Medya Dedektifi | Alain Delon’la aşık atmaca

Geçenlerde hanım arkadaşlarla gündüzki çekimlerde sergilediğim müthiş performans üzerine meşveret yaparken bir de ne göreyim ekranda malum editörün ismi. El mecbur ortamı gürültüye boğamazdım açtım telefonu. Bu başladı o buz kesen toprakların sabah soğuğunu aksettiren-yoksa akşam yutulan votkalar yüzünden miydi?- göçmüş sesiyle “ ya yeter artık, halk kapılara dayandı, millet bana çatıyor, protestoya başladılar, “Medya Dedektifi’ne maaşını mı ödemedin, niye yok? Yoksa tasfiye mi ettiniz, biricik yazarımızı diyorlar” diye serzenişte bulundu.

 

medya.dedektifi@kuzgunportal.com

Çok inanmadım ama heyecanlanmadım da değil. Bu arada hanım arkadaşları rahatsız etmeyeyim diye iskeleye doğru yürümüştüm konuşmayı yaparken, ben “ya yazarım acele etme, idare et, yakında büyük sürprizlerle dönüş yapacakmış falan de” derken, ayağım kayıp denize düşmiyeyim mi, elimdeki telefona mı yansam, o karanlıkta kaybettiğim panama şapkasına mı, sonra sırılsıklam dönüp beni bekleyen yatırım yaptığım çiçeklerin hayal kırıklığına mı derken, masaya tekrar çöktüm. Fakat tabi bu durumdan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Hanım arkadaşlar yavaş yavaş voltalarını aldılar. Halbuki en azından biraz üzülmüş numarası yapıp teselli kabilinden bir iki laf etmelerini beklerdim. Fakat daha sonra farkına vardım ki şapka uçunca bizim kel- pardon başımın ortasındaki hafif açıklık sanırım daha doğru bir terim oluyor burada- de gözükmüştü.

 

Şimdi siz bütün bu olanlardan sonra o buz gibi kentinde votkalara boğulması yollu bir beddua okumam gereken bu şahıs için oturup bir de yazı yazıyorum. Aslında onun için yazmıyorum elbette size bir borcum var. Çook çok mühim mazeret ve uğraşlarımı aksettirdiğim vakit eminim beni değerli okuyucularım anlayacaklardır.

 

Malumunuz bir süredir Okinawa’da ikamet etmekteyim. Arada çevredeki adalardan birinde gezerken bir film setine denk geldim. Tabii hemen Alain Delon’u aratmayan-gençlik halini kast ediyorum- yakışıklılığımla yönetmenin dikkatini çektim. Gel biz de senin gibi birilerini arıyorduk dedi. Bu normal çünkü buradakilerin Japonya ana karasında olduğu gibi kalsiyum bombalarıyla beslenip uzama gibi dertleri yok. O yüzden bendeki 1.85 boyla yer yerde seçilmem her normal.

 Zaten geçmişte bazı film tecrübelerim olmuştu. “Eee dedim acaba yapabilir miyim bilmiyorum ama bir deneyelim” dedim. İşte o gündür bugündür artislik talimlerine başladım. Bu işin zor tarafları var elbette, ama hoşuma gidiyor. Hele etrafıma setten sonra toplaşan hayranlarımın bu işteki yeri ayrı. Filmin tamamlanması biraz daha zaman alacak. O yüzden memleket medyasının felaketlerine ayıracak zaman bulamıyorum. 

 Bir de yazma konusunda biraz isteksizlik sardı beni. Geçenlerde rahmetli olan Bozkurt Güvenç yoksa haklı mı? Çünkü Japonya ile ilgili şöyle demiş:

 

Öyle şaşırtıcı bir ülkedir ki Japonya, birkaç hafta kalan konuk kitap yazar, birkaç ay kalan bilim adamı makale tasarlar, birkaç yıl yaşayan bilge kişi yazma sevdasından kurtulur.

 

Gerçi benim durumuma pek uymuyor henüz bir kaç yıl olmadı ama belli mi olur, benim gibi sanatçı ruhlu biri üzerinde demek ki Japonya’nın tesiri de hızlı oluyor.

 

Değerli okurlar işin doğrusunu söylemek lazımsa traji komik halimizi anlatmak için bir de mizah yapmaya hiç gerek yok diye düşünüyorum. Ortalık yeterince palyaço dolu, neredeyse ülkenin büyük bir kısmı hapisane kalanı da tımarhaneye dönüşmüşken… 

Uzun lafı kısası zaten verdiğim arayı biraz daha uzatacağım, havalar yeniden gülümsemeye müsait olunca yine buluşuruz…

 

Londra’daki arkadaşlara not: ibibiklerin ses tellerine egzoz dumanı kaçmış, bu yıl ne zaman ötecekleri belli değilmiş ama umudunuzu kesmeyin ve oralarda ufuk bulursanız bakın…