Murat UTKUCU | Anlamayı anlamak !

ANLAMAYI ANLAMADAN 
FUNDAMENTAL MİLLİYETÇİ İKTİDAR TAHAKKÜMÜNDE DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK!

  Kanaatler, hakikatin yalanlardan daha tehlikeli düşmanlarıdır.(*)
Friedrich Nietzsche

murat.utkucu@kuzgunportal.com
facebook.com/utkucu

12 Eylül 2010 Referandumu, bir dönüm noktasıydı.  Freni patlamış kamyon gibi bugün bilinmeze doğru son sürat giden bir ülkede fren hortumunun kesildiği tarih. Oysa hikâye epey eskiydi:  12 Mart 1971’in yarım bıraktığı operasyonu, Eylül Darbesi tamamlarken, cunta eliyle reorganize edilen devletin mutlak merkezileşmesine giden yolun taşları, darbeden yirmi yıl sonra Referandum ile örülecekti. Üstelik Kürt meselesini çözmek ve daha fazla demokrasi iddiasıyla destek istenen bir referandumla!

Cemaatin,  son bir hamleyle, ordu içindeki taraftarlarını kışladan çıkartarak başlattığı ve başarısız olacağı ilk dakikadan belli kanlı kalkışma sonrası ilan edilen Olağanüstü Halden yıllar önce,  karanlık bir rejimde karar kılındığını anlamak için kahin olmak gerekmiyordu.  Bugün, istikamet neresi, bilemiyoruz. Ekonomik ve siyasi krize karşı ayakta kalabilmek için rejim, bir dış savaş arzulayacak kadar açmazda. An itibariyle ekonominin düze çıkması –ceteris paribus- iki yıl alabilir. Emekçi sınıfları dibe çekecek dev bir dalga kıyıları dövmeye başladı. Dalganın sistemi de silip süpürmemesi için otoriter duvar, gün be gün yükseliyor. Sabah uyandığınızda, legal ve meşru olan, o sınırsız devlete karşı suçlar kataloğuna dâhil ediliyor gün sonunda.  Cumartesi annelerinin tarihe mal olmuş eylemi, bir anda terörizmle ilişkilendirilirken aynı hafta, AB ile ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin bir kara komedi sahnelenebiliyor. Dört bakanın ortak basın açıklamasından söz ediyoruz.  Oğluna pantolon alamadığı için intihar eden işsizi haberleştiren gazeteci gözaltına alınıyor ve adli kontrol şartı ile serbest bırakılıyor.  Yoksullukla ilişkili her haber artık suç kategorisinde. Sultan Hamid paranoyası her yerde. Çünkü krizin büyüklüğü iktidarı kaybetme korkusunu tetikliyor.

Siyasal baskı üç koldan ilerliyor: 1.Despotik devletin içişleri mekanizması, sürekli “suç” üretmekle meşgul. Kolluk kuvvetleri,her türlü hak arama eylemini terör faaliyeti olarak kodluyor ve saldırıyor. 2.Yargı mekanizması, bu kodlama üzerinden önüne gelen- getirilen her dosyaya, siyaseten ceza kesiyor. Yasaya uygun demokratik eylem böylece tarihe karışırken yurttaşlara gözdağı veriliyor. 3.  Kendini hiçbir değerle bağlı görmeyen medya eliyle, kamuoyu manipüle edilirken aynı anda iktidarın sınırsız bir güçle mücehhez olduğu yirmi dört saat işlenerek muhalefete zayıflığı hatırlatılıyor.Üçüncü kol  önemli: Muhalefetin eleştirel frekansını bozarak, akıl kanalına sızmak gibi amacı var.  İktidar’ın  söylem ve hamleleri karşısında sürekli kontrpiyede ve savunmada kalan muhalefeti yönlendirmek daha kolay

İkna, iktidarın temelidir. Birçok araçla bu mekanizma inşa ediliyor. Sopa, en bilineni ve dolayısıyla en etkilisi.  Ama sürekliliği sağlamıyor. Havuç yani ödül ve besleme politikaları sopanın kaba yüzünü unutturuyor. Yapılması gereken ise sopayı, meşru,-Allah’ın Sopası- ; gerekli, -Şeriatın kestiği parmak acımaz!-; hatta sevimli –Vurduğu yerde gül biter!- kılmak; hatta kitlesini sopanın kendisi olduğuna ikna etmek. Bunun için kullanılan bir araç var: Megafon. En kaba tanımıyla propaganda faaliyeti; en geniş anlamıyla bu faaliyetin şekillendirdiği  gündelik düşünme ve  davranış kalıpları anlamında Kültür!

