Necmettin SALAZ | Öyküler : Arabama bomba !

Hapisten çıkıp işe başladığım günlerden birinde, bir iş sonrası durağa dönmüştüm ki daha arabadan inmeden siyasi şubede çalışan iki sivil bindiler arabaya ve:

“Müdür Bey görüşecek Necmettin, gidelim.” dedi biri. “Arabaya niye bindiniz, inin yürüyelim.” “

Niyeyse arabayla gelmemizi söyledi, sür, uzatma!”

Uzatmadım, sürdüm. Odasına soktular beni 1. Şube müdürünün. Yanında her zaman birlikte dolaştığı bir meslektaşı vardı.

“Ben seni kaç defa uyardım lan! (Penceresinden arabama bakarak) Bak bu arabayı örgütün emrine verdin ve benim cinlerimi tepeme topluyorsun, seni son defa uyarmak üzere çağırdım. Bir daha bu arabada komünistleri görürsem çok pişman olacaksın, sonra demedi, uyarmadı deme!”O konuşuyor, diğeri aşağılayan bir tavırla süzüyordu beni. Hiç lafımızı sakındığımız, boynumuzu eğdiğimiz bir dönem değildi.

“Ben kimi istersem bindiririm arabama, sen de bil ki ne yaparsan karşılığını alırsın!”

“İyi, git bakalım şimdi. Görüşeceğiz seninle yakın zamanda!”

“Görüşelim bakalım!”

Restleşip tahrik ettiğime mi yanayım, zaman kaybıma mı yanayım düşünceleri arasında durağa geldim, Nazım Abi’nin konuğuyla tavla oyununu izleyip sakinleştim ve unuttum olanları. Bir iki de iyi iş alınca iyice sakinleştim.

Aynı günün akşamüstüydü. Nafıa Yenge’nin her zamanki gülümseyen yüzüyle durağa doğru gelmekte olduğunu gördüm. Duraktaki herkes tanırdı onu.

“Yengen geliyor” dediklerinde, karşılamak üzere ayağa kalkmıştım bile. Çok sevdiğim ve hem Eğitim Enstitüsü’nden hocam hem de arkadaşım İbrahim Abinin karısıydı. İstanbulluydu. İbrahim Abi İstanbul’da öğrenciyken tanışmışlar. Sonra birbirlerine hitap şekli olan ve bize de bulaşan haliyle “İbo” öğretmen olmuş, Van’a gelmiş, “Nafiş” Maliye’de işe girip İstanbul’da çalışmaya başlamış, “İbo”ya olan aşk “İstanbul aşkına” ağır basınca da çıkıp gelmiş, yaşamlarını Van’da birleştirmişler ve Nafiş hepimizin sevgili yengesi olarak aramıza katılmıştı. İşte o Nafiş’i karşılamak üzere çıkıp arabanın kapısını açtım ve binmesine yardım ettim. Zira karnı burnundaydı ve doğumuna çok az bir süre kalmıştı.

“Telefon edeydin, dairenin oraya geleydim yenge. Niye yürüdün?”

“Allah’ın kırosu, bugünlerde yürümem gerekiyor benim, bilmiyor musun, aslında eve kadar yürüyecektim, ama işimiz var senle, alışveriş yapıp eve gidecez, çok konuşma da sür!”

Sürdüm. Eve misafir gelecekmiş. İstanbul’dan tanıdığı ve Van’da memurluk yapan bir aile. Ancak İbo okulda nöbetçi olduğu ve saat dokuzda geleceği için, o gelene kadar hem alışverişte hem misafirleri oyalamada hem de yemek yapmada ona yardım edecekmişim. “Talimatlarını” verdi, diyecek hiçbir şey yoktu artık, yengemizdi bizim ve bir dediğini iki etmezdik. Sürdüm gittik. Önce alışveriş yapıp mutfağa girdik, sonra misafirleri oyaladık ve İbo geldi.

“Ben gideyim artık, batırdınız beni, en az iki iş alırdım bu arada!” dedim, bırakmadılar. Birlikte yemek yiyip rakı içtik. Konuklar kalktı, ben götüreyim dedim, arabaları varmış, binip gittiler. Sonra ben de gideyim dedim, bırakmadılar. Biraz daha içtik, konuştuk yatma vaktine kadar. Evleri, Suvaroğlu’nda, Sıhke Caddesi tarafından girişteki soldan ilk çıkmaz sokakta, iki odalı ve tek katlı toprak evlerden biriydi. Yandaki odaya geçtim, Nafiş’in hazırladığı yatağa uzandım. Tam uykuya dalmak üzereydim ki hayatımda o ana kadar duyduğum en büyük gürültü ve üzerime dolan cam ve toprak parçalarıyla fırladım yataktan. İlk aklıma gelen, bombanın ya İbo’ların odasına ya da salona atıldığı oldu. Salona koştum, o esnada onlar da salona çıktılar. Onlar da benim yattığım oda için aynı şeyi düşünmüşler. Salonda karşılaşınca patlamanın kapıda olduğunu anladık. Nafiş çok kötüydü, İbo’ya onunla ilgilenmesini söyleyip dışarıya yöneldim, ama bırakmadı, sarıldı belime ve:

