Dr.Mustafa PEKÖZ | İran’ın Stratejik Hakimiyet Alanında: Suriye

İran’ın bölgesel stratejisinde Suriye’nin yeri oldukça önemlidir. Küresel güçlerin saldırdığı ve tasfiye etmek istediği Esad rejiminin varlığını devam ettirmesi İran için hayati derecede önemliydi. Çünkü Suriye’deki iktidarın değiştirilmesi ve özellikle Sünni merkezli bir iktidarın kurulması Ortadoğu’da S. Arabistan’ın hâkimiyet alanını güçlenmesine paralel olarak İran,  ABD-NATO merkezli küresel güçlerin doğrudan saldırısına maruz kalacaktı.

musatafa.pekoz@kuzgunportal.com facebook.com/mustafa.pekoz1965 @MPekz

Suriye’de rejim değişikliği bir bakıma savaşın doğrudan İran’a taşınması anlamına gelecekti. İran Şii İslam rejimi bu tehlikenin farkındaydı ve Esad rejiminin askeri, politik ve ekonomik olarak ayakta kalması için bütün gücünü kullandı. Savaş dönemi boyunca Suriye’de halkın yaşamı için gerekli olan zorunlu ihtiyacı olan tahıl ürünlerinin tamamı İran tarafından karşılandı. Türkiye-Katar-S. Arabistan, Suriye’deki İslamcı örgütlere askeri, ekonomik ve politik desteği sunarlarken İran’da tersine Esad rejimine koşulsuz destek sundu.

Müdahale Öncesinde Suriye’de Etkin Olan Batı

Suriye’nin Arap ülkeleri ve Türkiye ile olduğu gibi Avrupa ülkeleriyle ticari-pazar ilişkileri oldukça geniştir. Örneğin 2009 yılında Suriye’nin başlıca ihraç pazarları arasında Almanya’nın yüzde 20, İtalya’nın yüzde 10 ve Fransa’nın yüzde 8’lik bir payı bulunmaktadır. Türkiye ile çok ciddi politik ilişkileri bulunmasına rağmen ihracattaki payı yüzde 6’dır. İthalat payında ise Çin ile yüzde 15, Türkiye ile yüzde 10, Rusya ile yüzde 8 ve İtalya yüzde 7 gibi ülkeler ön plana çıkıyor.

Ülkenin yarısına yakını çöllerle kaplı olmasına rağmen Suriye bir tarım ülkesi olarak bilinmekledir. Fırat havzası boyunca önemli tarım yatakları bulunmakta ve aynı şekilde tarımsal ihracatta önemli bir alan olarak ön plana çıkmaktadır. Suriye son 5 yıldır bölgesel savaşın merkezinde bulunan bir devlettir ve ekonomik göstergeleri hakkında her hangi somut bir bilgi bulunmamaktır. Savaş öncesi döneme dikkat ettiğimizde örneğin 2009 yılı verilerine göre Suriye’nin GSYİH’si 99,5 milyar dolardır. Kişi başına düşen gelir ise 4.900 dolar civarındaydı. Bunda keşf edilen ve üretimine başlanan petrol ve doğalgaz gelirlerinin de bir payı olduğu biliniyor.

Suriye’de son yıllarda önemli petrol rezervleri tespit edildi ve iç savaş öncesinde günlük 700 bin varil civarında üretim yapılmaktaydı. Örneğin sadece Oudeh sahasında 2,4 milyar varil petrol kapasitesinin olduğu tespit edildi ve günlük üretim ise 60.000 varile yükseltildiği belirtilmiş. Petrol arama ve işletme hakkı önemli oranda ABD şirketlerine verildi. Suriye Petrol Şirketi (SPC) Hindistanlı Oil & Natural Gas Corporation (ONGC) ve ABD’li Improved Recovery Group’tan oluşan Konsorsiyum petrolün çıkarması ve üretimi işini yürütmektedir. Ayrıca SPC Hırvat INA Industries Nafta ve ABD’li Veritas DGC Inc. ile Akdeniz’de Offshore aynı şekilde petrol arama ve üretme faaliyetini yapmaktaydı.

Suriye petrole paralel olarak doğalgaz rezervleri bakımından da potansiyeli yüksek ülke olarak görülmektedir. Suriye’nin gaz rezervlerinin 900 milyar m3’ten fazla olduğu tahmin edilmektedir. Günlük gaz üretimi yaklaşık 35 milyon ft3 civarındadır. Suriye’nin bilinen ve keşfedilen rezervlerin bugünkü verilerine göre 40 yıl devam edeceği hesaplanmaktadır. Ayrıca Mısır, Lübnan ve Suriye üçlüsü olarak doğalgazını pazara sunmak üzere 1 milyar dolar değerinde bölgesel boru hattı kurulması için bir anlaşma imzalandı. Boru hattının Mısır’ın kuzeyinde yer alan hattın Mısır ve Ürdün arasındaki bölümü tamamlanan boru hattı inşaatının Ürdün-Lübnan hattı üzerinden Suriye’ye bağlanması planlanıyordu. Projenin diğer önemli bir ayağı da Suriye üzerinden Türkiye’ye bağlanmasıydı.

Tespit edilen petrol ve doğalgaz rezervleri dikkate alınarak Suriye’nin orta düzeyde enerji kaynaklarına sahip olacağı düşünülmektedir. Özellikle Akdeniz havzası dikkate alındığında enerji yatakları açısından ciddi bir potansiyel bölge olarak görülmektedir. Bu nedenle Suriye sadece bölgenin politik dengeleri bakımından değil aynı zamanda olası enerji potansiyeli bakımından da önemsenmektedir.

Küresel güçlerin Ortadoğu’daki bölgesel ilişkilerinde Suriye, önemi artan bir ülkedir. Ham petrolün büyük kısmını AB ülkelerine ihraç etmesi ve ayrıca genel olarak ithalat ve ihracat açısından da AB ülkeleriyle yakın bir ilişki içinde olması, Suriye’nin bölgesel ve uluslararası ilişkilerinin arka planının da çok farklı oluğunu gösteriyor. Suriye üzerinde yürütülen hâkimiyet mücadelesinin esası, Suriye’nin jeo-ekonomik kaynakları bakımından artan rolünün çok önemli bir etkisi olduğunu vurgulamak gerekiyor

ABD-Rusya’nın Suriye Rekabetinde İran

Küresel ve bölgesel güçlerin Suriye politikası esasen Ortadoğu’ya yönelik izlenen stratejinin belki de en önemli halkalarından birini oluşturuyor. Bu açıdan Suriye’de kaybeden güç hem Akdeniz havzasının bütününde, hem de enerji kaynaklarının bulunduğu merkez Ortadoğu bölgesindeki denklemin dışında kalacaktır. Küresel ve bölgesel güçlerin jeo-politik stratejisinde Suriye’nin ön plana çıkmasının teme nedeni, bölgesel değişimin önemli bir parçasını oluşturmasıydı. Suriye’de iktidar rejim değişikliği aynı zamanda bölgede devletlerinin yeniden dizayn edilmesinin ilk adımı olarak belirlendi. ABD merkezli küresel sistemin ana hedefi İran rejiminin darbelenmesi ve aşamalı olarak Kafkasya ve Orta Asya’ya doğru egemenlik alanlarının genişletilmesi ve Rusya’nın yeniden kuşatılmasıydı. ABD, Afganistan, Irak ve Libya’daki gelişmeleri dikkate alarak, Suriye savaşına Irak’ta olduğu gibi doğrudan müdahil olmayı tercih etmedi. Amerikan Dışişleri Bakanlığı eski yetkililerinden Anne-Marie Slaughter, Suriye’nin iç politik durumundaki karmaşıklığı şu cümlelerle ifade ediyor: “Suriye ne Kosova ne de Libya. Suriye çok büyük bir ülke ve çok istikrarsız bir bölgede. Hızla topyekûn bir savaşın eşiğine geliyor. Muhalefet bazı bölgelerde kontrolü sağlamasına rağmen kendi içinde bölünmüş bir halde ve Suriyelilerin tümü Esad’ın iktidardan uzaklaştırılması gerektiğini düşünmüyor. İktidar değişikliğinin Suriyelilerin kendisi tarafından desteklenmesi ve hayata geçirilmesi lazım”[1] değerlendirmesinde bulunarak Obama yönetiminin Suriye politikasındaki değişimin ilk işaretlerini veriyordu. Bu politika değişikliğinin arka planındaki önemli gerekçelerden biri de, Pentagon’un İran’a yönelik izlediği stratejinin değişmeye başlamış olmasıdır. İran ile doğrudan savaşmak yerine, uluslararası güçlerle birlikte ortak bir anlaşma ile yeni bir dönemi başlamaya karar vermiş olmasıdır. Obama yönetiminin İran rejimine karşı askeri seçeneklerden önemli oranda vazgeçmesi Suriye’deki savaşın yönünü de etkiledi.  Trump ise Obama’nın İran politikasını eleştirdi ve Güvenlik Konseyi1+Almanya ile İran arasında imzalanan anlaşmadan çekildi. Böylelikle İran’ı yeniden hedef tahtasına oturttu.  Özellikle Yemen ve Suriye’deki artan etkinliğine karşı bir kısım askeri, politik ve ekonomik önlemler almaya başladı.

Şam’daki rejimin iktidarını daha uzun bir süre devam ettirmesi özellikle Rusya için son derece önemliydi.  Bu nedenle Rusya ve Çin, Birleşmiş Güvenlik Konseyinin kararıyla Suriye’ye yönelik askeri bir harekete izin vermeyeceklerini birçok defa deklare ettiler. Interfax Haber Ajansı’na bir değerlendirmede bulunan Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Gennady Gatilov şunları söyledi: ”Biz her zaman, Suriye’ye dışarıdan müdahale edilmesine kesin şekilde karşı çıktık; çünkü böyle bir hareketin, durumu hem Suriye hem de bölgenin geneli için kötüleştireceğini düşünüyoruz.” Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Liu Weimin de, ‘Suriye’ye dış müdahalede bulunulmasına ve kuvvet yoluyla rejim değişikliğine karşı olduklarını’ belirtti ve ‘şiddete derhal son verilmesi ve bir an önce siyasi diyaloğa başlanması” gerektiğini ifade etti. ABD ve AB, Suriye krizinin anahtar ülkesinin Rusya olduğunun farkındalar. AB Temsilcisi Van Rompuy başkanlığında bir heyet Rusya’nın St. Petersburg kentinde Devlet Başkanı Vladimir Putin’le bir araya geldi. Heyetin, “Çabalarımızı eşgüdümlü bir şekilde yürütmeliyiz, bunu, hem olası bir iç savaşı önlemek hem de üzerinde anlaştığımız ortak mesajları belirlemek için yapmalıyız” biçimindeki değerlendirmesi, Suriye meselesinde çözüm gücünün Rusya olduğunu ortaya koyuyor.

Rusya’nın Akdeniz’i kontrol eden tek askeri üssü Suriye’dedir. Esad sonrası politik denklemde bu askeri üssün hiçbir güvencesinin olmayacağını bildiği için Suriye’den vaz geçmeyeceği çok net olarak anlaşıldı. Rusya’nın Ak Deniz’in kontrolü ve Ortadoğu’da stratejisinde oyun kurucu olabilmesi için Esad rejiminin korunması ve Suriye savaşının askeri dengesini değiştirmek için doğrudan müdahaleye karar verdi. Rusya’nın Suriye’de karar verip uyguladığı askeri operasyon, sadece İslamcı örgütlerin yenilgisiyle sonuçlanmadı, ABD’nin doğrudan askeri müdahalesinin olanaklarını bütünüyle ortada kaldır. ABD, Suriye’de kalıcı bir güç olmak için PYD/YPG merkezli Kürtlerle ittifak yapmaya yöneldi.

ABD ile Rusya arasında devam eden Suriye rekabetinde, İran’ın askeri ve politik etki alanı da etkili bir faktördür. ABD, Fransa hatta İngiltere, Suriye’de ortaya çıkan fiili durum nedeniyle askeri bulundururken, Rusya ise tersine Esad rejiminin çağrısı üzerine askeri kuvvetlerini aktifleştirdi. Bu küresel güçler dışında Ankara, El Bab ve Afrin bölgelerini askeri olarak kontrol ediyor. İran ise tıpkı Rusya gibi Esad rejiminin çağrısı üzerine bölgede ciddi bir askeri güç bulunduruyor ve bu durumu  hakimiyet alanı için meşru bir statü olarak değerlendiriyor.

İran’ın Suriye Stratejisi: Ak Deniz’de Askeri ve politik Güç olmak

Bölge ülkelerinin oluşturduğu politikalar, küresel güçlerin belirlediği stratejiye paralel olarak değişirken, her ülkenin kendine özgü bir kısım bölgesel çıkarları da sürecin önemli bir parçasını oluşturmaya devam ediyor. Bu ülkelerde ilk sırayı İran alıyor. Suriye’de askeri ve politik stratejinin en önemli yanı ise İran’ın Suriye’de dengeleri doğrudan belirleyen bölgesel bir güç olarak ön plana çıkmış olmasıdır. Tahran’ın Suriye stratejisi çok yönlü olup sadece İran’ rejimine yönelik gelebilecek olası saldırıları bertaraf etmek değil esasen Ortadoğu’nun lider ülkesi olarak önemli bir işlev görecektir. Bu nedenle İran, Suriye iç savaşının aktif bir tarafıdır. Suriye ordusu ile birlikte binlerce devrim muhafızı, muhaliflere karşı savaşıyor. Devrim muhafızları Irak üzerinden çok yoğun bir şekilde Suriye’ye aktarıldı. Aynı şekilde Lübnan’da fiilen İran’ı temsil eden Hizbullah askeri güçleri, Esad rejimini desteklemek için Suriye’de savaşa dâhil oldu. Suriye’nin geleceği İran için durum çok daha stratejikti. Esad’ın yenilgisinin politik sonuçları İran için çok daha sarsıcı olacaktı ve küresel güçlerin İran’ı yeniden dizayn etmesinin önü açılacaktı. Küresel güçlerin İran stratejisinin farkında olan Molla rejimi, Suriye sorununu Türkiye gibi kendi iç politikası olarak gördü ve savaşan gücüyle doğrudan taraf oldu. Esad askeri güçlerinin kara operasyonlarında başarılı bir noktaya gelip inisiyatifi ele geçirmesinin en önemli etkinlerden birisi de, binlerce devrim muhafızının Suriye ordusu gibi birçok cephede savaşa dâhil olmasıdır.

İran’ın Suriye savaşı, esasen Şii geleneğinin bölgede artan etkinliği ve 21.yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu dizayn edilirken,  bölgesel bir güç olarak masada oturmak istemesiyle bağlantılıdır. Suriye’de Esad rejiminin devamı, esasen İran’ın başarısı olarak görülecek ve denklemin önemli bir gücü olarak ön plana çıkacaktı. Süreç bütünüyle bu politik hareket planı çerçevesinde ilerliyor. Başta IŞİD ve El Nusra olmak üzere radikal İslamcı örgütlerin stratejik olarak yenilmiş olmaları, İran’ın Suriye’deki askeri etkinliğine paralel olarak politik etkinliğini de arttıracağı artık kabul görüyor.

İran’ın Suriye stratejisi tam olarak neyi ifade ediyor: İran bölgesel liderlik stratejisini uygulamaya koyarken iki noktayı önemsiyor. Birincisi İran’ın fiziki tarihsel sınırlarını korumak ikincisi ise jeo-politik sınırlarını genişletmektir. Daha önce vurgulandığı gibi İran’ın Yemen, Irak ve Suriye hamleleriyle geleneksel fiziki sınırlara yönelik saldırıları önemli oranda boşa çıkarttı. ABD’nin obama döneminde izlediği politikayla İran’a yönelik askeri operasyon ikinci plana düştü. Rusya ve Çin’in aktif desteğiyle özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyinde her hangi bir kararın çıkmamasıyla bölgesel krizi önemli açıdan atlattı. İkincisi ise Şii iktidarın öncelikli stratejisi jeo-politik sınırları genişletilmektir. İran’ın Suriye hamlesinin en önemli halkası askeri ve jeo-politik olarak Ak Deniz sularına açılma hamlesidir. Tahran ile Şam arasında artan stratejik işbirliği, İran’ın askeri, ekonomik ve politik hakimiyet alanının Ak Denize doğru uzanmasının önünü açtı. Böylelikle Türkiye ve S. Arabistan’ın Suriye’deki rejimi değiştirip Sünni bir iktidarla İran’ı çevreleme stratejisi tamamen çöktü. Çöken Sünni hilal yerine İran’ın geliştirdiği çembere alma stratejisi, Suriye üzerinde yaşam buldu.

İran’ın önümüzdeki yıllarda Suriye’de askeri, ekonomik ve politik etki alanı oldukça genişleyecektir. Bunun bir başka anlamı İran hem öncelikli düşmanı olarak gördüğü İsrail ile jeo-politik sınır komşu olacaktır hem de Lübnan’da Hizbullah ile fiziki teması doğrudan sağlamış olacaktır. İran, Suriye’deki rejimin yeniden organizasyonunda önemli bir rol alacak ve özellikle askeri örgütlenmesini kendi ihtiyaçlarına göre planlayacaktır. Rusya-İran ittifakının en somutlaşmış hali olan Suriye’de iki devletin stratejik çıkarlarına göre bir planlama yapılacağı açıktır. Rusya, Şam’daki iktidarın yapışıla hiç şüphesiz ilgilenecektir. Özellikle PYD ile Esad rejimi arasındaki politik ilişkiler ve Suriye’de kurulacak rejimin yapısı hakkında ciddi bir rol üstlenecektir. Ancak esas sorunu Suriye’deki kara ve deniz askeri üslerinin en azında 25 yıllık geleceğini garantiye alacaktır. Suriye’nin devlet yapısı yeniden yapılandırılırken bu husus Rusya için son derece önemlidir. İran ise Şam’daki iktidarın iç örgütlenmesiyle daha çok ilgilenecektir. Bu nedenle Suriye’de devletin askeri-politik yapısının örgütlenmesinde tahmin edilenden çok daha fazla etkili olacaktır. Böylelikle Şii çemberinin Ak Deniz ayağını sağlam zeminlere oturtmak için gerekli önlemleri alacaktır.

İran’ın Suriye üzerinde artan etkisi, jeo/politik komşusu İsrail ile ilişkilerine yeni bir boyut kazandıracağı açıktır. Burada öncelikli olarak Lübnan’ın iç politik sürecine daha fazla müdahil olacak, Hizbullah’ın politik etki gücüyle askeri gücü birbirine paralel olarak daha fazla güçlendirilecektir. Filistin meselesine geçmişten çok daha fazla ilgilenecektir. Bütün bunu planlamalar özellikle Şam üzerinde gerçekleştirecektir.

İran, Şam’daki iktidarı oldukça önemsiyor ve jeopolitik hamleleri için de son derece önemlidir. Ancak İran’ın Irak’ta farklı olarak alt dinamikleri sanıldığı gibi güçlü değildir. Suriye nüfusunun yaklaşık % 75’i Sünni Araplardan oluşuyor. Sünni Araplar kazanılmadan, Suriye’de uygulamaya konulmak istenen strateji her zaman önemli zafiyetlere yol açar. Bugünkü askeri-politik koşullar içerisinde Şam rejiminin kazanmış olması, politik istikrarın kalıcı olacağı anlamına gelmez. İran, Kürtlerle Şam rejimi arasında politik bir anlaşmayı teşvik eder ve destekler. Ancak nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünni Arapları politik sürece dahil edecek ve iktidara ortak edecek politikalar geliştirilmeden, Suriye’de kalıcı bir güç olmak oldukça zordur. Bu reel durum hem Rusya hem de İran için geçerlidir.

Suriye savaşının bugünkü reel durumu dikkate alındığında İran, ABD-İsrail-S. Arabistan üçlüsünün kuşatmasına rağmen Şam yönetimine verdiği askeri-politik destek, Akdeniz jeo politikası bakımından ciddi bir başarı elde etti denebilir. İran’ın Suriye üzerinde Ak denize jeo-politik sınır olmaya başlaması, güç dengelerini değiştirecek ciddi bir adımdır.

İsrail’in Rusya’nın uçağını düşürmede onadığı rol, Moskova’nın İran-İsrail dengesini İran lehine değiştirmeye başlaması, Suriye’deki savaşın boyutlarını çok yönlü etkileyecek gelişmenin bir parçası olarak ele almak gerek.  Suriye savaşındaki hakimiyet mücadelesi İsrail-İran ilişkilerini çok daha fazla gerecektir. Kimin etkili olacağında ABD-Rusya ilişkileri de etkili olacaktır.

[1] http://www.bbc.co.uk/turkce/basinozeti/2012/05/120528_pressreview.shtml