Murat UTKUCU | Tarihin kurmacası edebi kurmaca ile nasıl aşılır?

ÜÇ ROMAN İÇİNDE EVVEL ZAMAN İÇİNDE OSMANLI’DA ENTELİJANSİYAYI KEŞFETMEK!(1)

TARİHİN KURMACASI EDEBİ KURMACA İLE NASIL AŞILIR?

 

“Gel bakalım hocam, gel bakalım!”

Bunu söyleyen Talât Bey’di. Tıknaz ve ağır adam çok karışık ve belirsiz bir selâm vererek yaklaştı. Arkaya doğru itilmiş fesinin büsbütün açık bıraktığı alnının ortasında eski bir kurşun yarasını andırır bir küçük çukur vardır. Bu, Merkezi Umumi’nin derin ve Esralı nazariyecisi Ziya Gökalp idi”(2)

murat.utkucu@kuzgunportal.com
facebook.com/utkucu

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı her ne kadar  hasta adam profili çizdirse de hastanın iyileşmesi, en azından hayatta kalabilmesi için neredeyse çırpınarak mücadele verilen bir dönemi anlatır. Öyle bir dönem ki an be an çürüyerek çözülen ve çözüldükçe küçülen devlet, bu çöküşten kurtulabilmek için bazen dış baskının zorlamasıyla, bazen bu baskıyı saf dışı edebilecek  siyasi yapıyı kurmak için inanılmaz reformlara imza atar: Tanzimat ve Islahat Fermanları, ordu ve sivil bürokratik  teşkilat yapısının yenilenmesi;  Münevver ve teknokrat yetiştirecek okulların baştan örgütlenmesi ve bunun için sayısız kanun ve nizamnamenin yürürlüğe konması vesaire. İmparatorluğun en uzun yüzyılı(3), bir çırpınışlar silsilesidir. Bir mucizeyi gerçekleştirmek için Müslim ve gayrimüslim herkesin kafa  kafaya verip ne yapmalı sorusuna cevap aradığı bir çağ. Devasa bir coğrafyaya yayılmış çok dinli ve milletli devleti yaşatabilmek için  akla gelebilecek her fikrin tartışmaya açıldığı bir çağ.

Bu can havli psikolojisi, imparatorlukta mevcut entelektüel seviyeyi öyle bir sıçratacaktı ki mesela 1675 ile 1775 dönemi  Osmanlı fikriyatı arasında  herhalde hiç fark yokken 1895 yılının fikir dünyası, mesela elli yıl öncesine göre mukayeseye gelmez şekilde gelişecekti. 1876’da ilan edilen Kanuni Esasi’yi, içindeki bir maddeyi bahane ederek  rafa kaldıran ve İngiliz Sait Paşa’nın yazdığına göre son anda anayasaya eklediği sürgün yetkisi ile yaklaşık  otuz yıl ülkeyi  mutlak bir otoriteyle yöneten Abdülhamid’in  devrinde, en popüler slogan, ülkedeki   siyasi atmosferin seviye ve niteliği hakkında nasıl da fikir veriyor: Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyet. Ve ne tuhaftır Kanuni Esasi’nin kabul edildiği tarihten tam 142 yıl sonra,  Mülkiye’nin mezunlar cemiyeti seçimlerinde de aynı slogan, fakültenin Aziz Köklü Anfisi’nde yankılanıyordu. Tarihsel süreklilik herhalde bu olsa gerek.  Bilmeyenler için okulun kuruluş yılını not düşelim: 1859.

