı. Alıp götürdüler bizim mühendisi ve on beş yirmi dakika sonra getirdiler. Ellerini, kollarını acıyla yerlere doğru savura savura dolaştı bir süre nezaretin içinde. Cop izleri kendini yavaş yavaş belli etmeye başlamıştı, önce kızartı, sonra morartılarla. Tam o sırada aynı adam belirdi mazgalın önünde, mühendise baktı baktı ve sordu:

“Çavayî heval.” (Nasılsın arkadaş?)