“Sakın çıkma tarayacaklar, yere yatın.” dedi. Metropolde, en olaylı yıllarda yaşamış, üniversite öğrenciliği yapmış biriydi ve bana oranla epeyce deneyimliydi. Durdum, birlikte bekledik bir süre, başlangıçta çok kötü görünen Nafiş de normale dönmüştü. Açtık kapıyı, dışarıya çıktık. Benim ekmek teknesi toz duman içindeydi. Çok sevdiğim, gözüm gibi baktığım, her işimizi gören, gerektiğinde bagajındaki battaniyeyle yastığı alıp arka koltuğunda uyuduğum arabama bomba koymuşlar, paramparça etmişlerdi. Gözlerim dolu dolu oldu. Sadece araba ve kaldığımız ev değil, sokağın tüm evlerinin camları tuzla buz olmuştu ve hemen tüm komşular ne olduğunu anlamak için dışarıya çıkmışlardı. Biraz durduk, komşularla sohbet edip içeriye geçtik. Uyku muyku kalmamıştı. Kalan rakıyı getirip devirdik. Sabahki “uyarı” sohbeti geldi aklıma. Bombanın faili belliydi, ama delil yoktu. Uyumadan sabahı ettik.

Haşat durumdaki arabayı bir başka arabayla İskele Caddesi’nden sanayi çarşısına doğru çekerken başlarında bir önceki gün tehdit edildiğim amirin olduğu bir grup sivil durdurdu bizi.

“Niye emniyete bilgi vermediğimizi ve niye delilleri yok ettiğimizi” sorup alaycı tavrıyla bir de dava edeceğini söyleyince:

“Failin kim olduğunu biliyorum, sen de biliyorsun, ama şikâyetçi olmayacağım. Şimdi git bildiğini yap.” dedim, tutanak tutturdu yanındakilere, imzalamamı istedi, imzalamadım!

İki ya da üç gün sonraydı. Sabahın köründe aldılar yine beni ve tehdit edildiğim odanın önüne götürüp beklememi istediler. Epeyce kalabalık bir polis toplanmıştı kapının önüne, hepsi Pol-Birliydi ve çok gergin görünüyorlardı. Biri içeriye girdi, bir iki dakika sonra çıkıp içeriye girmemi söyledi. Girdim. Tehdit eden ve aynı gün odada olan arkadaşı ayakta duruyorlardı. Niye getirildiğimi bilmiyordum ve sanki vuracaklarmış gibi bir hisse kapılarak hafif bir tedbir aldım. Öyle olmadı. İkisinin de gözleri kan çanağı gibiydi. Sabaha kadar uyumamış gibi bir halleri vardı. Müdür olan konuşmadan, ifadesiz bir suratla bakıyorken diğeri başladı konuşmaya:

“Arabanı biz mi bombalamıştık senin, niye yaptın böyle bir şeyi Necmettin?” Hiçbir şey anlamamıştım.

“Neyi, ne yapmışım?”

“Bir de salağa yatma, bal gibi de biliyorsun ve sen yaptın!”

Canlarının yandığı ve uykularından oldukları gözlerindeki kızarıklıktan belliydi, ama neydi olan, işte onu bilmiyordum. Israrla sordum ne olduğunu. Amir bir ara:

“Ya verelim şunu çocuklara indirsinler alt kata diyorum sana!” dedi yanındakine, ancak öbürü kabul etmedi.

“Bak Necmettin, Müdürle aranızda ne olduysa oldu, ama hiç hak etmediğim halde olan bana oldu, benim arabam onunkinin iki katı hasar görmüş. Ben davacı olmayacağım, ama bu iş de husumete dönmesin.”

Cümlesini bitirmeden ne olduğunu anladım. Benim ekmek teknesinin başına gelenin aynısı onların, benimkine oranla epeyce lüks olan arabalarının başına gelmişti.

O, ilk günkü restleşmede erkekliğe şey sürmeyip “ne yaparsanız karşılığı aynı olur” tarzında söylediğim şey, hiç haberim olmadan gerçekleşmiş, birileri benim ekmek teknesinin intikamını bunların arabalarından almıştı. Soğuk bir ter bastı bedenimi. Doğrusu korktum, ama belli de etmemeye çalıştım. Tüm gece nerede olduğuma dair yine tanıklıydım ve gerçekten de olaya dair hiçbir şey bilmiyordum. Üstelik savcının da bu anlamda “kanaati” vardı. Bakıştık bir süre:

“Benim kimseyle kişisel meselelerden dolayı husumetim olmaz.” dedim.

“Tamam, git Necmettin!”

“Ya ne yapıyorsun abi, verelim şunu çocuklara ya!” dedi yine müdür, hiç de inandırıcı olmayan ses tonuyla. Öbürü oturttu onu yerine. Bana dönüp tekrar “Git sen, git!” dedi. Çıktım, salondaki ters bakışlılar arasından yürüdüm gittim.

Aradan otuz yıl geçti, onca sohbeti oldu bu olayın, ama “intikamımı” kimin aldığını hâlâ öğrenemedim.

