Ferhat AKTAŞ | Kimyasalcı selefilere operasyon ne zaman olur?

Suriye’de sahada gördüğümüz mezhepçi teröristlerin, aralarındaki nüansları bir kenara bırakırsak, başat aidiyetleri NATO mücahidi olmalarıdır.

Ferhat AKTAŞ
@frht_aktas
ferhat.aktas@kuzgunportal.com

Batılı Emperyalistlerin ‘yaratıcı anarşi’ projesinin ürünü selefi-tekfirci hareketler, kullanıldıkları coğrafyalarda kaotik ortamın yaratılmasına hizmet ediyor, bunun karşılığında güdümlü kamuoyları aracılığıyla ‘mazlum’ ilan edilerek mükâfatlarla ödüllendiriliyor.

Kendilerini kaos ve yıkım amaçlı kullanan batılı emperyalistlerin ve alt yüklenici bölgesel rejimlerin dayattığı ajandalarına dayalı örgütsel gelişim gösterdikleri de tartışılmaz bir gerçek.

Suriye’deki varlıkları emperyalistlerin tetikçiliği biçiminde karşılık buldu, onlar adına işletilen projeye kan taşıyan araç işlevi gördüler.

2011 sonrası batı ve bölgesel rejimlerin sözcüleri, ‘ılımlı-devrimci’ etiketiyle ÖSO balonunu şişirirken, eş zamanlı adımlarla ‘Suriye’nin Dostları’ adı altında uluslararası koalisyon kararlılığı sergiliyor ve devrimci ÖSO’ya ‘arkanızdayız’ mesajı veriyordu.

ÖSO balonu Suriye direnişinin etkisiyle kısa süre içinde patlayınca, sahaya aleni kimlikleriyle selefi İslamcı dinamikler sürüldü, daha doğrusu; ÖSO şemsiyesi altında kamufle edilen gerçeklik örgütsel adreslerle zuhur etti.

ÖSO’lu ‘özgür devrimcilerin’ aylarla sınırlı zaman diliminde El Kaide’nin kolu El Nusra ve IŞİD’li mücahitlere dönüşümü ‘sihirli bir el’ çabukluğuyla değil, anılan dinamiklerin aynı kimyaya sahip olmalarıyla mümkün oldu.

Batının ‘özgürlük savaşçısı’ gibi lanse ettiği, bölgesel rejimlerin ‘masumiyet’ atfettiği silahlı örgütlerin 2012 itibariyle El Kaide çizgisinde buluşmaları sahiplerinin kopyala-yapıştır pratiğiyle adlandırılabilir.

Pratikte etiket değişimini dayatan irade alt yüklenici taşeronlarla birlikte batılı emperyalistlerdi.

ÖSO balonuyla beklenen kırılmayı yaratamamış, ‘rejim’ yıkılmamış ve rüzgâr tersine dönmeye başlamıştı.

Artık savaş, desteklenen selefi vekil güçlerle dehşetengiz bir denge yaratımı biçiminde gelişecek ve bu güçler muhtevaları gereği onları desteklemeyenleri tekfir ederek, vahşeti boyutlandırarak, halkın kendisine karşı savaşacaklardı.

Mezhebi bağnazlıkla konuşlanan selefi hareketler, İslami kimlikli halkların çoğunluk olduğu coğrafyada dini araçsallaştıran, mezhebi alanı ‘cihat’ safsatasıyla terörize eden, yıkıcı rollerinin gereğini yerine getirdi/getiriyor.

Anlaşılır olsun diye basitçe altını çizelim; bu familya yontulmamış odun gibidir.

Savaş koşullarında yontmakla (ikna etmek.) vakit geçirmek yerine ağırlıkla ‘küle’ çevirmek (imha etmek.) en sağlıklı ve kestirme olan yoldur.

Bunların zihniyet dünyası olumluya doğru değişim göstermelerine engeldir, caydırıcı dilden cevap verilmeli.

Her önüne geleni tekfir eden selefilere ‘hümanist değerlerden, savaş ahlakından vb.’ bahsetmek yersizdir, çünkü onlar; ‘zamanın ruhuna’ göre değil, kurguladıkları orta çağ artığı kalıplara dayalı hareket eder.

