Necmettin SALAZ | İdil

On sekiz yaşıma biraz kala, geceler ehliyetsiz taksicilik yapmaya başladım. Babamı eve bıraktıktan sonra bazen taksi dolmuşçuluk yapıyor, bazen de durakta sıraya girip birkaç iş alıyordum. Devrimci çevre olarak bir arabamızın olması epeyce işe yarar bir şeydi. Özellikle afiş ve yazılama çalışmalarında çok işe yarıyordu. Aramızda para topluyor, bir kısmıyla boya alıp bir kısmını da sanki iş yapmış da para kazanmışım gibi babama veriyor, şehrin her tarafındaki uygun duvarlara sloganlar yazıyor, afişler yapıştırıyorduk.

facebook.com/necsalaz

Hemen her şey çok iyi gidiyordu ve çok mutluydum. Gün geldi lise bitti ve üniversite sınavı gelip dayandı kapıya. İlk sınava İstanbul’da girdim. Matematik hariç iyi geçti ve Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Almanca bölümüne girebilecek kadar puan aldım. O yıllar bir de mülakat dedikleri sözlü sınav vardı, onu da geçtim ve büyük bir iş başarmışların kasıntısıyla Van’a döndüm. Kazandığıma bir tek babam sevinmemişti.Suratı asıktı ve tatsız tuzsuzdu.

Ertesi günün akşam üzeri beni yanına çağırdı. Çok sıkıntılı görünüyor, konuşmasına nereden başlayacağını bilemiyordu. Sonuçta başladı:

“Sınavi gazanmişsın!”
“Evet baba kazandım, Almanca öğretmeni olacağam.”
“Peki oğlum heç düşündün mi, bizim seni Dıyarbakır’ da dört beş sene oğhutacağh paramız var midır?” dedi, biraz düşündü ve devam etti:
Yedi gardaşsız, dayınlar ve teyzen de benım elıme bağhi. Boğazınıza yetişmağa çalışiyam. Bence sen de ehliyet al, beraber çalışağh. Öbür türlüsüne gücümüz yetmez bizim.”

Sözlerini bitirdiğinde belli ettirmemeye çalışmasına rağmen hüzünlü ve sıkıntılı olduğunu anladım, ama başımdan aşağıya da bir kazan kaynar su dökülmüş oldu. Onun doğruları benim hayallerimi yerle bir etmişti. Bir iki dakikalık suskunluk sırasında babamın haklı olduğunu düşündüm. Benim Diyarbakır’da hem okuyup hem çalışmam en azından ilk yıl için hayaldi. Yürüdüm gittim, hükümet konağının ve durağın arkasında bir kömürlük vardı, orada iyice bir ağladım, biraz rahatladım, durağa döndüm. Evraklar için gerekli parayı o gece çalışarak edindikten sonra ehliyet için başvurdum. İlk sınavdan sonra ehliyetli şofördüm artık ve gündüzleri de çalışabiliyordum. Okumaya dair hayallerimi tüketmemiş, kendimce bir süreliğine ertelemiştim.

Bu arada, arabamızla babamın çalıştığı saatleri dernekte geçiriyor, bir yandan kitap okuyarak ya da ağabeyleri dinleyerek kendimi geliştiriyor, bir yandan da oradaki işlerimi de ihmal etmiyor ve ekonomik rahatlamadan dolayı daha verimli oluyordum. O günlerden biriydi. Durakta, sıradaydım ve gelecek olan ilk müşteriyi ben alacaktım. Toz bezi elimde bir yandan arabayı siliyor, bir yandan da iyi bir müşteri çıksa diye hayal kuruyordum ki durağın hastaneye bakan tarafından birinin bana doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm. Epeyce uzun boylu, şapkalı ve şalvarlıydı. Bu, onun ya kırsaldan ya da başka bir ilden olduğunu gösteriyordu. Şalvar, Van şehir merkezinin yerlilerince tercih edilen bir giysi değildi o yıllarda. İyice yaklaşıp sordu:

“Bu erebe senın mi?”
“Evet.” dedim.
“Sen bızı Mardin’e götıriyor?”

Aman tanrım, talih kuşu dedikleri bu olsa gerek. Mardin. Birgün gidiş, bir gün dönüş ve neredeyse şehir içinde bir haftalık kazanca eşit miktarda para! Sevincimi çok belli ettirmeden götürebileceğimi söyledim. Kaça götüreceğimi sordu, fiyatı söyledim, hiç pazarlık etmedi:

“Temam, bız şımdi ğhastağhaneye gidiyor, orde bir kardaşımız vardır, oni aliyor ve Mardin’e gidiyor” dedi, geçti arabanın ön koltuğuna oturdu. Kafası tavana çarpıyordu, şapkasını çıkarmak ve biraz öne doğru kaykılmak zorunda kaldı. Duraktaki arkadaşlara şehir dışına çıkacağımı ve gece dönmeyeceğimi, babama bilgi vermelerini söyledikten sonra atladım ve bastım marşa.

Hastanenin arka kapısına yanaştığımızda beni bir sürpriz bekliyordu.

İki hastabakıcı bir sedyenin başında, sedyede müşterime ikizi kadar benzeyen biri, bir ayağı diz altından kasığa kadar alçıda upuzun yatıyordu.

“Aha bu benım kardaştır.” dedi.

Yanlarına yanaştık, arka kapıyı açıp hasta bakıcıların da yardımıyla oraya sığdırmaya çalıştık, ama ne mümkün. Bir doksan, belki de iki metre boyundaki “kardaşımız” bacağı alçıda ve dümdüz olduğu içindir ki arabaya sığmıyordu. Ama başka da şansları yoktu. Gelecek herhangi bir araba, ambulans hariç, benimkinden daha geniş olmayacaktı. Van’ımızın tek ambulansını da kiralama, hele hele Mardin’e götürmeleri ise mümkün değildi. Adamı, belini şoförün arkasındaki kapıya yaslanacak biçimde katlayıp, alçılı ayağını da yükselterek zar zor ve bağırta çağırta sığdırdık arabaya. Kapıyı kapadık. “Ağabey” hasta bakıcılara tek tek sarıldı ve her birine öyle yüklü bahşişler verdi ki doğrusu şaşırıp kaldım ve onları Mardin’e bedava götürüyormuşum gibi bir hisse kapıldım.

Sıhke caddesinden Saraçoğullarının petrolüne indim, yağı, suyu kontrol edip depoyu da doldurmalarını söyledim. Yanımda, sağ eli pantolon cebinde duruyordu. Ederi duyar duymaz hemen bir deste para çıkarıp, istenilen kadarını benim müdahaleme aldırmadan ödedi ve:

“Sen heç pere ödemeyecek, sen çoğh eyi bir çocuğh. Ben sana çoğh pere verecek. Sen benım kardaşı eve, çıcoklerıne götüriyor, ben çoğh sevıniyor, ben sana orda çoğh pere veriyor. Sen heç pere düşünmiyor, heç mesref de etmiyor.”

Rahatsız oldum. Bu doğru bir şey değildi. Benzin parası ve benim kişisel masrafım ona söylediğim paranın içindeydi. Ama ne söylersem söyleyeyim hiç aldırmıyor, elini “geç bunları geç, hikâye anlatma” dercesine sallıyor ve kendi bildiğini yapıyordu. Yaralımız sarsıntıdan etkilenip canı yanmasın diye yavaş yavaş gidiyorduk. Tuvalet ihtiyacı olduğunda aşağıya indirip bindirme şansımız olmadığından, ben inip uzaklaşıyordum, kardeşinin yardımıyla işini hallediyor, bir süre arabayı havalandırıyorlar ve yeniden yola koyuluyorduk. Gece yarısı ancak Silvan’a ulaşabildik.

Gözlerim iyice ağırlaşmış, artık gidemez olmuştum. Biraz uyumak istediğimi söyledim, hiç itiraz etmediler. Olması gerekenden fazla uyumuşum. Kalktığımda güneş havadaydı, arabayı çalıştırdım ve hemen yola devam ettim.

“Niye uyandırmadınız beni? Geç kalmışız.” dedim.
“Ecelemız yoğhtur.” dedi.

Öğlen gibi Mardin’e ulaştık.
“Yetiştik, yol bitti, şimdi indirir dönerim, gece yarısı da Van’da olurum.” diye düşünüyordum ki:

“Biz İdil’e (Mardin’in ilçelerinden biri) gidecek”, sen pereyi heç düşünmeyecek, ben sene çoğh pere verecek”

sözünü bir kez daha yineledi ve yüreğimi ağzıma getiren cümleyi ekledi:

“Biz şimdi getmeyecek, bekleyecek. Heva karanlığh olecek bız sonre gidecek.”

Oy anam!… Oy anam ki ne oy anam! Şimdi yandın işte Necmettin! Başından beri ya trafik kazası veya benzer bir şey diye düşündüğün vaka basbayağı kan davası. Adam, kasabasına gece karanlığında girmek istiyor oğlum! Hadi bakalım, şimdi çık çıkabilirsen işin içinden! Aklıma her türlü şey geliyor. Pusuya düşüyoruz, vuruluyoruz. Kimse Mardin’lere geldiğimi de bilmiyor, cesedim haftalarca morglarda kalıyor falan filan. Öte yandan, erkekliğe bir şeyler sürmek de olmuyor. Hani, serde hem delikanlılık hem de yeni yetme devrimcilik var. Özeti iki ucu kirli değnek. Mecburen ve sessiz sedasız kendimi olacaklara terk ettim. Önce güzel bir yemek yedik. Arada ‘ye oğlum ye, son yemeğin olabilir’ diye düşünüyor, sonra adamın rahatlığından etkilenip biraz sakinleşiyorum, ama her beş bilemediniz on dakikada bir yine aklıma olabilecek en kötü şeyler geliyor. Hayatımın o ana kadarki en uzun öğlen sonrasını yaşadım.

Sonunda akşam oldu, karanlık çökmeye başlayınca yeniden yola koyulduk. İdil’e varmamız ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Yine ‘geldik, kurtuldum’ diye düşünürken bu kez de:

“Bız burede durmeyecek, hemen köye gidecek.” demez mi?

Yine başımdan aşağı kaynar sular döküldü, ama artık yapacak bir şey yoktu. Gösterdiği yoldan ilerlemeye başladım. Bir süre gittikten sonra yol bitti ve taşlarla dolu tarlalar başladı. Eliyle yön tarif ediyor, araba taşlara tak tuk çarpa çarpa gidiyoruz. Bir noktaya geldiğimizde:

“Sen lembeleri söndürüyor, bız karanlığhta gidiyor.” dedi.

Lambalar yanıyorken doğru düzgün göremediğim yolu karanlıkta gidecektim. Sıkıysa söndürme. Derhal uydum talimata. Dizlerim birbirine vuruyor, dişlerimin zangırtısı duyulmasın diye dilimi sıkıştırıyorum. Epeyce bir süre böyle devam ettik ve birden biraz ilerideki tepede, ay ışığının ellerindeki keleşleri parlattığı birilerini görür gibi oldum. Tam bağırmak ya da bayılmak üzereyken bizimkinin:

“Heeh, bızımkiler gelmiştır, sen artğh gorğhmiyor ve lembeleri yandıriyor” dediğini duydum.

Çok korktuğumu bu kadar belli etmiş olmam doğrusunu isterseniz hiç umurumda olmadı. Bu söylediği şey bütün gün duyduğum en sevindirici cümleydi. Durduk. Onlar ortalığı bayram yerine çevirip bir birlerine sarılırlarken ben en yakındaki ağacın altına neredeyse altıma yapacağım şeyi yapmakla meşguldüm.

Arabanın iki yanına dizili ve keleşli korumalarımız eşliğinde köye girip bir evin önüne yanaştık. “Kardaş’ı” özenle indirdiler. Kadınlı erkekli tüm “akrabalarımız” ikisine de uzun uzun sarılıp hasret gideriyorlardı. Bir süre doğal olarak unutuldum. Sonra bizimki hızlı adımlarla yanıma geldi ve beni sürükler gibi, neredeyse bütün köyün sığabileceği büyüklükteki sofranın kurulu olduğu avluya soktu. İyi hazırlık yapmışlardı. Yemek tam bir ziyafetti. Yemekten sonra beni bir kenara çekti ve cebinden bir deste para çıkarıp uzattı. Konuşmuş olduğumuz miktarın neredeyse dört beş katı bir paraydı. Hak ettiğim kadarını alıp üstünü geri vermeye çalıştım, ama olmadı. Israrla, neredeyse zorla cebime soktu hepsini. Sonra da:

“Sen bu gece getmiyecek, burede kalecek, ben seni mısafir edecek, sen eyi bir yatecek, sonre gidecek.”

İşte bu olmazdı. Mümkün değildi. Bin dereden su getirip ikna ettim. Tarlaların bitip yolun başladığı yere kadar, üç keleşli koruma eşliğinde, yine farları yakmaksızın geldik. Kırk yıllık dost gibi kucaklaşıp ayrıldık. Köye geri döneceklerdi ve civarda düşmanları vardı. Onları korumak adına epeyce bir süre lambaları yakmadan ilerledim.

İdil’e geldiğimde bir kahvenin önünde park edip dizlerimdeki titremenin geçmesinden sonra arabadan indim, bir çay içtim. O sıra, uzakta bir yerde çalınan bir kasetten Kürtçe ezgiler geliyordu kulağıma. Çay parasını ödeyip sesin geldiği yöne doğru yürüdüm. Yarı dükkân yarı tezgâh bir yerde, adamın biri kaset satıyordu.

“Kimdir bu söyleyen gardaş?” diye sordum. “Şıwan.” dedi

Çocukluğumuzda, dedem ve büyük amcamın Irak ve Erivan radyolarından “o dille söylenen” müzik ve haber dinlemeleri geldi aklıma. Bu, satıcının Şıwan dediği sesin sahibi, bir teypten duyduğum ilk Kürtçe söyleyen türkücüydü. Aynı kasetten iki tane aldım, birini iyice zulaladım, diğerini taktım teybe ve Vana gelene dek bir o yanını, bir öbür yanını dinledim. Van’da kaset çoğaltıldı, elden ele dolaştı. Tanıdıklarım arasında Şıwan’ı o güne kadar dinlemiş olan yoktu. Kazandığım paranın bir kısmını sakladım, onu mutlu edecek kadarlık kısmını babama verdim. Beklediğim gibi çok sevindi. Arabanın lastiklerini yeniledi. Kalanını da yine her gece çeşitli eylemlere katılarak ve çalışmış gibi yaparak ona vermeye devam ettim. Bu olaydan çok uzun yıllar sonra, öğretmenlikten atılıp İzmir’de yaşamaya başladığım günlerden birinde, küçük erkek kardeşim Sıddık arayıp:

“Abi, bir kızım oldu, adını sen koyar mısın?” dediğinde, “İdil olsun” dedim. İdil, şimdi ne ilginç rastlantıdır ki İzmir’de, bir Anadolu lisesini kazandı, orada okuyor. Onu her gördüğümde ya da ismi her geçtiğinde, bizim İdil’li iki kardeşi, Şiwan’la “tanışmamı“ ve o gece yaşadıklarımı hatırlıyorum.