Ama geçmişi kesip biçerek  kurgulamak da tarih yazımına dair. Tarih yapılmıyor da icat ediliyor son iki yüzyıldır. Eskisinden çok daha kapsamlı. Mesela, Ziya Gökalp gibi yazdığı üç beş sayfalık broşürle muharrir;  eklektik  birkaç fikir eskiziyle  filozof sıfatına layık görülen ve  “derin ve esrarlı”   izlenim vermekten öte başkaca değerli bir vasfı bilinmeyen bu içine kapanık sessiz adamın  kurucu ideolog ilan edildiği Türkiye’de, Osmanlı fikriyatına dair ortalama bir üniversite mezunu ne bir şey bilir ne de bir fikri vardır? Çünkü öyle öğretil-me-miştir.  İslam’ın, ilim ve irfanı kendisiyle başlatması ve “tebliğden” hemen öncesini, “Cahiliye devri” olarak aşağılaması gibi  yeni devletin resmi ideolojisi de Osmanlı’yı  XV. Asrın  arkaik monoblok fikrî dünyasına bağlamakta beis görmeyecekti.  “Yaşasın Hürriyet” sloganının payitahtta tüm muhaliflerin gönlünde patladığı bir dönem için yaratılan algı, mutlak monarktan başka koca ülkede başka bir siyasi odak ve fikriyatın olmadığı yönündeydi.  Padişah ve kulları! İşte hepsi bundan ibaret bir siyasal sistem anlatımı  o kadar güçlüydü ki 1908 Burjuva Devriminin Osmanlı ve Ortadoğu için ne anlama geldiği,  aslında o günlerde İstanbul’un, “1789 Paris’i”, ya da “1917 Sen Petersburg’undan farksız olduğu tartışılmıyordu bile. Ve II. Meşrutiyet’in nasıl bir özgürlük ve demokrasi ortamı yarattığı hususunda akıllar o kadar  kilitlenmişti ki  devrimin yüzüncü yılında yani   2008 yılında  bu  siyasal dönüşümün önemini tartışmak için ülkede yer yerinden oynamıyordu mesela.

Tarih icat etmek  hiç de zor değil.  Öyle bir anlatı  kurarsınız ki, yeni düzen öncesi hiçlik vardır  sanki!  AncienRegime’i  böyle değersizleştirirken  yeni rejimin kurucu kadrolarına değer katan  hikayeler yazar ve o hiçlik dönemine eklersiniz. Bunun için sadece 1915 Çanakkale’sinde bir Kurmay Albay’ın  savaşın kaderini  nasıl değiştirdiğine dair menkıbeler üretmekle kalmaz otuz yıllık müstebiti tahtından eden stratejik bir olayı, üstelik  farklı siyasi hareketlerin kitlesel olarak katıldığı böylesine  kritik bir süreci de geçiştirirsiniz.Ama tarihi yeniden yazarken  yapmanız gereken bir iş daha vardır. Osmanlı Entelijansıyasını ve düşünce dünyasını  silmek!

Edebi metinler üzerinde resmi tarihi aşabilmek.

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

Yakup Kadri, 1927’de yayımlanan Hüküm Gecesi adlı romanında Ziya Gökalp’i derin ve  esrarlı teorisyen olarak tanımlarken, belki  de ironi yapıyordu.  Sonraki bölümlerde, Gazeteci Ahmet Kerim’i ipten alacak  Gökalp’in yeni rejimin de ideologu olmak hasebiyle özel bir yere konulduğunu söylemek mümkünse de tuhaf şekilde romanda  zoraki bir milliyetçilik hissediliyor. Yakup Kadri sanki kalemini zorlayarak bir dünya görüşü inşa ediyor. Neyse ki roman İkinci Meşrutiyet dönemine;  basın, gazeteciler, siyasetçiler, hasımlar, kamplar ve komitacılar üzerinden ışık tutmaya çalışırken yazar, resmi tarihin  tam aksini özgürce inşa ediyor.  Ve biz İnkılap dersinden olmayan bir  hayata tanıklık ediyoruz. Şurası kesin:  Romanın yazıldığı 1927 yılında, henüz resmi ideoloji, detaylarıyla ortalıkta yok. Ve tarih yapan ya da ona tanıklık edenler için geçmiş, önceki gün kadar yakın. Hatıralar taze.