Yani onlara ‘insanlığı’ öğretemezsiniz, safsatalar bütünü bir ideolojik bataklık adına ölür/öldürür.

Emperyalistlerin desteğiyle örgütsel gelişim gösterirken meşrebi açıdan referans aldıkları ideolojik dayanakları ise Vehhabbiliktir.

Selefi terörizmi ortaya çıkaran hammadde emperyalizm ve bölgesel gericiliği besleyen rejimlerdir.

Bu özet girişi şunun için yapıyorum; Suriye savaşı gelinen aşamada ülkenin kuzeybatısı ile doğusundaki de facto duruma endeksli gelişmelerle gündemde ağırlık oluşturuyor.

Suriye ordusu, birkaç yıl öncesine kadar irili ufaklı yüzlerce sıcak cephede savaş verirken, bugün bu cephelerin büyük çoğunluğunu başarıyla kapatmış ve müttefiklerinin desteğiyle beraber mezhepçi silahlı teröristleri Türkiye sınır hattına hapseden stratejik kazanımlar elde etmiştir.

Saldırganlar açısından Şam’a niyet zoraki İdlib’e kısmet yenilgi hali burada da durmayacak gibi.

Rusların pragmatik hesapları sayesinde manevra alanı kazanan yayılmacı Türk egemenlerinin mezhebi bakış açısıyla desteklediği savaş artığı silahlı örgütlerin İdlib’de süren hakimiyetleri barışçıl gelişmeler önünde duran en büyük sorunlardan biri.

Hiçbir gerekçe süren işgal halini meşrulaştıramaz.

İdlib’in silahlı örgütlerin yatağına dönüştürülmesi görmezden gelinemeyecek bir uluslararası terör ve güvenlik sorunudur.

Onlarca ülkeden devşirilip buraya yönlendirilen El Kaide menşeli selefi teröristler, kendilerine hamilik yapan devletlerden aldıkları destekle saldırılarına devam ediyor.

İdeolojik yapılarının bir gereği olarak da ahlaksızlıkça pratiklere imza atıyor, bilerek ve tasarlayarak insanlığa karşı suç teşkil eden adımlar atıyorlar.

Başta İdlib il merkezinin tamamı olmak üzere vilayetin yüzde 60’ını kendi silahlı güçleriyle kontrol altında tutan El Kaide menşeli teröristler, geri kalan yüzde 40’lık bölümüne hükmeden ihvan menşeli gruplar üzerinde etkinlik alanları oluşturabiliyor, yaptırım uygulamada sorun yaşamıyor.

Türkiye’den İdlib’e açılan sınır kapısının kontrolü El Kaide menşeli HTŞ’nin sözde yerel hükümetinde.

Hatay sınır hattının yüzde 90’lık bölümü ile İdlib’i farklı illere bağlayan M4 ve M5 otoyolları da El Kaide/HTŞ’nin kontrolü altında.

İdlib güney ve Hama kuzey kırsallarında, El Kaideli teröristlerin ortak operasyon merkezi altında birlikte hareket ettiği yerel silahlı güçler ise ÖSO etiketini kullanan Ceyşul İzze ile Ceyşul Nas çetelerinden başkası değil.

Suriye ordusunun Deraa ve Kuneytra zaferlerinin ardından İdlib’e yöneldiği aşamada, batı ve işbirlikçi bölge rejimleri ‘insani dram’ nakaratı eşliğinde, kurgusal ‘kimyasal saldırı hazırlığı’ tezgahını diline dolamış, ‘son kale’ İdlib için teyakkuz halinde seslerini yükseltmişti.

ABD, Fransa ve İngiltere 3’lüsü yeni hava saldırıları tehdidinde bulunurken, Türkiye batı ülkelerine müdahale etmeleri çağrısı yapmıştı.

İdlib’in sahipleri tarafından özgürleştirilmesi olasılığı halihazırda orada toplanan örgütlerle mezhebi yakınlık ilişkisi kuran Türkiye egemenleri açısından felaket olarak görüldü, neredeyse ‘oyuncağı elinden alınan çocuk’ gibi mızmızlanma hali bir kez daha ayyuka çıktı.

Öncesinde Lazkiye Alevi dağları, Halep il merkezi ve Şam Doğu Guta özgürleştirildiğinde yaşanan ağlaşmalar İdlib özgülünde daha histerik bir biçim almaya doğru giderken imdatlarına Rusya yetişti.

17 Eylül (2018) tarihinde, Putin ve Erdoğan ikilisi tarafından duyurulan Soçi mutabakatı, İdlib sorununa askeri olmayan bir çözüm bulma girişimi başlığıyla öne çıkarıldı.

Saha gerçekleriyle örtüşemeyen bu mutabakata her şeye rağmen şans tanıyan Şam, devlet kurumlarının İdlib’e dönüşüne hizmet etmeyen geçici süreçlere bel bağlamadıklarını da ifade etti.

Şam açısından üstüne basa basa vurguladığı üzere Türkiye’nin Suriye topraklarındaki varlığı açık işgal ve düşmanlık göstergesi sayılıyor.

Soçi mutabakatına geçerlilik sağlayacak maddeler neydi? Hatırlayalım;

-İdlib’i çevreleyen alanlarda 20 km içeriye doğru ‘ağır silahlardan ve selefi teröristlerden arındırılacak güvenli bölgeler.’

-M4 ve M5 otoyollarının diğer illerle karasal bağlantının sağlanacağı şekilde 2018 sonuna doğru ulaşıma açılması.

-Silahlı grupların saldırılarının Türkiye tarafından engellenmesi ve güvenli bölgelerde karşılıklı Türk-Rus devriyelerinin atılması.

Birinci madde için öngörülen 10-15 Ekim zaman aralığı pratikte söz konusu olmadığı gibi Türk ve Rus medyasının mutabakatın uygulanırlığı yönündeki yalan içerikli haber akışı zamanla sönümlenmeye yüz tuttu.

El Kaide menşeli örgütler ve onlarla aleni iş birliği yapan diğer örgütler, mevzilerini terk etmedi, birkaç hurdaya çıkmış tankın çekilme gösterisi haricinde, ağır silahlar geri hatlara kaydırılmadı.

‘Güvenli bölgeler’ diye işaretlenen yerlerde selefi teröristler mutabakat halini kendilerine sağlanan bir tür kalkan gibi gördü, daha çok tahkimatla mevzi ve mevkilerini güçlendirdi.

İkinci maddede vurgulanan otoyolların Halep, Hama ve Lazkiye ile bağlantısının yeniden kurulması kararı vaat olmanın ötesinde pratik bir değer taşımadı.

El Kaide menşeli HTŞ’nin sözde yerel hükümeti M4-M5 otoyolları üzerinde hakimiyetlerini kimselerle paylaşmayacaklarını duyurdu.

Üçüncü maddede geçen kararlar ise ilk ikisi gerçekleşmediği için olasılık dahilinde bile olamadı.

Soçi mutabakatının ilanından sonra Suriye ordusu meşru müdafaa çizgisinde tutumunu korurken, 3 aya yaklaşan bu süre zarfı içinde farklı eksenlerde onlarca saldırıya maruz kaldı, çok sayıda asker ve sivil savunma üyesi terör saldırılarında hayatını kaybetti.

Örnek vermemiz gerekirse; 15 Kasım günü, Lazkiye kuzeydoğu kırsalının İdlib sınırına yakın noktasında bulunan Cub Ahmer mıntıkasında, Suriye ordusunun mevzilerine yönelik gerçekleşen saldırıda 23 Suriye askeri hayatını kaybetti.

Bu kanlı saldırıyı El Kaide bağlaşığı Hurras ed-Din, Ensaru’d-Din (Çeçen selefiler), Ensar el-İslam (Iraklı Kürt selefiler) ve Ensaru’t-Tevhid (Filistinli selefiler) çetelerinin oluşturduğu, adına “Ve Harridi’l-Mü’minin/Ve Mü’minleri Teşvik Et” dedikleri operasyon odası üstlendi.

Takriben Hama kuzey kırsalında da El Nusra/HTŞ ile Ceyşul İzze/ÖSO çeteleri birlikte ordu mevzilerine saldırılar gerçekleştirdi, 11 Suriye askeri hayatını kaybetti.

Tüm bunlar yaşanırken belki de dönüm noktası olacak bir diğer kritik gelişmede, İdlib’de üstlenen El Nusra’nın Halep merkezinde Hamadaniye, Şehba ve Halidiye mahalleleri ile Zahra Cemiyeti semtini hedef alan klor gazı saldırısıydı.

Teröristlerin roketlere monte ettiği klor gazından zehirlenen çoğunluğu kadın ve çocuk 107 sivil boğulma ve solunum güçlüğü çektikleri için il merkezinde faaliyet gösteren el-Razi ve Üniversite hastanelerine kaldırıldı.

24 Kasım günü, akşam saatlerinde gerçekleşen vahşi saldırıda, klor gazlı roketlerin El Nusra’nın kontrolü altındaki Breykiyat köyünden ateşlediği belirtildi.

Suriye Hükümeti bu saldırıyı her yönüyle aydınlatan bilgi ve belgeleri medyayla paylaşmasına, Suriye Dışişleri Bakanlığı gecikmeksizin BM nezdinde girişimlerde bulunmasına rağmen, batı devletleri, işbirlikçi bölge rejimleri ve güdümlü kamuoyları suskunlara oynadı.

Çeşitli ad ve gerekçelerle silahlı terör örgütlerine arka çıkan ABD, AB ve bölge rejimlerinin sözde ‘kimyasal’ hassasiyeti konu kendi beslemeleri selefiler olunca beklenildiği gibi oto-sansür duvarına takıldı.

Türkiye medyası oto-sansürün yanı sıra resmi haber ajans vasıtasıyla saldırganları korumaya dönük asparagas haberlere imza attı, ajans 107 sivilin zehirlendiği insanlık dışı saldırıyı, ‘’Rejim ve Rusya kimyasal senaryosunu uygulamaya koydu’’ (25 Kasım) utanç verici başlıkla gördü.

Soçi mutabakatının tarafı Türkiye yönetimi, İdlib’in yüzde 40’nı kontrol altında tutan İhvan ve ÖSO grupları üzerinden perde arkasında bir meclis çalışması örgütlediği, kuracağı meclisin Hatay Valiliği tarafından görevlendirilecek bir Vali Yardımcısı tarafından denetleneceği bilgisi de yerel kaynaklar tarafından dillendiriliyor.

İdlib’de süregelen de facto duruma son vermekten ziyade burayı mini ihvanistan-mini selefistan temelinde ‘butik devletçik’ gibi kullanma niyetleri var.

Suriye cephesinden bakıldığı vakit, gelişmelerin müdahaleyi zorunlu kılan bir vaziyet aldığı görülüyor.

Özellikle teröristlerin roketatar, havan ve füze saldırılarına maruz kalan Halep, Lazkiye ve Hama’da halk ordunun caydırıcı nitelikte askeri operasyon düzenlemesini istiyor.

İdlib’de terör örgütlerinin baskısı altında olan, örgütlerin aralarındaki alan hakimiyeti çatışmalarından bunalan kitlelerin gözü kulağı da Suriye Ordusu’nda.

NATO mücahidi teröristlerin kümelendiği Lazkiye kuzeydoğu, Hama kuzey, İdlib güney, Halep batı kırsallarının temizliği savaşın yaralarını sarmaya başlayan Suriye halkını daha da cesaretlendirecek, devlet ve ordunun her karış toprağını özgürleştirme kararlılığını perçinleyecektir.

Son günlerde medya kaynaklarına da yansıdığı gibi, Suriye ordusu, sorunlu alanlara zırhlı birliklerini ve elit kuvvetlerini sevk etmeye başladı.

Halep’te gerçekleşen klor gazı saldırısının ardından askeri liderliğin karadan operasyon seçeneğini tekrardan gündemine aldığı, hızlanan hazırlığın buna işaret ettiği vurgulanıyor.

2019, askeri ve diplomatik sahada gelişmelerin ardı sıra gündemden hiç düşmeyeceği, ezber bozucu ve kader tayin edici günlere gebe olacaktır.