Nalan YAZGAN | Stratejik derinlikte boy veriyoruz!

Amerika Birleşik Devletleri ile yaklaşık son altmış yıldır devam eden ortaklık ilişkisi, AKP hükümeti ve Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde stratejik bir “derinlik” de kazandı.

nalan.yazgan@kuzgunportal.com
@Shapsugh14

Şu sıralar ise bu stratejik ortaklığın derinliğini ölçemez hale geldik. Boğulmamak için temkinli olmalı, boyumuzu geçen yerlerde yüzmemeli ve global planda giderek belirginleşen ve güçlenen “rip akıntısına” karşı tedbiri elden bırakmamalıyız.

Rip akıntısına kapıldığımızda içgüdüsel olarak karaya doğru yüzmek, bir an önce karaya ulaşmak isteriz ki bu bizi çok yorar ve boğulma riskimizi artırır. Unutmamalıyız ki rip akıntısından ve boğulma riskinden kurtulmak için soğukkanlılığınızı kaybetmeden karaya doğru değil de kıyıya paralel olarak yüzmemiz gerekir.

Dış politikanın da anlık hırs ve heyecanlara tepkisel davranarak değil, soğukkanlı olarak mantıksal analizlerin sonucunda uzun vadeli düşünerek formüle edilmesi gerekir.

Yüzyıllardır devam eden devlet geleneği çerçevesinde genç Türkiye Cumhuriyeti tüm olumsuzluklara rağmen başarılı ve onurlu bir dış politika izleyebilmişken, bugün komşularımız ve müttefiklerimiz ile geldiğimiz durum acınacak düzeydedir.

Dış politika ve makro ekonomi politikaları birlikte düşünülmesi ve formüle edilmesi gerekirken, uzun bir süredir bu denklemler kullanılmıyor.

Dolayısıyla, ava giden avlanır misali, biz de körü körüne kıta ekonomisine geçelim derken mevcut ülke ekonomisinin dar boğaza girmesine tanık olduk. Dış politikada da üst üste tekrarlanan hatalardan dolayı önümüzü göremez hale geldik.

Karşılıklı güven kaybından muzdarip olan, ABD ile ilişkilerimiz uzun suredir gerginleşiyordu. Türkiye’nin S-400 hava savunma füze sistemini Rusya’dan satın alma niyeti, Türk bankacıların İran’a yaptırımları ihlal etmesi, Suriye’deki cihatçılarla işbirliği ve Hamas ile Mısır’daki Müslüman Kardeşler’e olan yakınlığı, son yıllarda Türk-Amerikan ilişkilerini zorlayan faktörlerden sadece bazıları.

Türk-Amerikan ilişkilerinde mevcut gerginliğin karşılıklı inatlaşmaya dönmesinin sebeplerinden biri de İzmir’deki küçük bir kilisenin papazı olan Amerikalı Andrew Brunson’dır. Türk makamları 2016’nın sonlarında Brunson’u tutukladı ve daha sonra onu, Fethullah Gülen’in örgütünün mensubu olmak, PKK ile işbirliği yapmak ve 2016’daki darbe girişimine yardım etmek de dahil olmak üzere bir dizi suçlamalarda bulundu.

Erdoğan, Türkiye’nin Amerikalı papaz Brunson’u Fethullah Gülen’le takas edebileceğini söyledi. Bu da Türklerin rehin takası yoluyla Amerika’yı zorlamaya çalıştığı izlenimini yarattı ve Trump yönetiminin tutumunu daha da sertleştirdi.

Ağustos ayında, Trump yönetimi Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yaptırımları artırırken bazı Türk ithalatlarına gümrük vergisi uygulamaya başladı.

Aslında Türkiye ile ABD’nin ticaret hacmi oldukça düşük. Bu yaptırım ve yeni vergi uygulamaları sembolik olarak yatırımcılarda huzursuzluk yaratarak belirsizlik ortamını teşvik etti. Bunun sonucunda kırılgan Türk lirası döviz piyasalarında hızla değer kaybetmeye başladı.

Liranın dolar karşısındaki düşüşü, Türkiye’nin ekonomik bir savaşın kurbanı olduğu yönündeki inancını artırdı.

ABD’nin attığı bu adımlara karşılık, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti, Türkiye’ye ekonomik savaş açan ABD’ye direneceklerini ve yaptırımlara boyun eğmeyeceklerini belirten ifadeler kullandı.

Trump ve Erdoğan’ın hem kişisel hakimiyet imajlarını hem de Brunson’un Türkiye ve ABD’deki göz önünde ve dikkat çekici profili düşünüldüğünde, her iki tarafında uzlaşmacı bir çözümü inatla reddedebileceğini ve Brunson’un yıllarca Türk gözetiminde kalabileceği muhtemel.

Ancak Türkiye ile ABD arasındaki ortaklığa ara verilmesi ya da sonlandırılması, Suriye’deki mevcut durum devam ettikçe hiç mümkün gözükmüyor.

Washington’dan bakıldığında ise Türkiye-Amerika ilişkileri hiç olmadığı kadar kötü gözüküyor. Türkiye, ABD için arada anlaşmazlıklar, ufak krizler yaşansa da hiç vazgeçemeyecekleri, sineye çekecekleri bir müttefik olmaktan çıkmış artık. Türkiye’nin NATO müttefikliğinin bile sorgulandığı bir donemden geçiyoruz.

Dış İlişkiler Konseyi’nden (Council on Foreign Relations) Steven Cook, “Türkiye artık bir müttefik veya ortak değil” dedi. Kaldı ki Amerikan düşünce kuruluşu olarak Council on Foreign Relations (CFR), Washington DC’deki en merkezde ve sağduyulu olan kuruluşlardan biri olarak görülür.

Nitekim CFR Başkanı Richard Haass, benzer şekilde Batı’nın Türkiye ile ortaklığını bitirdiğini, Amerika ve Avrupa’nın buna uyum sağlamasını gerektiğini açıkladı. Haass, Türkiye uzmanı değil, bir üst düzey diplomat, CFR’nin yazarı ve başkanı. Onun görüşlerinin önemli olmasının sebebi ana akım Amerikan düşüncesinin göstergesi olmasıdır.

Ayrıca, Türk-Amerikan ilişkilerini konuştuğum bazı Amerikan dış politika uzmanları, Washington DC’de Türkiye’nin artık vazgeçilmez olmadığını ve hatta uzun yıllardır devam eden ortaklığı sona erdirmek gerektiğini düşünenlerin bu fikirlerini yüksek sesle ifade ettiklerini söylediler.

Arkasına aldığı emperyalist güçlerin desteği ile hükümetin başına geçen AKP’nin şimdi de anti-emperyalist tavırlar takınması, samimiyet sınavında sınıfta kalmasına sebep oldu. İlk turda yeterli oyu alarak uzun zamandır heveslenilen Türk tip başkanlık sisteminin ilk cumhurbaşkanı olan Erdoğan, şimdi hem yeni sistemi hem de kendini yeniden ispatlama telaşında. Biz de bu durumun dış politikaya yansıyan sancılarını hep beraber yaşıyoruz.

Ayaklarımızın üzerine ne kadar sağlam bassak da kuvvetli bir rip akıntısı, karşı koysak bile bizi kıyıdan alıp açıklara sürükleyebilir. Ayağımızın altındaki kumların çekildiğini hissettiğimizde ise artık çok geçtir.

Belki o yüzden sonuca ulaştırmayacak bir mücadele yerine, gözlerimiz kıyıda kendimizi akıntıya bıraktık. Belki de denize düşünce, daha iyi bir opsiyon olarak görünen, McKinsey’e sarılmak zorunda kaldık.