Türkiye Cumhuriyeti resmen 1923’te kuruluyor. İdeolojik kuruluşu ise yirmi yıl daha sürecektir. ilk Mustafa Kemal heykelinin Sarayburnu’nda 1926’da açılması, Taksim Anıtı’nın 1928’de yerine konulması, birkaç yıl sonra Kemalist okların şekillenmesi, Kadro dergisi, Komünistlerin hedef olması, Kürtlerin unutulması,  Osmanlı yakın geçmişinin  orijinalinden farklı reprodüksiyonu, Çanakkale Savaşı’nın Alman değil de Türk Zaferi olarak kutlanmaya başlanması ve ulusal kültürün dil ve tarih üzerinden inşası, 1940’ları bulacaktı.Geçmişin yeniden üretimi büyük bir operasyondur.Sadece yazmak değil unutturmak görevini de ifa eden bir operasyon. Şu ünlü 23 Nisan şiirine bir bakalım.  “Sanki her tarafta var bir düğün, Çünkü en şerefli en mutlu gün… İşte bugün bir meclis kuruldu, sonra hemen padişah kovuldu. Bugün yirmi üç Nisan, hep neşeyle doluyor insan!” 1920 doğumlu Saip Egüz tarafından bestelenen bu çocuk şarkısına göre  meşrutiyet diye bir dönem yaşanmadığı gibi halk  seçim ve meclisle 1876 yılında değil ancak 1920’de tanışacaktır.  Zaten bu kurum ve kavramlardan bihaberdir. Aynı şekilde Osmanlı’da  neredeyse bir Allah’ın kulu okuma yazma bilmez. Ne kitap basılır ne de okunur koca coğrafyada. Oysa Komünist Manifesto da Darwin de Liberalizm de kendine yer bulacaktır  Osmanlıca metinlerde.

Resmi İdeolojinin ilkokul eğitim tezgahından bu şekilde geçen çocukların gerçekle teması burada kesiliyordu işte.  Enteresandır, ülkedeki İslami muhalif kesimin bu teze itirazı tam da resmi tarihin istediği şekilde o kurmaca bilgi üzerinden gerçekleşiyordu. Resmi tarih, Osmanlı’nın medrese eğitiminden ibaret olduğunu söylüyor İslami muhalefet tam da bunun olması gereken olduğu üzerinden propaganda yapıyordu.  Abdülhamit’i İslam üzerinden parlatan bu muhalif kesim, alkol  içen opera seven  bir padişaha hayran olmak istemiyorlar o yüzden bu hakikatlere gözlerini kapıyorlardı.  Osmanlı’yı  Kemalizm ve Sünni İslamcılık, aynı bakışla kurguluyor; hem gerçek dışı bir senaryo yazıyor hem de  entelektüel kısırlığa mahkum ediyordu bu kadim devleti. Oysa ki İmparatorluğun can çekiştiği dönem  ne ironiktir  fikriyatın en canlı olduğu yıllar.

Bilim Edebiyattan Öğrenilir mi?

Yalçın Küçük, yıllar önce bir kitabında, Türkiye’de Solun,tarih ve sosyalizmi romanlardan öğrenmek gibi bir sorunu olduğunu yazmıştı. Mesela Tekelci Kapitalizmi Demir Ökçe’den, Yakın tarihi de Kemal Tahir’in kitaplarından hatmetmek! Küçük,vulgarize edilmiş bilgi hususunda haklıdır. Hakikisi orada dururken mama kıvamına getirilmiş kurmaca bilgiyi yutmak saçma. Ancak, tarih olduğunu iddia eden bilgiyi sınamak için edebiyat iyi bir araç olabilir.  En azından karşılaştırmalı okuma yapmak için.  Yazarının çağına tanıklık ettiği edebi metinler tarih için müthiş bir kaynak niteliğinde. Tıpkı seyahatname ve hatırat  gibi. Romanın ana fikrinden öte, yarattığı atmosfer – karakterler, insan ilişkileri, dönemin dili,  kültürü ve sınıfsal  yapısından mütevellit  gündelik  hayat- o kadar değerlidir ki yazarın niyeti ne olursa olsun tarih o edebi eserde canlanır. Kitap, belge  niteliği kazanır.  O yüzden Balzac’ın Kralcı olduğu halde nesnel anlatıma verdiği önem nedeniyle kendi fikirlerinin aleyhine romanlarını kaleme aldığı söylenir. Her şeyi olduğu gibi yazınca  mevcudun ne olduğu da ortaya çıkacaktır çünkü.  Neyse ki Balzac gibi kalemlerin var olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Büyük Yazarlar, Büyük Romanlar Tarihin Sokak Arası.