* * *

Biz, yetmişli yılların o zor günlerinde, Van’da yaşadığımız süre içinde çokça olayın, eylemin tanığı ve sanığı olduk. Bazen tek tek, bazen gruplar halinde tutuklanıp Van Cezaevi’ne konduk. Bazen bir gün, bazen bir ay ya da kırk beş elli gün sonra salıverildik. Yıllar yılları izledi ve en son, 12 Eylül darbesi sonrasındaki tutuklanmam sonrasında yirmi bir gün kaldım orada. Diyarbakır’a götürülecektim. İnsanlar, darbe liderlerinin açıklamalarından hareketle çoğumuzun asılacağına inanıyor ve yine çok iyi davranıyorlardı. O yirmi bir gün, elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmadılar ve el üstünde tuttular beni.

Bir gece yarısı, koğuşumdan alınıp Merkez Jandarma Alay Komutanlığı’na getirildim. Burada epeyce bir tutsak vardı. Kimileri kaloriferlere kelepçelenmiş, kimileri yüzü duvara dayalı biçimde bekletilmekteydiler. Ben sorgu sürecimi tamamlamıştım ve nakil olacaktım. İçinde, benim pozisyonumda olan iki kişinin de bulunduğu bir nezarethaneye kondum. Tanıştık, biri Gürpınar, diğeri de Erciş ilçesinden getirilmişlerdi. Ercişli olanı hastaneden, ameliyat sonrası almışlardı. (Diyarbakır’ın o zorlu günleri için bedeni uygun değildi ve ne yazık ki kısa bir süre içinde yaşamını yitirdi.)

Ertesi sabah üçümüzü alayın ortasındaki salona götürdüler. Bir başçavuş gerekli nutku çekti:

“Şehirlerarası otobüsle Diyarbakır’a götürüleceksiniz, birbirinizle ya da başkalarıyla konuşmak yasak, etrafla ilgilenmek yasak. Talimatlara uyumsuzluk durumunda başınıza gelebilecekleri siz düşünün.”

Birkaç kamyon dolusu askerin arasında ve bir cip içinde otobüse bineceğimiz yere getirildik. O zaman henüz otogar yoktu ve şehirlerarası sefer yapan otobüsler Beşyol’ daki Vangölü yazıhanesinden kalkıyorlardı. Olağanüstü önlemler alınmış, çevrede adeta kuş uçurulmuyordu. Birer kolumuz koltuğa kelepçelendi, yanımıza da birer asker oturtuldu. Önümüz ve arkamızdaki koltuklarda da birer sıra asker ve nutukçu başçavuş vardı. O günün akşam saatlerinde Diyarbakır’a vardık, garajda bizi bekleyen bir askeri minibüse bindirildikten sonra bir iki yere uğrayıp bazı işlemler yaptılar, sonra meşhur Beş No’lu Askeri Cezaevi’nin yolunu tuttuk.

Beş No’lu E Tipi Cezaevi; o yıllarda şehir merkezinin biraz dışındaki Bağlar semtindeydi. Etrafındaki kocaman tarlalarda tek tük evler ve hemen yanı başında da Polis Okulu vardı.

Başçavuş, geçtiğimiz iki kapı sonrasındaki bir odada bekleyen yetkililere teslim etti bizi ve gitti. Üstümüzü çok dikkatle aradılar, kayıtlarımız yapıldı, bir üsteğmen, asker gardiyanlara beni göstererek:

“Öğretmenmiş, özel muamele!” dedi. İşlemlerden sonra sanki sonu olmayan, loş ve olağan üstü pis kokan bir koridora çıkarıldık, yanımızda ellerinde kalaslar ve coplar olan yedi sekiz asker vardı, kahkahalarla gülüyorlar ve bizi koridorda sürüklercesine yürütüyorlardı Biraz sonra, sağ taraftaki bir kapının önünde durduk. Çavuş rütbeli olan sordu:

“Şimdi sizi geçici olarak bir hücreye koyacağız, ancak hücrelerimiz iki çeşit, bir kısmı televizyonlu diğerleri banyolu, hangisini tercih edersiniz?” Ben sorunun ne anlama geldiğini az çok anlayıp yanıt vermedim, ama en genç olanımız oltayı yuttu ve “Benimki televizyonlu olsun” dedi. Kapıyı açtılar, yarım kat kadar merdiven çıktıktan sonra bir düzlükte durduk, durur durmaz giriştiler. İlk on, on beş dakikayı hatırlıyorum, çavuşun:

“Ameliyatlının karnına vurmayın, hocaya da özel muamele” dediğini, beni önce sırtüstü yatırarak ayakkabılarımı çıkardıklarını, topuklarıma inen kalas darbelerinin acısını ciğerlerimde, beynimde hissettiğimi de hatırlıyorum. Sonrasında, kafam “ameliyatlının” dizinde, bütün vücudum sızı içinde uyandım. Beni sürükleyerek getirmişlerdi. Üstüm başım kan ve pislik içindeydi. Üçümüz tek kişilik bir hücreye konulmuştuk. Saati sordum, “Sabah oli.” dedi “ameliyatlı”.