Bahadır EREN | Pansiyon Huzur ya da bir küçük burjuvanın dramı

İrfan Yalçın’ın ilk romanı olan Pansiyon Huzur, h2o Yayınları tarafından Edebiyat Belleğimiz dizisinin dokuzuncu kitabı olarak yeniden basıldı. Pansiyon Huzur 1974 yılında Milliyet Roman ödüllerinde yarışırken ikincilik ödülüne layık görüldü. İrfan Yalçın o seneki ödül töreninde ikinci omuştu. O sene  ödülü kazanan roman ise Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanı olurken, üçüncülük ödülünü ise Sulhi Dölek’in Korugan isimli romanı almıştı.

Facebook: www.facebook.com/bhdreren
Twitter: @bahadireren
Instagram: bahadirern

Pansiyon olarak işletilen bir evde, pansiyonun müşterilerinin hikayeleri etrafında, pansiyon sahibinin yaşamını konu alan kitap, karakterleri ile toplumun tüm kesimlerinden bireylerin düşünce yapısını ve davranışlarını ortaya koyuyor.

Kitapçı dükkanı işleten anlatıcımız, üniversitede okuyan öğrenci sosyalist bir öğrenci, bir fabrika işçisi, şiddet görmüş bir kadın, bölgenin esnafları, gemi kaptanı ve bir müfettiş kitabın ana karakterlerini oluşturuyorlar.

Zengin olmak hayalleri kuran pansiyon sahibi İnci karakteri, bencilliği ve insanları kullanma alışkanlığıyla tipik bir küçük burjuvanın davranış kalıplarını anlatıyor. Yokluk anında pansiyondaki herkes ile iyi geçinen İnci, eline para ve mevki geçtiği nadir anlarda ise çevresindeki insanlara adeta bir kral edasıyla davranıyor. Ona para kazanmak için tercih ettiği pijama dikim ve satım işinde yardımcı olan tüm pansiyon sakinlerini eline geçen ilk fırsatta ezerek hiçe sayıyor. Başarısız olacağını anladığı andan itibaren tüm suçu çevresindekilere atan İnci, adım adım kendini yalnızlaştırıyor ve kendi sonunu da hazırlıyor.

Kitapta yer alan şirket sahibi ve Sayıştay üyesi karakterleri ise gücü elinde bulunduranlar egemen sınıftan olmasalar bile o sınıfın bireylerinin söz konusu kendileri olduklarında ahlak ve toplumsal kuralları nasıl işlerine geldiği gibi kullandıklarını ortaya koyan karakterler durumunda.

Diğer yanda ise kitap satıcısı ana karakter, öğrenci ve fabrika işçisi ile birlikte mahalledeki ayakkabı boyacısı tarzı toplumun alt kesimindeki insanların davranış kalıplarını ortaya koyuyor. Baştan söyleyelim ki, İrfan Yalçın bu karakterleri çok iyi analiz ederek, kitabın akışında gelişen olaylarda karakterlerin verdikleri tepkilerde onların sınıfsal karakterini son derece net ortaya koyuyor.

İrfan Yalçın karakterlerin sınıfsal konumlanışında dışarıdan tarafsız bir anlatıcı konumunda değil. O tarafını son derece ortaya koyuyor. Egemen sınıfın işlerini düzenleyen bürokratların yaşamlarını anlatırken, onların her şeyi yapma hakkını kendilerinde görürken, toplumun en altındaki insanların davranışlarını ‘ahlak’, ‘etik’ vb. ilkelerle nasıl eleştirdiğini ve bu tabakanın tüm yaşamına sinmiş o ikiyüzlülüğünü son derece güzel örneklerle tarif ediyor.

Örneğin, trafik polisi olan karakterimiz rüşvet olarak almış olduğu bir çanta dolusu parayla pansiyonda İnci’yi ziyaret ediyor. Fakat İnci’nin tüm ısrarlarına rağmen ona insanların belki de bir günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir miktar parayı borç vermeyi reddediyor. Ya da kitabımızda egemen sınıfın en önemli bürokratlarından biri olan Sayıştay üyesinin öğrenci olan Umut’un polisler tarafından gözaltına alınmasına ilişkin sosyalistlere ve öğrencilere ‘ahlak olacak önce. Ahlak her şeyin başıdır.’ diyerek ders vermesinin ardından İnci, ‘O zaman senin baban ahlaksız!’ dedikten hemen sonra sinirlenir ve ‘Sözlerini geri al benim babam bir saygıdeğerdi’ der.  İnci ‘Sen anlattın babanın tapuda çalışırken rüşvet alıp seni okuttuğunu’ demesinin ardından, ‘Bunun ahlaksızlık neresinde? Hem herkes rüşvet alıyor’ cevabını verir.

Yine bir başka diyalogda, okuldaki eylemlerde yaralandıktan sonra polisler tarafından hastaneye kaldırdığı iddia edilen bir öğrencinin babası pansiyona gelir ve Umut’a oğlunu sorarken orada bulunan Sayıştay üyesinin babaya ‘çocuğunuzu iyi yetiştirememiş, iyi ahlak verememişsiniz. Cennet gibi ülkeyi ne hale getirdiler’ demesi üzerine şu cevabı verir: ‘Beyefendi, bir ömür boyu karın doyurmak için yapılan çırpınmalara hayat diyorlar bu ülkede. Oysa hayat, karın doyurduktan sonra yaşanılan doğru, haklı, temiz zevklerdir. Bir işçi ya da memur sekiz saat çalıştıktan sonra, bir de gece işi bulup çalışırsa buna hayat değil işkence denir. Adam yirmi beş otuz yıl çalışmış emekli olmuştur. Ama yine de çalışmak zorundadır. Özel bir yerde iş bulur. Zorunludur buna. Peki nedir bu? Yaşamak mıdır? Ancak öldükten sonra dinlenebilenlerin çoğunluk olduğu bu ülkeye nasıl cennet dersiniz siz?’

Kitabı okurken, her karakter hakkında uzun uzun düşüneceğiniz örnekler o kadar çoğaltılabilir, her bir karakter çok daha derin incelenebilir ama bu tarz bir çalışma, amacı kitabı tanıtmak olan bu yazının konusunun çok daha ötesinde bir çalışma olacaktır.

Bu yüzden ben sizlere Pansiyon Huzur’u okumanızı tavsiye ederek yazımı sonlandırırken, fırsatı olan okuyucularımızın h2o yayınlarının Edebiyat Belleğimiz serisine göz atmasını şiddetle tavsiye ederim. Serinin şu an dokuz kitabı basıldı ama diğer kitaplar da yolda.

Hepinize keyifli okumalar. Son olarak kitap tavsiyelerinizi bahadir.eren@kuzgunportal.com adresinden benimle paylaşabilirsiniz.