MİTHAD CEMAL KUNTAY

İki Şehrin Hikâyesi neden değerlidir? Fransız Devrimi’nde uygulanan ölçüsüz şiddetin sebebini Dickens, sıradan ilişkilere yedirerek  o kadar iyi anlatır ki haksızlık edenlerin, vaktinde ne kadar korkunç haksızlığa uğradığını görüp bu öfkelilere empati yaparken gönül bağı kurduğumuz devrimin gerçekte bir festival ve adalet  şenliği olmadığını etimizde yaşarız.Tıpkı Hemingway’in muhteşem eseri Çanlar Kimin İçin Çalıyor’da kralcı sivil faşistlerin linç edildiği o sahneyi kanımız donarak okurken hissettiklerimiz gibi.

Elimizde  Osmanlı’nın son çeyreğine dair öyle üç  roman var ki özellikle ikisinin Dickens’in bu başyapıtından kapsam, içerik ve biricik olması nedeniyle daha değerli olduğunu söylememek için bir neden yok. Üç İstanbul, Sultan Hamid Düşerken ve Hüküm Gecesi romanlarından söz ediyoruz.

Bu üç roman, resmi ideoloji ile mücehhez  akıllariçin , ancien regime’in  ilk kez baştan inşası anlamına gelecektir. Siyasi sistem ve genel tarih bilgisinden öte , sadece sokak ve mekanların değil karakterlerin de gerçek  olduğunu hissettiren bir atmosferin içinde  buluruz kendimizi.  Hikayenin sahiciliği, gündelik hayatı canlandırmadaki ustalığından gelir yazarların. Ama bu ustalığın bir sebebinin bire bir yaşanmışlıklar olduğunu da biliriz.Üç İstanbul’un yazarı Mithat Cemal Kuntay; 1885’te doğar.  Yakup Kadri Hüküm Gecesi’ni yazdığında Kuntay,  42 yaşındadır.  Şaheseri, 1938’de basılacaktır. Yakup Kadri, Hüküm Gecesi’ni 1927’de yayımlar. 1889 Kahire doğumludur.

NAHİD SIRRI ÖRİK

Sultan Hamid Düşerken’i kaleme alan Nahid Sırrı Örik, 1895 İstanbul’da hayata gelir.  Osmanlı aristokrat ailesindendir . Dedesi paşa, babası Osmanlı yüksek memurudur. Entelektüel bir ailedir bu.Yakup Kadri, toprak soylu bir aileye mensuptur.  Aralarında “avam”dan gelen sadece Mithat Cemal Kuntay’dır.Ancak üçü de iyi eğitim almış Osmanlı entelektüelleridir. Romanlardaki düşünsel derinlik ve genişlik, Entelijansiyanın seçkin birer üyeleri  olduğuna tanıklık eder. Daha ötesinde  her üç romanın da müellifleri  sanki Saray jurnalcisi Hidayet Bey’in konağında (Üç İstanbul);  Mehmet Şahabettin Paşa ile birlikte Meclis-i Vüzera toplantısında ( Sultan Hamid Düşerken) ve Nidayı Hakikat Gazetesinde başmuharririn odasında (Hüküm Gecesi)  tüm olan biteni izlemiş hatta dahil olmuş ve öyle kaleme sarılmış gibi dururlar. Yalnız Örik, 915-928 yılları arası Osmanlı sınırları dışında yaşar.  Ülkesindeki tarihsel kırılmayı gözlemleme fırsatını kaçırırken Tiflis, Paris Kopenhag ve Berlin’de dünyanın  sarsılarak yıkılıp yeniden kurulduğu günlere herhalde şahit olacaktır.

Her üç roman da zengin ve yoksulun ne anlama geldiğini  satır aralarında çarpıcı bir dille anlatır. Kadın ve erkek ilişkileri, karakter analizlerinde şaha kalkar. Psikanalitik incelikler  her sayfada karşımıza çıkar. İçlerinde ideolojik tarafgirlik anlamında en sorunlusu Hüküm Gecesi’dir. Buna rağmen Yakup Kadri’nin eserine zorlanarak koyduğu hissi veren milliyetçilik methiyesi, birkaç sayfanın dışına taşmaz. Bir yandan milli değerler, o birkaç sayfada yüceltilirken öte yandan insanların şu kısa hayatta neden birbirlerinin boğazlarına sarılıp durduğu sarsıcı satırlarla anlatılır. Oysa Kuntay’ın Üç İstanbul’unda düpedüz karakterlerin ajitatif tutumlarıyla dalga geçen bölümler vardır. Adnan Bey’in tarih öncesinden beri Türk olduğunu haykırdığı sahne böyledir mesela. Baş karakterin heyecanına dışarıdan  ve alaycı bakabilmektedir yazar. Hüküm Gecesi’nde Muharrir Ahmet Kerim, Rum sevgilisinin koynundan çıkar çıkmaz Türk kızlarının nasıl muhteşem masumiyet timsali olduğuna dair abartılı hayaller kurarken, Kuntay, Adnan Bey’in gayrimüslimlerin yaşadığı, “lüküs hayat” ve eğlence merkezi Beyoğlu düşmanlığının tutarsızlığını enfes ironik cümlelerle kurar.

Her üç romanın enteresan özelliği, içinde Mustafa Kemal’in yer almamasıdır.  Tek satır olsun değinilmez bile. Kemalizm’in inşa sürecinde yayımlanan bu üç roman Kemalsiz inşa edilmişlerdir. Hüküm Gecesi 1927, Üç İstanbul, 1938 ve Sultan Hamid Düşerken 1957’de yayımlanır. İlk roman erken tarihlidir. Kemalizm etkisi bu nedenle görülmeyebilir. Ama milliyetçilik,  romanı bazı yerlerde ucuz propaganda broşürüne düşürmektedir.. Neyse ki sınırlı bir müdahaledir bu.  Buna karşılık son yayımlanan Sultan Hamid Düşerken; vulgar ideolojik  bir yönlendirme içermez. Eserde Kemalizmin esamesi okunmaz. Belki bu yüzden roman, Sultan Hamid yanlısı olmakla eleştirilir. Lakin ilgisi yoktur. Bir Osmanlı paşası konağının siyasi aklı ve kültürel ruhu tüm detaylarıyla derinbir ironi ve tarafsız bir gözleromana aksettirilir.  Bir başyapıttır.  Üç İstanbul, bu üç eser içinde  en uzun tarihsel dönemi anlatan metindir. Abdülhamid İstibdatının yaklaşık son on yılında başlayan roman 10 Ocak 1924’te Cumhuriyet ilanı için çıkarılan genel af ile son bulur. Çünkü bu afta Adnan Bey’in kendi elleriyle ipe gönderdiği oğlu Benli Ahmet de kurtulmuş olacaktır.  Ve burada da Müterake, Anadolu Harbi ve Lozan Muahedesi yıllarına rağmen Mustafa Kemal  romanda isim olarak bile anılmaz. Sadece Ankara ve Kalpak Mustafa Kemal’i hissettirir. Belki de Kuntay; Osmanlı’nın kapanış devrini yeni dönemle temas ettirmeyerek hikayesine orijinallik katmak istemiş ya da doğrudan Mustafa Kemal’i hikayeye kattığı durumda yeni rejimin baskısıyla kalemini eğip bükmek zorunda kalmamak için böyle bir yola tevessül etmiştir. Üç İstanbul’un Resmi Tarih teziyle örtüştüğü tek alan Ermeni Meselesidir.  İki sayfa içinde bu kez Adnan Bey’e tehcirin haklılığı, Ermeni halkının işbirliği üzerinden dış basından alıntılanan belgelerle anlatılır ve mesele uzatılmaz. Ama romana dahil edilmesi  ilginçtir.

Her üç romanda da Talat Bey bir arkadaş bir hasım bir siyasi rakip olarak ama mutlaka güçlü bir figür olarak  yer alır ki herhalde tabii olan da budur.  Hüküm Gecesi hariç  diğer iki romanda sempatiyle  anlatılır.  Aslında Hüküm Gecesi’nde de önce samimiyeti ile irtifa verilir ki diğer romanlarda da bu özelliğine vurgu vardır. Ancak sonra, burası sahiden ilginçtir,    Ahmet Samim’i katlettirmeden bir kaç gün önce kurbanın yüzüne “daima dost kalacağız!” diyecek kadar soğukkanlı bir katil olduğu açıkça yazılır. Ki Talat Bey’in şahsına yönelik bu kadar açık ve kat’i hücum resmi tarihte yer almaz. Ermeni meselesi ve bir Ermeni genç tarafından vurularak öldürülmüş olması devlet refleksi olarak Talat’a sahip çıkılmasını beraberinde getirmiş olabilir. Enver Paşa,  resmi tarihte  o kadar şanslı değildir.