Fundamental milliyetçi ideoloji ile tahkim edilmiş kitle destekli bir devlet ideolojisi olarak inşa edilen Reisokrasi,  2071 hedefine ulaşabilmesinin yolu olarak “Kültür”ü görüyor. İmam Hatip eğitimiyle donatılmış genç nüfusun mesela Gençliğe Hitabe’de rejimi koruma görevi verilen kitlenin yerini alması tasavvur ediliyor. Amaç, iktidarın her dediğine biat eden, asgari olarak iktidar gibi düşünebilen bir nesil yaratmak. Güzel de mesela medya,  nasıl ve ne seviyede bir donanım üretmeyi hedefliyor?

Az bilginin yeterli görülmesi bir yana düpedüz bilgisizliğin yüceltilmesi;  yerine doğuştan gelen dinsel ve ulusal kimliğin ikamesi; her türlü meselenin düşman üzerinden tanımlanarak küçümsenmesi ve bu minvalde analitik düşüncenin  başka sorguları da beraberinde getirme riski nedeniyle tehdit sayılması, merkezi aklın, kayıtsız şartsız kabulü donanım aksamını  özetliyor.  O uçsuz bucaksız iktidar medyasında Saray’a yönelik küçük bir uyarı bile reveranslar eşliğinde, bin dereden su getirerek yapılabiliyor bugün. Sahibinin sesleri de dehşetle korkuyor. Çünkü nemalanma boyutu o kadar muazzam ve nemalananlar da o kadar niteliksiz ki kimse cennetten kovulmak istemiyor. Köşesine çekilip fakir ama haysiyetli kalem olmak peki? Bu âlemde böyle biri henüz görülmedi.

Megafon’un gücü, fikrî niteliğinde değil. Siyasal İslam,  on beş yıllık AKP  iktidarında, içinden  entelijansiya çıkaramadı. Onca paraya pula, olanağa, okunuyor ve satılıyormuş gibi yapılan basılı ve görsel yayınlara rağmen ortada ne düşünsel derinlik,  ne ideolojik incelik ne bilgi birikimi ne de bunlara sahip bir aydınlar kulübü var! Yazıyor olmak yazma fiilinin hakkını veriyor demek değil. Kapasitenin yokluğu bir yana zaten buna izin veren de yok. Oysa ki seksenli yıllarda  solun ezilmesiyle  ortaya çıkan boşluğu da değerlendiren Siyasal İslam, o dönemde sahiden de  entelektüel damara sahip olma  çaba ve iddiasındaydı.  Sekülerizmin düşünsel sandığını sırtlayıp dinsel taassubun dışına çıkmak ve Sünni İslam’ın darlığını aşmak için sola temas etmek gibi bir derdi vardı. Medine Vesikası’nın bir demokrasi bildirgesi olarak lanse edilmesi bu döneme rastlar.  Belgenin içeriği ve tarihselliği bir yana  böyle bir yorum, dönemin  ruhunu yansıtıyordu.

On beş yıllık AKP döneminde Siyasal İslam,  bırakın entelektüel aşkınlığı, modern dünya ile İslam toplumu arasında köprü kuracak hiçbir düşünsel üretime imza atmadı, gelenekten ayrıştıracak hiçbir somut proje ortaya koyamadı. Yapılan, Freud, Focuault ya da Lacan, bazen Marks, yeri geldiğinde Boudrillard, çokca Arent olmak üzere batının fikri zenginliğini gardrop gibi alıp bağlamından kopartarak dinsel taasuba giydirmekten ibaret olacaktı. Dinin fundamental gövdesini örtmekten başka hiçbir işlevi olmayan bir konfeksiyon.

Entelektüel yetersizlik, iktidar soytarısı olma arzusunun sonucuydu biraz da. Ama iktidarın dayattığı kültürün tahribatı sadece  fundamental milliyetçi ideolojiye biat edenleri vurmadı. Popüler düşünce ve davranış kalıplarını yönlendiren propaganda makinesi anlamında AKP Megafonu, önüne geleni formatlayacaktı. Cehalet, itaat ve biat kültürü; az bilgiyle çok fikir sahibi olma iddiası, kanaatlerle anlama ve sorunlara çözüm üretme sığlığı, muhalif kitleyi de cezp etmiş görünüyor.  Bunda, iktidarın saldırgan ve uzlaşmaz dili ile mütemadiyen aşağılanıp  gayrimeşru ilan edilen kitlelerin bu akıl dışılığa aynı araçlarla yanıt verme çabasının da payı olabilir.  Siyasal cepheleşmenin sertliği, olayları;  orijinalliği ile ele almayı geri plana iterken olguların analizine; bütünsel, mukayeseli ve tarihsel bakış geriye düşebiliyor. Bu nedenle, “gerçek” denen ve çoğu kez kurarak ya da sökerek ulaşılabilen süreçler silsilesiyle araya, nesnelliği koruyacak mesafe koymak gittikçe zorlaşıyor.  Kaldı ki İlahiyat cübbeli mevcut resmi ideolojinin öncesinde ancient regime’in kalpaklı İdeolojisi de benzer düşünsel arazları taşıyordu.  Bugün iktidar partisi ve sistemin reisine tutkuyla bağlı “yüzde elliyi” kınayanlar, doksanlı yıllarda Time dergisinin açtığı “Yüzyılın Lideri” yarışmasında, diğer yüzde ellinin nasıl da gözü kara bir iman ile Mustafa Kemal’i birinci seçtirtmeye çalıştığını hatırlıyorlar mı?   Bu iki farklı ideolojik damardan beslenen kitle, mesela 1071’de boş bir Anadolu’ya Türklerin geldiğine dair safsataya hep birlikte inanmaya devam ediyorlar. Aynı şekilde 1914’te nüfusun yarısı Hıristiyan iken, beş yıl gibi bir sürede bu “yarının”  nasıl sırra kadem bastığı hususunda kafalarında hiç soru işareti uyanmıyor. Çünkü ideolojik körlük ve öğretilene iman meselesinde aynı fikri ve hissi kapasiteye sahipler.

Olay ve olgulara mesafeli duruşun,  gündelik hayatla zorlu ve sorunlu bir ilişki inşa ettiği doğru. Herkesin inandığından şüphe edip sorgulamak ve görünenin ötesinde ne var diyerek kapıları zorlamak sıradan insana sıra dışı geliyor. Merak Almanca’da Neugier demek. Sözcük, “yeni ve şiddetli arzu kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor.(**) İnsan,  rahatını bozacak yeniye “şiddetli arzu” beslemiyor.

Düşünmenin Sıradanlığı

Kolay düşünmek,  hazır yemek sipariş etmeye benziyor. Daha önce düşünülmüş fikir, söylenmiş cümleleri, sanki kendi pişirdiğiniz yemekmiş gibi alıp sunuyorsunuz.  Yaratmıyor, yorulmuyor ama böyleymiş gibi hissediyorsunuz. Megafon’un sesini taklit ediyorsunuz: Sıradan insan, sıradan düşündüğünü fark etmiyor. Aksine belki de çok daha haklı hissediyor. Çünkü düşünmenin sıradanlığı, paket kabuller gerektiriyor. Paketler ise kanaatlerden oluşuyor. Kanaat denilen değer yargıları, resmi ideoloji, milli eğitim ile  dinsel ve ahlaki kabullerin üzerine inşa ediliyor. Sadece fundamentalizm değil modern toplumun  inanç-ikna sistemleri de. Yıllarca eğitimini alıp iman ettiğiniz paketler sıradan insanın  on emrinden farksızlaşıyor.

Bununla birlikte, Sünni İslam’ın arkaik faşizan dayatmalarına tepkili muhalif damar; bilimsellik, kadın erkek eşitliği,  asgari demokratik teamüller konusunda karşı tribüne göre göre daha hassas. Ama hassasiyetlerini gerçekleştirme tarzları o tribündekine benziyor. -Bir parantez açıp bu muhalif kitlenin Kürt Meselesini demokrasi ile ilişkilendirmediklerini de not düşelim.-

Son on beş yılda bir başka çağı yaşıyoruz artık.  Megafon’un teknolojik kapasitesindeki muazzam artış döneme damgasını vuruyor. Öğrenme anlama, yorumlama ve anlatma hususunda geçmişle karşılaştırılamayacak bir dönem. Kimsenin kimseyi derinlemesine dinlemediği, kimsenin haber ve bilgiye üç dakikadan fazla zaman ayırmadığı,  kimsenin kimseye sahiden öğrenmek, meseleye vakıf olmak için soru sormadığı bir dönem! Sanal alem üzerinde, korkunç miktarda  güvenilmez enformasyon ile algısı bombardıman edilen,  ancak knowledge’den bihaber milyonların; gözlerine şöyle bir değen her konuda hızlı ve yüzeysel malumat edinip bir daha dönüp de o değen şeylere asla bakmadıkları bir dönem. İşte tam da burada maruz kalınan bu enformasyon sağanağından yargılara ulaşabilmek için kanaatlere  ihtiyaç duyuyor insan. Yani değer yargısına. Ve cehalet ile suçlanan milyonların yardımına  geniş bir kanaatler kataloğu yetişiyor.

İslami cenahı ele alalım: Sözgelimi bir göktaşına ilişkin keşif, ideolojik hassasiyetleri harekete geçirmeyebilir. Hatta Senozoyik Zaman’ın Pleyistosen Çağına ait bir fosil bile ilgi çekmeyebilir. Ama  fosil, mesela bir insanımsıya aitse ve bu keşif inanç sistemini sarsıyorsa, alarm zilleri  çalmaya başlayacaktır. İslamcı, meselenin nasılına samimiyetle bakmaya gerek duymaz ve bulguyu külliyen reddeder. Çünkü dinin emri budur. Aksi cephede de durum farklı olmayabilir. Evrimsel gelişmeyi ideolojik bir çatışmanın parçası olarak gören kişi -ki sahiden de öyledir ve Evrim tartışması  hurafe ile bilimsel düşünce, fundamentalizm ile sekülerizm arasındaki mücadelenin tarafıdır. Dolayısıyla   ezen ezilen çatışması siyaseten taraf olmayı nasıl gerektiriyorsa evrim tartışmasındaki tarafgirlik de bu boyutuyla siyasi bir zorunluluktur. Kişilerin de elinde değildir. Ancak tutumun siyasi olduğunu bilmek de bilen için ayrıcalıklı bir durumdur. – bilimsel olduğu iddia edilen teori karşıtı bulguya şüpheyle yaklaşacaktır. Bununla birlikte bilimsel yöntemi kullanmaya ve ön kabullerini değil de bulgu ve gerçekleri dikkate almaya devam ettiği sürece kanaatlerin aklına takmaya çalıştığı çelmeyi de bertaraf edecektir.

Ermeni Soykırımı, Dersim Tertelesi ya da Ağrı İsyanı gibi konulara ilişkin tutumlar da gerçeklerden değil kanaatlerden beslenmekte. Ama çok daha sıradan, gündelik konularda da aynı sorunlu bakışı her sınıf ve kesimde görebiliyoruz.  Megafon’un düzleştirici sesi toplumun duyma yeteneğini köreltiyor çünkü.

Tartışmayı, konuşmayı ve anlatmayı bilmeyen bir toplum gerçekte anlamayı bilmiyor demektir. Her olayı, tekilliği içinde ele almadan, özgünlüğünde incelemeden,  detayları öğrenmeden aslında merak da etmeden,  genellemeler ve yaygın kanaatler üzerinden ve çoğunlukla iki satır okuma ve dinlemeyle edinilen izlenim üzerinden anlamlandırmak:  Bu yapılanın anlamak olmadığı ortada.

Nasıl olmadığını ve nasıl işimize geldiği gibi anladığımızı üstelik vicdan etik iyilik gibi ideolojik kılıfları buna nasıl uydurduğumuzu örnek olaylarla anlatalım dilerseniz:

  1. Adana’nın Yüreğir İlçesinde, iki yıl önce bir cinayet işleniyor. 15 yaşındaki kızını hamile bıraktığı iddiası ile baba, 17 yaşındaki genci vurarak öldürüyor. Oysa hamile bırakan bir başka kişi. Ancak genç kız; babasını, gerçek sevgilisine değil de önceden geçici bir ilişki yaşadığı delikanlıya yönlendiriyor ve sonuçta masum bir insan öldürülüyor. Olaya ilişkin uzman yorumları,  çocuk yaştaki genç kızı kurban olarak gösterirken o kadar genel bir  sosyoekonomik tablo üzerinden olayı  analiz ediyor ki o genç kızın sahiden neden böyle bir yalana tevessül ettiği,  cinayette başka bir planın söz konusu olup olamayacağı, cinayetin gerçekleştiği bölgedeki suç dökümü ve sosyokültürel  ilişkilerin detayı değerleme dışı bırakılıyor. Olay,  Tokyo’da Paris’te ya da Katmandu’da yaşansa da değişen hiç birşey olmayacak yani. Genç kızın verdiği kararla A’yı değil B’yi ölüme göndermesinin arkasındaki sebep, saf kötülük ya da aşktan başka ne olabilir, mesela aynı bölgede benzer suçlar işlenmiş mi, kimsenin ilgisini çekmiyor. Analizler  iki tür kanaat üzerine oturuyor: 1.Genç kız babasından korkmuş ve sevgilisini korumak için bir başkasını feda etmiş, sosyal çevresinin kurbanı olmuştur.  2. Genç kız, tutkularına hâkim olamamış, gayrimeşru bir ilişkiye girmiş ve ailesinin başını yakmıştır. Her iki paket de klişenin bezdirici ezberlerini tekrarlıyor. Gerçeğin vaad edilen toprakları keşfedilmeye ne kadar da uzak. Çünkü keşfetme arzusu yok.
  2. Hukuki vakalarda çocuk ve kadının beyanını esas kabul etmek önemli. Bunun sebebi uzun yıllara dayalı araştırmalar, yaşanan vakalardan edinilen tecrübe ve iktidar ilişkilerinde mağdur kesimlere yönelik pozitif ayrımcılık. Makul ve anlaşılır. Bununla birlikte her tekil olayı anlamak için beyan esas alındığında büyük trajedilere kapı açmak mümkün.  Mesela bir çocuk babası tarafından taciz edildiği iddiası ile resmi kurumlara başvurduğunda bunu mutlaka ciddiye almak gerekir. Tıpkı şiddete maruz kalan kadınların beyanlarını ciddiye almanın hayat memat meselesi olması gibi. Ama  hiçbir beyan sorgusuz kabul edilecek kadar çıplak gerçeği  temsil etmez. Her olayın dökümü diğerinden farklıdır çünkü. Bireyler, gerçeği, bin bir sebeple  yeniden inşa edebilirler.  Birkaç yıl önce Çocuk Büroda psikolog olarak çalışan bir yetkiliden, ekonomik durumu çok kötü durumda olan ve aile baskısından yılmış kız çocukların, bu fasit daireyi kırabilmek için, polise başvurup babalarına ilişkin ensest ithamında bulunduklarını öğrenmiştim. Böylesi ağır bir yalana muhatap olmak, sıradan insanlar için kabus ötesi bir durumdur.  Ama burada, ensest vakasının tespiti durumunda, çocuk devletin korumasına alınarak belli bir yaşa kadar yurtlarda kalmaya hak kazanıyor. Ve bu durum o kız çocuğu için hayatı eskisine göre  çok daha yoluna koyan bir gelişme. Ne pahasına peki? Babanın hayatı ve haysiyeti pahasına! Şimdi beyana bakarak o babanın linç edildiğini düşünün. Bu kara leke, o kişiyi savunacak tek kişinin dahi olmayacağını varsayarsak sonsuza kadar itham edilenin üzerinde kalacak. Dolayısıyla o temel hukuk kuralı aynı zamanda düşünce metodu olarak da değerli: Her itham, aksi ispat edilene kadar boşluktadır. Yani masumiyet karinesi.
  3. Giresun’da bir doktor, sağlık ocağına gelmediği halde ısrarla eşine ilaç yazdırtmak isteyen ve olay çıkaran yaşlı bir adama beyaz kod uyguluyor. Kod gereği olay yerine gelen iki polisin gazlı müdahalesi yaşlı adamın kalp krizi geçirmesine neden oluyor ve hasta adam ölüyor. Olay bu. Kamuoyu kısa sürede doktorun suçlu olduğuna kanaat getiriyor. Karşımızda artık vicdan ve izandan yoksun bir memur vardır.  Ama hekim, kural dışı bir talebi reddetmiştir. Üstelik hastayı görmeden ilaç yazması risklidir. Israrcı hasta, doktorun çalışmasına engel olmuş diğer hastaları da güç durumda bırakmıştır. Ölüme sebebiyet veren doktor değil polislerin tutumudur. Kimse bu detayları dikkate almaz.  Bir tiyatroda melodram izleniyor gibi karar verilir.  Böyle bir kanının oluşumunda her türlü kuralsızlığın kural olduğu ülkede yaşıyor olmak da belirleyici.  Ama bu da olayın sadece bir yüzü.
  4. İstanbul’da üçüncü havalimanı inşaatında işçiler, korkunç ve ölümcül çalışma koşullarına karşı eyleme kalkıştı kısa bir süre önce. Eylem kısa sürede yüzlerce işçinin tutuklanmasıyla bastırıldı. En azından yazının yazıldığı an itibariyle durum bu. İşçi liderleri de tutuklandı. Eyleme ilişkin sosyal medyada dönen tartışmalar ise  işçilerin etnik kimlikleri üzerine odaklanmış durumda.  Bu eylem tam olarak saf bir işçi sınıfı eylemi mi yoksa Kürt yoksullarının ulusal aidiyetleri üzerinden örgütlenen bir eylem mi? Bu tür analizlerin temel özelliği, olabilecek en az bilgiyle en son söylenecek sözün ilk satıra yazılması. Havaalanında çalışanların nereli oldukları, kimler tarafından nasıl işe alındıkları, eylemin çıkış sebebi, katılımcılar ve eylemi örgütleyen sendika temsilcilerinin ne dediği hakkında yorumcuların herhangi bir bilgisi yok ama heybede artık nasıl edinilmişse doğruluğu sorgulanamaz kanaatler var. Ve pervasızca  kaleme alınan analizler.
  5. Sevan Nişanyan ile bir grup feminist kadın arasında bir toplantı organizasyonuna ilişkin tuhaf bir tartışma yaşanıyor. Toplantıya ev sahipliği yapacak Nişanyan,  birkaç tweetinde davetlilere saygısızlık etmekle itham ediliyor ve sonrasında kızılca kıyamet kopuyor.  Plan da iptal oluyor. Bu duruma ilişkin feminist kanattan biri tarafından kaleme alınan yazı, ülkede eleştirel mantığın seviyesini  gözler önüne serdiği için önemli.  Yazı,  bu yaşananlar ile hiç ilgisi olmadığı halde, yıllar önce   Nişanyan’la eşi arasında geçen ve zamanında gündem olmuş olayı başlığa taşıyor. Oysa ki ne haysiyet kırıcı yeni bir söz ve eylem var ortada ne de  tartışma  ile o eski olay arasında bir ilişki!  Muhatabını  tartışmadan düşürmek için kullanılan ucuz ve klasik bel altı metodu bu. Geçmişteki olayı bir şekilde teorik lafazanlıkla süsleyerek bugüne taşımak ve hasmın tüm argümanlarını boşa çıkarmak, sağlı sollu uygulanan bir “analiz” yöntemi.  Daha da tuhaf olan ise yazıyı yayımlayan haber portalı editörlerinin başlığa itiraz etmemiş olmaları.  Halbuki editöryal müdahale tam da bu anlar için gerekli değil mi?
  6. Çok yaygın olarak karşılaşılıyor artık. İlgisiz fotoğraf, ses ve görüntü kayıtları gibi belgelerin bir olayla ilişkilendirilerek servis edilmesinden söz ediyoruz. Sözgelimi Yunanistan’da yaşanan büyük yangına ilişkin, kurtardığı bir çocuğu kucaklamış itfaiyeci ya da bir kedi yavrusunu yangından çıkaran köpek görseli haber ve yazılara iliştirilmiş şekilde çokça kullanıldı. Oysa ki fotoğraflar önceki yangınlara aitti. Bu durum açığa çıktığında bazı yazarlar, önemli olanın yer ve zaman değil fotoğrafın gerçekliği olduğunu beyan ederek bu durumun önemsiz olduğunu savundular. Oysa bir yazının gerçeklikle ilişkisi içindeki tüm unsurları bağlar. Buna eklenen fotoğraf, tablo ve dipnotlar da dahil. Yazısını şüpheli bilgi ve belgelere dayandıran ve kaynaklarını tarafsız gözle incelemekten imtina eden bir araştırmacının bilimsel dürüstlüğünde söz edilebilir mi? Yalan ya da yanlışta ısrar dönemin yaygın pratiği.

Tüm bu birbirinden bağımsız olaylar dizisi gündelik hayatta temas edilen bilginin niteliği ve bu bilgiyle kurulan ilişkiye dair fikir vermek için yazıldı.  Görülen o ki gerçeğin denizine ulaşabilmek için üstündeki o kalın buz tabakasını kırabilecek bir buzkıran gemisinin inatçı kaptanı olarak düşünce yolculuğuna çıkmak gerekiyor.  O buz tabakasını oraya yerleştirenin çoğu kez kişinin kendisi olduğunu bilerek.

Murat UTKUCU

 

(*) Friedrich Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca,

(**) Stefan Zweig,  Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar,