Nazif AY | Eyüpsultan ve Telli Baba yalanı

Kimimiz için umut noktası…

Kimimiz için ibadetlerin kabul edilme merkezi…

Kimimiz için evlenebilme niyetimizin gerçekleşme sebebi…

Devletler için ise yeni alınan topraklara kutsiyet katmak için uydurulan ve mübareklik katılması amacıyla hakkında efsaneler uydurulan sahte dinsel mekânlar…

Neden söz ettiğimi tahmin ederim ki anlamışsınızdır.

nazif.ay@kuzgunportal.com
@AlterNazif

Tüm Ortodoks yapılı din anlayışında bazı mezarlar, aşırı duygular ve kendinden menkul çakma menkıbelerle o dinlere mensupların vazgeçilmez uğrak yerleri yapıla gelmiştir. Bu kabirleri, türbeleri inkâr ettiğinizde birçok radikal dindarın hışmına uğramanız kaçınılmaz olur.

En kadim kentlerin başında yer alan İstanbul’dan iki çarpıcı örnekle, şimdiye kadar doğru sandığımız bazı hurafelerin (din dışı uygulamalar) ve batıl (doğru olmayan inanışlar) kabullerin nasıl günümüze değin gelebildiğini aktaracağım.

Bizans döneminde, hatta o uygarlıktan önceki pek çok uygarlığa ev sahipliği yağan İstanbul sadece devletlerin resmi politika başkenti değil, aynı zamanda pagan inanışlarının (çok tanrılı dinler) ve Hristiyanlığın en yüce ve kutsal toprağıydı. Dolayısıyla özellikle Hristiyanların ulu kişilerinin yaşadığı ve öldüğü mekânlara yurt olan bir coğrafyanın adıydı İstanbul.

Hristiyan din büyüklerinin, yani azizlerin (Saint, Aya) mezarları bütün dindar Hristiyanlarca ayrıcalıklı tutulmuş ve özel ziyaret merkezleri yapılmıştır. Bu durum, İstanbul’un Türklerce ele geçirilmesine kadar sürmüştür.

Nitekim Doğu Roma’nın mirasçısı olduğunu ileri süren Osmanlı hanedanı gibi, İstanbul’un yeni ikametçisi olan Türk halkı da Hristiyan teb’anın takipçiliğini üstlenmiş ve Şaman kültürü ile tasavvuf geleneğinin öğretisiyle bazı kabirleri kutsamışlar, bu yerleri devamlı gelip gittikleri mukaddes mekânlar haline getirmişlerdir.

Müslüman ahalinin kutsal olarak tanıdıkları ve türbe mimarisiyle özelleştirdikleri mezarlardan bir kısmı gerçekten bir Müslüman kimliğe aitti ama bir kısmı da ya eski bir Hristiyan azizine ya da hiç bilinmeyen bir kişiye aitti. Hatta bazı mezarların içinde hiçbir canlıya ait ceset falan yoktu. Fakat hem o mezar yerlerine mitolojik anlamlar yükleyen birtakım din ulemasının ve onların ihbarını gerçek sayan devletin güvenilirliğini sarsmama adına, hem de halkın kayıtsız şartsız itikat bağladığı yerlerin itibarını bir anda yıkmama düşüncesiyle, gerçeklerin herkesten saklanması tercih edilmiştir.

Ben bu yazımda halkın çokça rağbet gösterdikleri iki türbe hakkındaki gerçekleri gün yüzüne çıkartacağım.

EYÜPSULTAN’DA TÜRBESİNDE KİM YATIYOR

Hz. Muhammed’in uzaktan da olsa akrabası ve yakın arkadaşı (sahabe) olan Halid bin Zeyd Ebâ Eyyubel Ensari aynı zamanda Mekke’den Medine’ye göçen İslam peygamberini 7 ay evinde misafir etmişti.

Hz. Muhammed’e ait olduğu söylenen “Konstantiniyye’nin (İstanbul) surları dibinde bir Salih kulun mezarının görür gibiyim” anlamındaki hadisten etkilenen Halid bin Velid, o ulu kişinin kendisi olması için İstanbul’a sefer düzenleyen İslam ordusuna ihtiyar haliyle katıldığı iddia edilir. Sonra Eyüpsultan surları civarında ölür ya da şehit edilir ve şimdi bu ilçe sınırları içerisindeki bilinen mezara defnedilir.

Oysa bu mesele de hiç öyle anlatıldığı gibi değil…

Tarihçi Joseph von Hammer, Eyüp Sultan diye maruf kişinin mezarının olağanüstü (Akşemseddin’in kerameti ile) şekilde bulunmasının psikolojik bir gereklilikten doğduğunu öne sürmekte ve “İstanbul kuşatmasının uzun sürmesini askerlerini huzursuz ettiğini gören Fatih Sultan Mehmet, lalası Akşemseddin’den yardım ister. O da Eyüp’ün mezarını bularak askerlerin moralini yükseltmeyi başarmıştır”. (J. V. Hammer, Osmanlı Devlet Tarihi 1 , s:540) demektedir.

Büyük Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık da şu kayıtları eklemiştir: “İstanbul kuşatması sırasında dört düşman gemisi Haliç’e gelerek yardım getirdi. İstanbul’da Rum halkı surlara çıkarak Türklere karşı gösteriler yaptı. Bizim askerler arasında ümitsizlik doğdu, hatta bir kaynağımıza göre bazı askeri gruplar “bu işin sonu yok” diye kuşatmayı bırakıp gitmeye başladılar. Çok nazik bir durum vardı. O zaman Akşemseddin, Fatih’in şeyhidir, Hacıbayram tarikatındandır. Eyüp el Ensari’nin mezarını bulmak için kolları sıvadı. Akşemseddin “Onun mezarını bulacağım” diyor. Moralin düştüğü bir anda Peygamber sahabesinden olan Eyüp’ün mezarını bularak askere moral amacıyla padişahtan müsaade istiyor. Bugünkü Eyüp mevkiinde kazı yapıyorlar, orada eskiden Bizans manastırları vardı, toprak altında yazılı mermer parçası buluyorlar. “İşte mezar burası” diye orduya ilan ediyorlar. Askere savaş için yeni şevk, heyecan geliyor”. (Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık, s:431)

Başka bir kitapta şu ifadeler geçmektedir: “Eyüp semti, bizans döneminde kozmodion olarak bilinen, birçok azizin mezarlarının, kiliselerin ve ayazmaların bulunduğu kutsal bir yerdi. 287 yılında Romalılar tarafından öldürülen ikiz kardeşler Aziz Kozmas ve Aziz Damianos adına kurulan kilise çok ünlüydü. Kozmodion semti, adını bu azizlerin adından almıştı. Kudüs’ün, Roma’nın Hristiyan hacıları çeken yerler olması gibi, burası da istanbul’un en kutsal semti olarak bir hac bölgesi vazifesi görüyordu. Osmanlılar döneminde de bölge bu özelliğini korumuştu. Bu nedenle, İstanbul’a geldiği bile pek olası olmayan ama sonradan anlatılan bir rivayetle mezarının istanbul civarında olduğu ileri sürülen Eyüp el Ensari’nin ölümünden 765 yıl sonra kendisine bir mezar yeri tespit edilmek istendiğinde bu seçim için Bizans’ın Kozmodion bölgesi tercih edilmiştir. Osmanlılar döneminde kilise ve manastırların yerine cami, türbe ve tekkeler yapılacak, eski Bizans azizlerinin bir kısmı da islam evliyalarına dönüşecek, ardından pekçok osmanlı ileri geleni bu bölgeye gömülecekti” (İsmail Tokalak, Bizans-Osmanlı Sentezi, s:422)

Yakın dönemin İstanbul üzerine eserleri olan tarihçilerinden Stefanos Yerasimos “Dönemin Bizanslı tarihçileri de Ebu Eyyub’un İstanbul’u kuşatan orduda olduğundan bahsetmemektedirler. Bu olaydan bahseden tek İslami kaynak, İbni Sad’ın (ölümü 845) “Tabakat” adlı eseridir. Sonraki İslam tarihçilerinin de kaynağı muhtemelen bu eserdir. Ebu Eyyub’un ordu içinde bulunduğunu ve kendisinin istanbul’da öldüğünü yazan tek eser olan “Tabakat”, bu olaydan iki yüzyıl sonra yazılmıştır. Aynı zamanda bu konuda elimizdeki en eski kaynaklardan olan Bizanslı tarihçi Teofanes’e göre söz konusu seferde Araplar ancak Boğaz’ın Asya yakasına yani Kadıköy’e kadar gelebilmişlerdir. Diğer Arap yazarlar da bu seferde bir Arap donanmasından bahsetmemektedir” (Stefanos Yerasimos, Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, s:177)

 Eyüp Sultan’ın mezarı üzerine bir yazısında Soner Yalçın da şunları aktarıyor “Osmanlı tarihçilerinden Paul Witter, Hz. Eyyub’un Eyüp Camii’nde değil, Ayvansaray’daki kalenin dibinde şehit olduğunu, oraya gömüldüğünü ve hatta bu nedenle “Ayvansaray” adının, Eyyub El Ensari’den geldiğini iddia etti.
Bu arada gözünüzden kaçmasın, tarihçi Witter, Hz. Eyyub’un hastalıktan değil savaşarak şehit olduğunu söylüyor. Peki mezarı neredeydi; Eyüp Sultan da mı, Ayvansaray da mı? Prof. Dr. Halil İnalcık, 1455 yılına ait İstanbul bina ve nüfus tahrirlerini inceledi ve “Ayvansaray” adının Rumca olduğunu ortaya çıkardı. Ayvansaray’ın Hz. Eyyub ile ilgisi yoktu.” (Soner Yalçın, Hürriyet Gazetesi, 30 Mayıs 2010)

Lakin türbeler hakkında söyleyeceklerimiz sadece Eyüpsultan için mi geçerli?

Elbette hayır.

Sizlere çokça bilinen ve dindarlar tarafından adeta kutsanıp vazgeçilmez uğrak yeri vasfına büründürülen bir mekânın ibretlik öyküsünden daha söz edeceğim.

TELLİ BABA MI YOKSA TELLİ ANA MI?

Genç kızların evlenebilmek için “Kısmet bulma” ve kısmetinin kapalı olduğu düşünülüyorsa “Kısmet açma” yeri olarak ünlenen Sarıyer sırtlarındaki Telli Baba türbesini çok kişi biliyordur. Hani, kısmet için kabrin üstünden emaneten tellerin alınıp götürüldüğü, kısmet açıldığında ise yeniden ziyaret edilip, etrafındaki dilencilere ve türbe bakıcılarına sadakaların verildiği yerden bahsediyorum.

Uyduruk rivayetlere göre Telli Baba, Fatih Sultan Mehmet döneminde tabur komutanlığı yapan Abdullah Efendi’nin oğludur. Bazılarınca Telli Baba, İstanbul’un dört manevi bekçisi olarak bilinen evliyadan biri olarak anılmaktadır. Diğer manevi bekçileri ise; Hz. Yuşa, Aziz Mahmud Hüdayi ve Yahya Efendi imiş.

İşte bu mesele hiç de anlatıldığı gibi değildir.

Türbedeki kişinin kimliği üzerine yapılan bir araştırmada burada aslında bir kadının yattığı belirlenmiştir. Bu gerçek ortada dururken, günümüzde bile yoğun ziyaretçi akınına uğraması bize şu gerçeği haykırmaktadır; avam tabakası olan halk, gerçekten ziyade gerçek olmasını istediğine veya gerçekliğini değişrtirmek istemediklerine ilgi duyar ve kanaatini bilimsel bulgularla değiştirmez.

Ne demek mi istiyorum…

Milletler tarihleriyle siyasete imza atar ve uygarlık manzumesine kazınır.

Ama yine milletler, yalnızca objektif ve bilimsel tarihi bilgilerle değil, bazen efsanelerle ve mitolojik anlatımlarla kendine büyüleyici anlamlar kazandırmak ister.

Halklara gelince, onlar da kendilerine ait inanç kahramanlarını kimi zaman olmadık manevi aktörlüğe taşıyarak ve mezarlara efsunlu masallar katarak, hatta doğruluğu kanıtlanmamış mekânlara ilgi ve alakalarını yoğunlaştırarak bir nevi terapi ile rahatlarlar.

Nazif AY Kitapları: Satın almak için kitap görseline tıklayınız…