Osmanlı’nın  son yirmi yılını  İstanbul merkezli ama siyasi, kültürel ve sınıfsal detaylara nüfuz ederek inceleyen bu üç roman, Osmanlı bakiyesi aydınların trajedisini de anlatır. Bu trajediye başta Mustafa Kemal olmak üzere Kemalist kadrolar da dâhildir. Rengârenk bir fikri zenginlikten gelinen nokta, tek parti diktatörlüğünün sığ ulus devlet ideolojisidir. İmparatorluğun çok uluslu yaratıcılığından, tek ulusun yüceltildiği ama diğer halkların artık katkı sunamayacak duruma getirildiği çorak, kısır bir düşünce dünyasına geçiş o kadar sasıcıdır ki bu üç romanı değerli kılan bu yıkımı gözler önüne sermesindeki ustalığıdır.

Bu üç roman,  iki ideolojik  hasmın, aynı düşünsel sığlık üzerine  nasıl da  oturduğunu  okura işaret ederken belki de yaptığı işin farkında bile değil. Çünkü sadece şahitlik etmektedir.  Kemalizm ile İslamizm’in Osmanlı’ya bakışta taban tabana zıt iki görüş olduğu düşünülür. Kemalizm’in yerin dibine batırdığı Osmanlı imajı, İslamizm’de göklere çıkarılır. Oysa  her iki ideloji de aynı perspektiften bakar İmparatorluğa:  Düşünsel üretime kapalı, başarısı  monarkın şahsi kalitesine bağlı, rasyonalizme uzak,  felsefi  açıdan sığ bir devlet ve siyaset modeli. İmparatorluğun bu en uzun en fedakâr en kanlı yüzyılına büyük haksızlıktır bu.  İstibdada öfkeli herkesin bir şekilde  inanarak ya da kullanışlı aparat olarak  hürriyet talebiyle ortaya çıktığı renkli bir siyasi tarih için yeterince argüman ve zengin bir fikir dünyası vardır oysa ki. Henüz tomurcuklanan demokratik teamülleri, ilk kez yapılan genel seçimleri, açılan meclisleri, yaşanan devrimleriyle çok farklı bir dönemdir bu.

İşte bu üç roman, tam da anlatılan siyasi tarihin derinlerine indirmek üzere gemisine alır okurunu. Tarihin tanığı olma iddiası ve hatta kibriyle.

Gelecek yazımızda  biz de bu romanların derinine ineceğiz.

……………

Ve son olarak,

10 Ekim 2015’te Ankara Katliamı’nda can verenlerin  önünde saygıyla eğiliyorum. Anıları ve acıları artık zaman ötesi. Şairin dediği gibi kalpten kalbe geçerek karanfillerimiz, bin yıl sonraya kalacak! Ve   mesela Buenos Aires’in arka sokaklarındaki bir  mahalle mektebinde çocuklar,  korkunç haksızlıkla ve korkunç güzel ve  sade  şeyler için barış için mesela, o tazecik karanfillerin,  şu hayatı eksik yaşamak zorunda bırakıldıklarını bilecek, hissedecek ve anlatacaklar!

 

(1) Mithat Cemal Kuntay, Üç İstanbul,  İstanbul 2018, Dördüncü Baskı, Oğlak Yayıncılık,

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, İstanbul  2018, Yirminci.Baskı,   İletişim Yayımları

Nahid Sırrı Örik, Sultan Hamid Düşerken, İstanbul 2017, Onuncu Baskı, Oğlak Yayıncılık

 (2)Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, İstanbul  2018, 20.Baskı,   İletişim Yayımları, Syf 305

(3) İlber Ortaylı, İmparatorluğun En uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları